05 Ekim 2014 19:13

Ax Û Ax…*

Bu bir yurt, bir ölüm ve toprak figanı… Geçmişten bu güne dilde dönüp duran bir isyanın çığlığı… Yüzyıllar boyu hayallerini, geleceğini büyüttüğün bir ömrün isyanı...

Paylaş

Nûjîn Ayan

Bu bir yurt, bir ölüm ve toprak figanı… Geçmişten bu güne dilde dönüp duran bir isyanın çığlığı… Yüzyıllar boyu hayallerini, geleceğini büyüttüğün bir ömrün isyanı... İsyan altında bırakıp yurdumuzu, toprağımızı, çocuğumuzu ve çocukluğumuzu düştük yollara. Aç, susuz, annesiz, çocuksuz, yersiz, yurtsuz... Geleceğimizi kanlarımızla suladılar. Başımızı gövdemizden, umutlarımızı toprağımızdan söküp attılar. Kırmızının en çirkin rengi ile örttüler toprağa ektiğimiz düşleri. Şimdi hangi yurtta can bulur ki hayat?
Oysa dünya herkesi içinde barındıracak kadar büyük. Toprak her dinden, dilden, ırktan insana meyve verecek kadar bol. Ağaçlar her toprakta bitebilirdi. Eğer berrak bir yağmur değil de kırmızı bir su tercih edilmeseydi, bugün Mezopotamya üzerinde zulüm görmüş, dağlarda çocuklarını kaybetmiş, canlar vermiş bir halkın çığlıkları yankılanıyor. Cudi’nin eteklerinde, bağrında binlerce milyonlarca kadının sancısını besleyen Gabar bugün Şengal’e ağladı. Yok edilmek istenen bir halk Kürdistan topraklarında umut yolculuğuna çıktı. Bizler de onların umutlarına ses olmaya karar verdik. Bu sesi ezilmiş bütün halklardan payımıza düşen yurttaşlığı kendimizde sindirerek dillendiriyoruz. Ezilen toplumlardan bir parçayız biz, ve insanlığa inanan her insan, her coğrafyadandır. Tabi bunun tartışmasına girmiyorum, asıl mesele şu ki, biz ölüyoruz. Çoğumuz farkında değil ama ölüyoruz. Karanlıklar üzerine bir dünya var etmek ne kadar mümkün olabilir ki?
Gerçekleri daha ne kadar göz ardı edip susacak, kabuklarımızın içinde bir hayat sürdürdüğümüze inanacağız? Sizce de artık yetmedi mi bu ‘üç maymun’ oyunu? Bu soruları neden mi soruyorum?
Şırnak'taki Êzîdî kamplarında gönüllü çalışan bir kadın olarak gerçeği daha net görebilmemiz için...
Gezdiğimiz kamplarda durumun pek de iç açıcı olmadığını belirtmek isterim. Şırnak Belediyesi ve Şırnaklılar her ne kadar el ele verip bir şeyler yapmaya çalışsa da çok eksiğin olduğu bir gerçek. Konteyner eksikliği ilk göze çarpan durumlar arasında. Kıyafet eksikliği cabası. Savaş psikolojisinden kurtarılmak istenen ve geleceği yeniden inşa etmesini beklediğimiz çocukların ne bir oyun parkı var ne de oyuncakları. O yüzden en çok hassasiyeti onlar hakediyor.
Daha birçok sıkıntıyla karşı karşıyayız. Êzîdî kadınlarsa yaşantılarını devam ettirme çabasında... Üstelik onların neler yaşadığından çoğumuzun haberi yok. Kamp gezintisinde birkaç kadın arkadaşla sohbet etme imkanımız oldu ve anlatılanlar dinleyenleri bile bu kadar etkilerken, yaşayan için dayanması ne kadar zordur kimbilir? Okuyacaklarınız sadece kaleme dökebildiklerim ama daha nice kadın var bu ve benzer hikayeleri sırtında taşıyan...

ÖNÜMÜZDE ÖLDÜRÜLENLERİN KANINA BASAMAYIZ Kİ...
Yaşama yeniden sarılmış ve iyileşmeye çalışan kadınlarla konuşuyorum. Aramızda geçen birkaç diyalog ise şöyle: Rihan Mişko’ya Şengal’den Şırnak’a gelene kadar ne tür zorluklarla karşılaştıklarını sorduğumda,
“İŞİD geldi dediler, bizler de her şeyimizi bırakıp yola düştük. Yaşlılar yürüyemiyordu, onları orada bırakmak zorunda kaldık” diyor. IŞİD’in kendilerine yaptıklarını sorduğumda ise, “Yaşlı ve erkekleri öldürüyor, kadınları alıyorlardı. Kadınlara tecavüz ettikten sonra onları cariye olarak satıyorlardı. 3 kız kardeş Şengal dağında namusları uğruna intihar etti. Komşumuzun kızı tecavüze uğradıktan sonra kaçmayı başardı ama ailesinin yüzüne bakamıyordu. Utancından kendini astı” derken yüzüne yaşadığı yansıyordu. Peki sizin ailenizden IŞİD’in eline geçen oldu mu diye sorduğumda ise; “Kocam Şengal dağında öldü. Arabası devrildi. IŞİD’in eline geçen olmadı ama benim kocam onlar yüzünden öldü sonuçta” diyor ve tekrar topraklarına dönmek istediğini, kendi  sorduğu soruyla yanıtlıyordu Rihan: “Kim istemez ki? Elbette çok isterdik tertemiz topraklarımıza geri dönmeyi. Ama oraya gidince gözümüz önünde öldürülenlerin kanlarına basmak zorunda olacağız. Yüreğimiz kaldırır mı, bilmiyorum”.
Koçer Garış’ın yanına gidiyorum. Aynı soruları ona soruyorum. “Haber gelir gelmez herşeyi bırakıp kaçtık” diyor. Yolda IŞİD’e rastlamadıklarını söylüyor. Ama gece uyurken kurduğu tek hayalin topraklarına geri dönmek olduğunu söylüyor. “IŞİD sağ kaldıkça biz hep korku ile yaşayacağız. Şengal yeniden bizim olsun rüyalarımda gördüğüm tek şey bu...”

'IŞİD YOK OLURSA GERİ DÖNERİZ'
Xêrya Bedil ise IŞİD geldiğinde 4 gün boyunca kendilerini eve kapattıklarını ifade ediyor. “Ben hamileydim, kaçmaya gücüm yoktu. Hepimiz odaya kapanmıştık. Dışarıdan birkaç el mermiyi evimizi isabet alarak attılar. Mermiler pencereden kaynanamın başına ve kaburgasına isabet etti. Kaynanamın beyni parçalar halinde dağıldı. Hepimiz yıkıldık o anda. Kaynanamı elimizle yıkadık ve odanın ortasında elimizle açtığımız mezara gömdük. O gün ben de doğum yaptım. İki gün sonra da dağlara doğru kaçtık.”
Bizim kanımızı donduranlar karşısında onun yorgunluğu, tükenmişliği anlattırıyordu böyle, biliyordum. 7 gün boyunca Şengal dağlarında kaldığını anlatıyordu Xêrya... Yiyecek, içecek yoktu. Bebeğini 2 gün boyunca emziremediğini, sütü olmadığını anlatıyor. “Dağda ekmeğimiz suyumuz bitmişti, çocuklara küflü ekmek yediriyordum artık. Kurtulacağımızı hiç düşünemiyordum, umudumuz bitmişti. Sonra PKK gelip bizi kurtardı. Kafamızı kessinler ama bizi oraya göndermesinler. Yüreğimiz kaldırmıyor artık. Ancak IŞİD oradan yok olursa geri döneriz.”

(*Toprak, toprak...)
 

ÖNCEKİ HABER

‘Araf’ta kalan yaşamlar

SONRAKİ HABER

Denizli’de yargı reformu paneli yapılacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa