05 Ekim 2014 18:42

Fabrikaca

Bu konuşmaları ilk duyduğumda iki aylık işçiydim. Yirmi sene boyunca fabrika içinde dolaşan seslerden anlamlar çıkaracağımı, fabrikanın benimle fabrikaca konuşacağını nereden bilebilirdim?

Paylaş

Zehra UZDEMİR
Metal işçisi


-Ölçtük 83 desibel
-Desibel ne?
-Hiç 85 üzeri çıkmadı ki
-Neden çıkarsınlar ki kulak için zararlı

Bu konuşmaları ilk duyduğumda iki aylık işçiydim. Yirmi sene boyunca fabrika içinde dolaşan seslerden anlamlar çıkaracağımı, fabrikanın benimle fabrikaca konuşacağını nereden bilebilirdim? Öğrendim desibeli sonra... Sesin havada yayılırken oluşturduğu dalganın yoğunluğuymuş. Sesin şiddetinin birimiymiş desibel... Ölçümler olur olmasına ya, insan sağlığına zararlı yüksekliğe ölçümler sırasında hiç de ulaşılmadığını öğrendik biz de zaman içinde…
Sabah saatlerinde servislerin motor sesleri korna seslerine karışır. Bir telaş vardır seslerde, yetişme telaşı. Sakin olmaya çalışırken, kartınızı kendinizden bile beklemediğiniz bir hızla okutarak günün ikinci bir sesiyle karşılaşırsınız. Dııttt…
İşte girdik fabrikaya, “günaydın” sesleri arasında ayakların her yere vuruşunda, çıkardığı sesler eşlik eder üretim alanlarına kadar. Kadın çalışanların giydiği yüksek ökçeli ayakkabıların çıkardığı sesler. Tıkkdıı... Tıkkıdı... Erkek çalışanların beyaz yaka gürültüsü. Beyaz yaka çalışanların ayak sesleri, bedenen yorulmamalarının getirdiği, fiziksel bir güçle daha toktur. Sekiz saat çalışmış bir de üzerine dört saat fazla mesai yapmış erkek işçilerin ayaklarını sürükleyerek çıkardıkları tıs…tıs…..sesler.
Önceleri fabrikadan girişte, saat sekiz olduğunu iş başı düdüğü ile anlardık. Bir öğlen yemek düdüğü, bir de akşam paydos düdüğü. Vuuuuuuu... Şimdilerde yok artık.
- Günaydın
Ne güzel hiç ses yok etrafta, sadece bizim günaydınlarımız. Erkek ve kadın işçilerin uykudan yeni kalkmış, kendine gelmeye çalışan, biraz da çatlamış sesleri. Ne kadar sessizliği yaşarsak kâr sayıyoruz. Bizi bir de elektrikler kesildiği zaman görün, çocuklar gibi şen, bir o kadar da yaramaz... Sevincimiz, üretimin durmasından değil, sessizliğin kısa bir süreliğine de olsa sağlanmış olmasından...
Sessizlik makinelerin çalışması ile bozuldu işte … Tıssss... Aynı zamanda günaydınıdır makinelerin bize. Makine çalışmaya başladı . Her bölümü ayrı çalışıyor, hem onu dinliyor, hem karşımdaki arkadaşımın söylediklerini anlamaya çalışıyorum. İkimiz de yüksek sesle konuşuyoruz, daha yüksek şimdi duyamıyorum ki! Dakikalar ilerledikçe avazımız çıktığı kadar bağırıyoruz. Ama bağırmak değil bu, öyle sayılmaz! Biz konuşuyoruz. Gayet rahat bağırarak. Her şey normalmiş gibi… Hayır bir gariplik var; sesler bozulmaya, farklılaşmaya başladı... Makinenin dili peltekleşti. Konuşamaz olacak şimdi… Hay allah yaa… Anlatıyor işte derdini:
-Aliiii
-Aliiiii
-Patttt!
Boş malzeme arabası devrildi gene. Boş arabanın devrilme sesi, bunca sessizliğin içinde nasıl da yankılandı. Arkadaşımın ürkmesi beni bir hayli gülümsetti. Alışamadık ki hala ani seslere… Tıssss… Tıssss…
-Aliiiii
Duymuyor ki… Nasıl duysun…
İşte gene o ses çıt…çıtt..çıttt
Halbuki bu ses burada olmamalı. Cihazlar yüklendi mi makineye, başlar sırasıyla dönmeye… Önce vidalar konur robotlar tarafından çat… çatt... İki vidayı koydu evet şimdi, otomatik tornavida sıkıyor tırrrrr... tırrrrr… Cihaz yoluna devam ediyor.
Bu arada yaptığım kutuları etiketlemeliyim. Etiketi bulamıyorum. “Nereye koydunuz?” diye soracakken karşımdaki arkadaş benden hızlı davranıyor.
-Veli abiiiii baksanaaa…
-Veli abiiiii… Etiket lazım!
Islık çalıyor şimdi. Karadeniz’de dağ köylerinde olduğu gibi sesini duyurmak için daha kuvvetli çalıyor ıslığı. Yetmedi. El işareti yaptığı iyi oldu. Gördü işte Veli abi. Hırrrhırrrr… Etiket basan makine de katıldı aramıza. Hep beraberiz. Etiketleme işlemi yapıyorum. Ama bir gariplik var. Cihazı döndüremedi makine… Baskı olamayacak ki… Takıldı işte.
-Aliiii. Baksana. Bozulacak şimdi. Sonra hep beraber uğraşacağız.
Bir bu eksikti. Havalar gitti diye söyleniyorum.
- Cikkcikkcikkkk.
Makinede çalışan arkadaş telaşsız, hem ayar yapıyor, hem de bana dönüyor: “İşte en sevdiğim ses” diyor gülümseyerek.
- Havalar gitti. Havalar gidince bütün makineler durur. 6 bar olmadan da çalışmaz. Durmasına rağmen hala bir uğultu var. Ne güzel duymadığımı zannediyordum aslında. Bir anda sessizlik olunca anladım ki dinliyormuşum.
- Vida gevşemiş abla sıktım.
- Pıss..pıss..
Cihaza baskıyı yaptı. Yoluna devam edip önüme geliyor işte. Alıyorum cihazları elime, bakıyorum her yerine kırığı, çıkığı var mı? Tok... Tok... Her çevirişte cihazı, masaya vuruyor şimdi. Tık… İçinden parça düştü. Tamire yollamam gerek.
-Ayşeee…
Çaydan sonra yaparım diyerek bırakıyor tamir olacak cihazı.
-Çay saati.
-Geliyorum.
Çayda geçen dakikalar nasıl da uçup gidiyor. Daha bir hızlı sanki. Yeni başladık oysa cumhurumuzu tartışmaya.
-Belliydi zaten Tayyip’in kazanacağı.
-Kürtler yine ona verdiler.
-Ezbere konuşma.
-Hizmet ediyor. Kadir kıymet bilmez misiniz siz? Hep Kürtler yapıyor öldürsünler hepsini. Bi atom bombası kökten halleder!
Makineler dışarıda, biz çay odasında öylece donuyoruz.
-Bommmm.
Hem de atom bombası. Önce bizim aramıza düştü. Bu kutuplaşma yok ediyor bizim birliğimizi beraberliğimizi.
-Bommmm.
***
Fabrikaların dili olduğu ve fabrikaca konuştuklarını bilir miydiniz? Ne güzel bir lisandır o… Sıcacık ama bir o kadar da yorucu. İstemesen de dinlersin, duymasan da algılarsın, içinde hissedersin, bazen karnında, bazen yüreğinde, bazen de kulaklarında ve beyninde… Yorulduğunu anlamazsın, bağırdığını da konuşurken, sessizlikle karşılaştığında yine aynı tonla bağırarak konuşursun. Kendi sesini duyana dek...
 

ÖNCEKİ HABER

HUKUK

SONRAKİ HABER

Hakkari'de eylem ve etkinliklere bir ay yasak getirildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa