28 Eylül 2014 08:08

Özgür çocuk

Kadın meselesine bakışın; dünya düzeninin, toplum yapısının, dinin, kültürün, dilin oluşması ve bütün bunların eşitsiz şekilde yapılanmasında temel mesele olduğunu düşünüyorum.

Paylaş

Müge TUZCUOĞLU

Kadın meselesine bakışın; dünya düzeninin, toplum yapısının, dinin, kültürün, dilin oluşması ve bütün bunların eşitsiz şekilde yapılanmasında temel mesele olduğunu düşünüyorum. Fransa’da yıllarca “kadın insan mıdır, değil midir” tartışması yaptığımız, kadının yarattığı yasaları artı değer uğruna paramparça ettiğimiz, ve ilk insanların kurduğu yaşamı kadını fahişeleştirerek yıktığımız için başımıza geldi bütün bunlar. Kadını sadece bir cins olarak gömmedik; aynı zamanda toplumlarımızı, dini inançlarımızı, kültürlerimizi, dillerimizin de en adil yanlarını beraberinde gömdük. Hiçbir erkek kusura bakmasın (ya da baksın!), kadını dört duvara hapseden, katli helal olan, sesine bile tahammül edemeyen toplumlarımız eksik, çarpık, baştan sona kokuşmuş yapılardır.
Bundan daha beteri var; çocuk meselesine bakışımız. Kadınlar bu toplumun erkeklerinin mülküdür; çocuklar mülkün de mülkü! Kadınlar, bu toplumun namusunun (?) ölçütüdür; çocuklar, uğruna namuslarını temizlediğimiz oyuncaklar!
Yeni Başbakanımız, çok eski bir yöntemle yaklaşıyor hem kadınlara, hem çocuklara. Bütün çocukların en nefret ettiği şekilde sevildi, bir çocuk: Başının iki yanından tutulup, yetişkinin hizasına kaldırılarak! Kendi boyuna çekti o çocuğu ve öyle sevdi (Kadını nasıl sevdiğini düşünmek bile istemiyorum). Bu fotoğraf basında yer aldığında, gözlerim Başbakanın yanındaki kadınları aradı. Kadınlar, o an, bu olaya nasıl bir tepki veriyordu? Elleri alkışta gülümseyerek!
Haydi diyelim ki o çocuk, “büyüyünce unutur!” Peki, Başbakanı böyle olan bir anlayışın, eğitim sistemindeki son düzenlemeye ne demeli! Ortaöğretimde, kız öğrencilere baş örtüsü serbestisi getiren yönetmelik… Hem de “özgürlük” uğruna!
Bülent Arınç, bu düzenleme için, “bu değişikliği bekleyen ailelerimiz var” dedi. Mutlaka, bu inançla yaşayan ve yaşamak isteyen insanlar var. Ama mesele, ailelerin, devletin ne beklediğinden de öte bir şey olmalı. Mesele baş örtüsü değil, çocuk olmalı. Daha bizim kadınlarımız, yeni yeni başörtüsü meselesini, mesele yapmaktan çıkarıp kadın kimliğinde buluşmaya uğraşıyor. Yıllar yılı, sırf bu meseleden kaynaklı, yetişkin kadınlar (hala daha) bunu bir ayrıştırıcı kimlik olarak gördüler. Kaldı ki çocuklar!
Diyarbakır’da geçtiğimiz gün, sokak ortasında, 12 yaşındaki bir kız çocuğu satırla yaralandı. “Allahu ekber” diyen bir adamın eliyle! 12 yaşındaki bir kız çocuğunu nasıl bir düşman olarak görebilir ki insan? 12 yaşındaki bir kız çocuğu nasıl bir kadındır ki, başını örtersin? Onu düşman olarak gören, ondan tahrik olabilecek bir adamın sözünü nasıl dinler bu toplum?
Bu hafta basına yansıyan bir başka fotoğraf daha vardı. Boyundan büyük yorganını sınırdan taşımaya uğraşan mülteci bir çocuk. Yanında devlet temsili bir asker, toprak üstünde, ağır yük altında ağlıyor.
Ne olursa olsun, biz çocukları seven bir toplumuz. En yabanimiz bile, en haldan anlamazı bile, en korkuncu bile, çocuk görünce yumuşar. Çünkü çocuk geçmişimizdir. Geçmişe olan özlemimizdir. Bize ihtiyacı olduğunu düşündüğümüzden, en vicdanımızdır.
Ve biz, bu, en çok değer verdiğimiz insanlara, bu yaşamları reva görüyoruz. Herkesin, istediği gibi giyinme, düşünme, konuşma, hareket etme hakkı vardır. Kuşkusuz. Ve bunu sonuna kadar savunurum. Ancak burada mesele çocuk. Çocuklara dayattığımız yaşamlar. Çocuklara kurduğumuz yaşamlar. Her şey çocuklar için madem; bırakalım diledikleri gibi yaşasınlar. Bizim koyduğumuz kurallar ile değil, bizim müdahale ettiğimiz yaşamlarla değil! Hiç kimseden ve hiçbir şeyden korkmadan, dünyadaki kötülükleri bilen ama onlardan uzak tutabildiğimiz kadar tutan…
Aydın Çubukçu’nun bir panelde anlattığı bir örnek vardı. İki genç kadın, üniversite kapısından içeri girer. Biri başörtülüdür. Kapıdaki güvenlik görevlisi, başörtülü kadını durdurarak, “Hoop nereye gidiyorsun? Bu şekilde giremezsin” der. Yanındaki arkadaşı, önce biraz müdahale etse de, daha sonra arkadaşını kapıda bırakıp içeri girer. İkinci gün, yine kapıda, güvenlik görevlisinin aynı itirazıyla dururlar. Başörtülü kadın, yine başörtüsüyle kapıda dimdik durur. Arkadaşı, “Ama benim sınavım var. Zaten ailem beni zar zor okutuyor” diyerek, yine içeri girer. Başörtülü kadın, inandığı şeyi savunduğu için ayaktadır, ancak diğer kadın inandığı şeyi (arkadaşlığı, bir aradalığı) savunamadığı için bahaneler üretmeye başlar. Ve zaten sistem aslında bu yolla, güvenlik görevlisinin “Hooop dur” dediği başörtülü kadını değil, “Sen geç” dediği yanındaki arkadaşını hedef almıştır.
Sistem aynı sistem. İnandığının gereklerini yapan insanlar her zaman dimdik ayaktadırlar. Ama bu sefer mesele başka. Bu sefer mesele çocuk! Bizim yaşamlarımıza müdahil edemeyeceğimiz, savaşlarımızın içine koyamayacağımız çocuklar.
Başörtüsünü takmak için de takmamak için de kadınların nelere direndiğine tanıklık etmiş biri olarak; özellikle kadınların, çocukların bu sürece dahil edilmemesinde ortak hareket etmesi gerektiğini düşünüyorum.
Kürt savaşında karşı çıkamadık bu duruma. Bir halkı çoluk çocuk dahil ettiler savaşa ve hiçbirşey yapamadık. Anneler, babalar, partiler, örgütler, kurumlar hiç kimse bir şey yapamadı. En fazla, mahalle arasındaki çatışmalarda, okul çıkış saatlerinde, önlüklü çocuklar geçerken, silahlı devlet güçleri ile eli taşlı (yaşları biraz daha büyük yine Kürt çocukları) Kürt güçleri bir an mola verebildiler. En küçük çocuklar, bir çatışmayı durdurup geçebilecek gücü yaratacak etkiye sahip olabildiler.
Bu savaşımızda ise uzak tutmak için elimizden gelen her şeyi yapmalıyız. En azından kadınlar olarak yapmalıyız. Başörtülü başörtüsüz kadınlar, çocukların sokak ortasında satırlanmasına, çocuk yaşta kendi yaşamlarımıza müdahil edilmesine karşı çıkmalıyız.
Farklı bir şey bu çocukluk! Sınırsız, dilsiz, nefretsiz, kinsiz… Biz dokunmadıkça bu böyle! Hep özlemini çektiğimiz ve kurmaya uğraştığımız şey değil mi? Bari bırakalım da, henüz biz kuramamışken, onlar o dünyalarında bir on yıl yaşasınlar! Belki onlar kurarlar!
Keşke bu çatışmaya da bir mola verip deneyebilsek…

ÖNCEKİ HABER

Sevgili İstanbul Üniversitesi öğrencileri

SONRAKİ HABER

İstanbul güne yağmurla başladı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa