28 Eylül 2014 07:59

Soma’dan Yırca’ya tabandan mı dediniz?

Soma kömür ocaklarında kaza olduğu günün ertesinde ilçedeydik. Gece cenazeler morglarda gizlenirken hala termik santrallerin bacaları tütüyordu. Savaştepe’de eski köylü yeni işçi sınıfı bileşenleri cenazeleri için yolu trafiğe kapatmıştı.

Paylaş

Fevzi ÖZLÜER

Soma kömür ocaklarında kaza olduğu günün ertesinde ilçedeydik. Gece cenazeler morglarda gizlenirken hala termik santrallerin bacaları tütüyordu. Savaştepe’de eski köylü yeni işçi sınıfı bileşenleri cenazeleri için yolu trafiğe kapatmıştı. “Vali gelinceye kadar yolu açmayacağız, tarımı bitirdiler, zeytinlikleri yok ettiler bu nedenle başımıza geldi, bütün bunlar” diye ağlıyordu bir kadın.  Maden işçisi oğlu bağırdı, “ağlama ne ağlıyorsun, ağlamak yok!” Neye ağlıyordu o kadın? Tarımdan maden sanayine geçince önce o işini kaybetmişti. Toprakla birlikte, özgürlüğünü de yitirmişti. Erkeklerin ekmeğine muhtaç hale gelmişti. Şimdi de erkekleri tek tek maden ocağında ölüyordu. Tabi Vali gelmedi o gece. Bir tabur asker geldi. Yol açıldı. Biz şehre indik. Şehrin göbeğinde ise bir kriz masası vardı.

ADALET ARAYAN AİLELER

Maden katliamına maruz kalan ailelere destek için farklı şehirlerden gelen avukatlar bir komite oluşturmuştu. “Soma İçin Adalet Komitesi”, ailelerin ceza avukatlığını gönüllü olarak yürütmeye soyunmuştu. Yani sürecin politik önderliğine talipti. Ailelerin açacağı tazminat davasını da Barolar Birliği’nin tevzi edeceği avukatların yürütmesi ve bu ölümleri yaşayan ailelerle bir ücret ilişkisi kurmadan yürütmesi gerektiği gündeme geldi. Bu önerilere riayet eden toplumcu avukatlar alana girmediler bile. Ama çoktan aileler avukatlar arasında paylaşıldı ve bu öneri tutmadı. Bir ay içinde hukuk ekseninde birlik sağlanması gayreti boşa düştü. Aileleri ceza davasından çok açılacak tazminat davasına odaklayan bir hukuksal piyasa kültürü egemen oldu. Soma İçin Adalet Komitesi de kendi kendine sönümlendi, piyasa karşıtlığı iyi niyetli bir avuç avukat tarafından itibar gördü, geçti gitti. Ailelerin adalet arayışına yönelik yukardan başlayan adalet hareketi, piyasa hegemonyası karşısında toplumsallaşamadı. Alanın adalet politikası açısından tek hakimi olmaya yönelen bu çaba, ortada rakip kalmayınca zamanını doldurdu. Geride, “piyasacı” olarak kodlanan ve politik rakip olmayı da hak etmeyen “çok tazminat alırız” avukatları kaldı.

EMEĞİNİ ARAYAN İŞÇİLER

Ailelerin adalet arayışı gibi kömür ocaklarındaki işçilerin örgütlenmesi meselesi de benzer bir dönemde gündeme geldi. İşçi sınıfı mevcut sendika içinde mi örgütlenecekti yoksa devrimci bir sendikal faaliyet mi yürüyecekti? Devrimci sendikal faaliyetin hangi sekti bu faaliyetin tahkimatında önder olacaktı? Program mı örgüt mü önemliydi? Sınıfın önderliğine kim, nasıl, ne kadar ve ne için soyunacaktı? Tartışmalar, toplantılar, sektler dilemması, kardeş kavgaları sürdükçe sürdü. DİSK alana girdi, işçi meclisi girişimleri ortaya çıktı. Eski kitaplar açıldı, tabandan birlik tartışmaları, program efsaneleri yürüdü gitti. İşçilerin örgütlenmesi meselesi de ailelerin örgütlenmesi gibi ayrı, münhasır bir çalışmaya dönüştü. Soma işçilerinin örgütlenmesi de işyeri odaklı bir çalışmaya büründü. İş güvenliği, iş sağlığı Soma’nın ekonomisi temelinde değil, maden faaliyeti temelinde bir çabaya büründü. Böylece işçilerin alternatif arayışı da yine sendikal alana daralmış oldu. İş yerinde yaşanan sorunlar odağa alındıkça, kömür madenleri meselesi de tarım politikasından, doğadan ve kadınların özgürleşmesi meselesinden programatik olarak koptu. Pratik sonuçları da programdan bağımsız değildi.

DOĞASINI ARAYAN KÖYLÜLER

Bu iş kazalarını tetikleyen kömür madenciliğini bu kadar kazançlı kılan, termik santrallerin ucuz hammaddesi olmasıydı halbuki. Ucuz işgücü, ucuz hammadde anlayışıyla üretilen kömür termik santrallerde üretilen enerjinin temel girdisidir. İşçi sınıfı, tarımdan kopup girdiği maden ocaklarından çıktığında, ciğerlerine hava olarak termik santral bacasından çıkan kömürü çekecekti. Böyle bir kader işçi sınıfının kuracağı uygarlık projesinin neresinde duruyordu? İşçi sınıfı mücadelesi, emek sürecinin örgütlenmesi kadar, üretimi biçiminin ve üretimin kendisini de dönüştürecek bir örgütsel bilince layık değilse, elde edeceği örgütsel kazanım,  ücretlerinin ve hayatta kalmalarının garantisinden öteye geçemezdi. Bu nedenle de işçi sınıfı verili kömür üretiminin siyasal öznesi olacaksa, var olduğu yaşamın nasıl kurulacağına da karar verecek bir politik bilinçle dönüşmeliydi. Daha dün tarımdan kendi ekmeğini yiyen bu işçiler, bugün termik santral bacaları altında yaşamlarını yitiriyorsa ve buna yönelik bir programatik örgütlenmeye tabi değilse,  Soma için uzun vadede kazanan yine sermaye olacaktı.
O gece, Yırcalı kadınlar bu nedenle iş makinelerinin önüne atladılar. Zeytinlik alanla birlikte, geleceklerini de yitireceklerdi. Kolin, termik santrali için hukuki alt yapının bugün olmazsa yarın oluşturulacağından emindi. Köylüler de hiç olmazsa Kasım’daki zeytin hasadına kadar zeytinlikleri elde tutmak istiyordu. Acele kamulaştırma kararı da dalga dalga, nasıl olsa topraklar gitti ümitsizliğini tel tel örüyordu. Köylüler arasında son umut olarak acele kamulaştırma trenine binmek isteyen sayısı artıyordu. Soma’da yeni örgütlenen işçiler, köylülere desteğe gidiyor; şehir dışından nöbet çadırına gelenler, köylülerin direncini diri tutmaya çalışıyordu.  Gece nöbetleri devam ediyor, Termik santral için imar planlarının yapılmadığı bilgisini avukatlar dolaşıma sokuyordu. Ama Gerze’de, Artvin’de, Dersim’de olduğu gibi çevreci bir köylü örgütlenmesinden söz etmek mümkün değildi.  Ne adalet arayan aileler çalışmasından ne de diğer işçi örgütlenmeleri, köylülerin zeytinlikleri için direnişini açıkça destekleyen kurumsal bir açıklama yapmamıştı.
Ortada bir direniş vardı ama bir örgütlülük hali hazırda yoktu. Üstelik daha birkaç ay evvel, maden ocağında canlarını yitiren maden işçilerinin alternatif örgütlenmelerinden de bir politik destek bulamamışlardı. Önderlerinin desteği muhakkak bakidir. İşte bu da yarılmanın üçüncü boyutuydu. Mücadele nesnesi olarak aileleri seçen hukukçuların, işçileri seçen sendikalistlerin, köylüleri seçen doğa severlerin bu yukardan aşağıya örgütlenmeleri hep tabandan bir inşa adınaydı. Ama programatik ve pratik olarak bu çalışmalar bir araya gelemedikçe, yok olup gideceklerdi.
Tabandan politikleşme tartışmaları gündeme geldiğinden beri, belki de işçi - köylü ya da emek ve doğa mücadelesinin mekânsal olarak birbirine yakınsanacağı sayılı bir deneyim gözümüzün önünde geçip gidiyordu. Ama maden işçilerinin politik önderliğinin gündemi başkaydı, Yırca’nın gündemi bambaşka ve ailelerin kederi bir başka. Savaştepe’de adalet çığlığını ağlayarak dillendiren kadın politik programını dağa taşa çoktan yazmıştı: “Bizi işçileştirdiniz, bitirdiniz bizi.”
Aileleri, tazminat davası; işçileri, iş güvencesi ve köylüleri, acele kamulaştırma cenderesine alan soma düzeni bir Türkiye düzeniydi. Modern işçi sınıfının örgütsel ufku, iş güvenliği, sağlığı kapsamında yaşam alanı ve yaşam biçiminin örgütlenmesi mücadelesine dönüşmezse; köylülerin direnişi tabandan ve anti kapitalist emeğin ekoloji mücadelesi haline getirilmezse, ailelerin adalet arayışı rekabet hukukuna yenik düşmezse bu süreçte emek ve doğa kazanacak. Yok eğer, bu mücadeleler bugün olduğu gibi birbirinden yalıtılmış bir biçimde sürmeye devam edecekse, maden ocaklarında çok kişi ölecek, termik santrallerin bacaları bir halkı yok edecek. Köylüler topraklarını, aileler adalet idelerini yitirecek. Ezcümle, Soma’dan Yırca’ya iş kazaları ve doğanın yok edilmesi eş anlı bir mücadele olarak hayat bulmazsa, politik, örgütsel ve programatik anlamda ete kemiğe bürünmezse, emeğin doğayla birlikte özgürleşmesi olarak ortaya çıkmazsa daha çok avukatın, daha çok sendikacının ve daha çok politik önderin nişanesini taban tartışmaları pır pır yapar omzuna takar.

ÖNCEKİ HABER

Bir de gerçeği var: Benim adım Gültepe

SONRAKİ HABER

Trump: Türkiye'ye yönelik yaptırımlara izin veren bir kararnameyi çıkaracağım

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa