16 Eylül 2014 14:24

Ali Ekber Doğan davası ve şehri şehir yapan şey nedir?

Yasaların şehir dediği yer değildir mesela şehir. Öyle olsaydı Tarsus dediğimiz yere bir şehir değil diyebilirdik. Tarsus’u bir şehir yapan geçmişidir. Gebze deyince bir şehir gelmez aklımıza bir sanayi merkezi gelir.

Paylaş

Fevzi ÖZLÜER*

Yasaların şehir dediği yer değildir mesela şehir. Öyle olsaydı Tarsus dediğimiz yere bir şehir değil diyebilirdik. Tarsus’u bir şehir yapan geçmişidir. Gebze deyince bir şehir gelmez aklımıza bir sanayi merkezi gelir.  Soma deyince de maden ocakları. Tarih bu nedenle uygarlıkların arkasından gelmez, arkadan aldığı ışıkla insanlığın önüne bir gölge gibi düşer.  Kadim uygarlıkların uğrağı olmuş, zenginlik üretmiş, pek çok kültüre beşiklik etmiş ve bu nedenle de binlerce yıl uygarlık biriktirmiş yerlerdir şehirler. Anadolu coğrafyası şehir katmanlarının hikayeleriyle örülüdür. Hattuşa’yı Çorum’dan daha değerli kılan; Çanakkale’yi Troya’nın gölgesinde bırakan, Tarsus’u Mersin’in önüne geçiren de bu tarihtir. Tarihi ideolojik formasyonunuzla şuradan veya buradan başlatırsanız da geçmişe bir hat çekmeniz çok da kolay olmaz. Türkiye Cumhuriyeti’nin şehircilikte süreklilik arayışı da bu gerçeği bilerek yola çıkmıştır. Kendine bir nirengi noktası seçmiştir. Bu nirengi noktası içinde şehir düzeni, modernliği, kadim bir uygarlığı temsil edecektir.  Bu kadim uygarlık, Türk ulusunun da kadimliğini mekanda tüm dünyaya gösterecektir.  Bu şehirciliğin mekânsal dili kısa sürede pazar ilişkilerinin egemenliğinde inşaata dayalı bir şehircilik pratiğiyle anlam ve biçim değiştirmiştir. Mekan bir düzeni ifade edecekse bile bu düzen, yapılar odağında kurulan bir düzen olarak açığa çıkmıştır. Şehir planı yerine imar planı sözcüğünün tercih edilmesi bile bu kırılmanın en somut göstergesidir.

KÖTÜLÜK YUVASI KENTLER...

Bu tarz şehirleşme Türkiye’nin tüm kent mekanlarını ele geçirmiştir. Hakim olan bu şehircilik zorunlu olarak iki şeyi ortaya çıkarmıştır:
Birincisi, şehirler bir uygarlık merkezi değil bir kötülük, düzensizlik ve mutsuzluk mekanları olarak imlenmiş ve bu eksende yeniden üretilmiştir.  Şehirler, kent kavramının esareti altına girdikçe, dirliği düzenliği kentte kuracak değerler sisteminin odağına da “muhafazakar” yaşam biçimi geçmiştir. Kentsel düzeni kurmak, korumak  yerel yönetimlerce temel bir ödev olarak görüldüğü için “muhafazakar” bir yaşam biçimi neredeyse pompalanmış, teşvik edilmiştir. Ortak yaşam alanlarının ilgası bu düzensizliği ortadan kaldıracak bir araç olarak görülmüştür. Peyami Safa’nın romanlarında gördüğümüz şehir tam da böyledir. Kötülüklerin anası bu değersiz yaşam biçimine, yöneticiler bir değer bir anlam yükleyeceklerdir. Bu anlamı yükleme görevi bahşedilenlerse onlarca yıldır yerel yönetimlerde egemen olan millici, muhafazakar dünya görüşünü sahiplendiğini söyleyen yöneticilerdir. Pek tabi ki kentlerimiz bir yandan yeni imar alanlarının baskısı altında düzensizleşirken, bu düzensizliğin ancak muhafazakar bir resim çizerek aşabileceğimize yönelik yerel yönetim anlayışı da başarısız olmuştur. Kentlerimizde her gün suç oranı yükselmekte,  kişilerin kendi adalet mekanizmalarını yaratma arayışı çeşitlenmekte  ve muhafazakar değerler olarak gösterilen yaşam biçimi bir türlü kentsel düzeni tesis edememektedir. Dirlik ve düzenlik algısının yarattığı tekçi pratikler, apartmanlaşmaya dayalı inşaat sektörünün de etkisiyle giderek kök salmış ve hakim yaşama kültürü olmuştur.

İkincisi, kent son derece pragmatik değerler sistemiyle örülü bir mekanlar toplamı olarak, imar haklarının üretilmesi ve yeniden paylaşılmasından daha fazla bir anlam taşımamaktadır. Bu nedenle de imar haklarının sınırlarını arttıracak, kenti büyütecek her türlü adım aynı zamanda o kentin varlık zemini olarak görülür olmuştur. Bu imar-yapı odaklı bakış açısı ve muhafazakarlaştırma Türkiye’nin kentleşme pratiği haline gelmiştir.
Bu iki pratik kol kola, Türkiye şehirlerini kent haline getirmiştir. Birbirine benzer onlarca, yüzlerce, binlerce yapı mezarlığından oluşan, birbirine benzeyen mekanlara biz şehir demeye başladık. Şimdi Tarsus’un merkezi bir mahallesini, Kayseri’nin bir sokağından veya İstanbul’un bir sokağını Diyarbakır’dan ayıramıyorsanız tarihi zenginliğinizi yitirmeye başladığınızı, kültürel çeşitliliği önemseyen bir yaşam kuramadığınızı ve doğayı koruyamadığınızı rahatça söyleyebilirsiniz. Hele bu tektipleşmeyi yakından hissediyorsanız, yaşıyorsanız daha rahat söyleyebilirsiniz..

ALİ EKBER DOĞAN DA BÖYLE YAPMIŞTI

2014 yerel seçimlerinden sonra Mersin’de yayımlanan İmece isimli bir gazete seçim sonuçlarını değerlendirmesini istemişti.  Mersin Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı’nı kazanan Burhanettin Kocamaz’ın nasıl bir belediye başkanı olabileceği de sorulan sorular arasındaydı.  Doğan, Türkiye’nin genel muhafazakarlaşma ve imar odaklı politikaları üzerine yıllardır çalışan bir akademisyen olarak yanıtlar verdi. O’nun işaret ettiği gerçek, Türkiye’nin şehircilik pratiğinin Mersin özelinde olası sonuçları üzerineydi.  Doğan, daha önce yüksek lisan çalışmasını Mersin üzerine yapmış ve bu çalışmasını “Birikimin Hamalları” ismiyle kitaplaştırmıştı. Kayseri’de muhafazakar belediyecilik deneyimini ise doktora çalışmasına konu yapmış,  alan çalışması da yaparak doktorasını tamamlamış ve bu çalışmayı da “Eğreti Kamusallık” ismiyle kitaplaştırmıştı.  İnşaat odaklı kentleşmeyi ve muhafazakarlaşmayı anlamaya çalışmış, bu doğrultuda da kentlerin tek tipleştiğini, kültürel  ve biyolojik çeşitliliğini yitirdiğini, üçüncü dünyaya has bir kapitalizmin doğayı ve kültürü iğdiş ettiğini ortaya koymuştu.  İmece’ye verdiği demeçleri yeni değildi. Yıllardır söylenen ve söylediği tezlerdi.  
Özetle de Tarsus’ta son 20 yılda belediyecilik yapan Kocamaz’ın, Türkiye’de hakim kentleşme pratiğinin sürdürücüsü olduğunun ve muhafazakarlaşmaya dayalı kamusal alan algısının, kentin tarihini teslim alan yapı kültürünün kırılmayacağının altını çizmiştir. Bu tespitini yaparken de Tarsus’un bir İç Anadolu şehri haline geldiğini vurgulamıştır. Ki doğrudur. Tüm şehirler egemen kentleşme pratiğimiz altında birbirine benziyorsa bunu bir aşağılanma-hakaret olarak görmek mümkün değildir.
Türkiye’nin tüm şehirleri birbirine benzemektedir. Onlarca yıl yaşadığım mahalleyi, bu duruşma için geldiğim gün bulamıyorsam, tabelaların arasından sokaklarımı tanıyamıyorsam mevcut yerel yönetim yapımızın şehirleri birbirine benzettiğini söylemek mümkündür. Bu kentleşme ne tek başına Kocamaz’ın  sorumluluğudur  ne de onun hiçbir dahlinin olmadığı anlamına gelecek bir durumdur. Geceleri sokaklarında top oynadığımız Mersin’in portakal bahçelerinin yerlerinde tek tip on yirmi katlı apartmanlar büyümüşse bunu eleştirmek ve genel kentsel eğilimlerin bir yöneticilik pratiği haline geldiğini söylemek de bir kişiye iftira etmek anlamına gelmez. Oysa Doğan’ın basına verdiği demeçleri iftira olarak gören Belediye Başkanı en çok da şehrin bir İç Anadolu şehri haline gelmesine bozulmuş olacak ki, suç duyurusu dilekçesinde en çok bu ifadenin altını çizmiştir. Oysa ben iç Anadolu kasabasından gelmiştim duruşmaya yani Ankara’dan. Kasabalılığın bir yaşam biçimi olduğu bir kentten. Ne Ankara’da yaşamaktan ne de kasabalı olmaktan utanmıştım. Hâlbuki bu durumdan gocunmam gerektiğini anladım! Bazı şeylerin elbette farkındayım. Yerel yöneticilerimiz, mükemmel olduğunu duymak istiyor. Yaptıkları işin eleştirilmesine tahammül edemiyor. Günlerdir, Ankara’da elimi suya dokunamazken, suyun temiz olmadığını söyleyen meslek odalarına ve kişilere dava açmaya hazırlanan bir belediye başkanım var ne de olsa. Ya da İstanbul’a gittiğimde yaptığı köprü tasarımını beğenmediğimi söyleyemediğim bir komşu belediye başkanım. Fakat bir şey daha biliyoruz ki, bu içinde yaşadığımız kasabalı halden kurtulmak için, kasabalı olmadığımızı gösterecek bir demokrasi anlayışına ihtiyacımız var. Önce eleştiriye kulak vermeyi, karşında durduğunu düşündüğünü yanına alıp konuşmayı, sinirlenmeden önce anlamayı esas alan bir şehir kültürüne ihtiyacımız var. Bizim çocukluğumuzda ara sokaklarda birbirinin dilini bilmeyen pek çok halk birbirinin ne olduğunu bilir, hisseder ve ona göre yaşardı. Şimdi o insanlar sokaklara çıkmıyor. O insanlar yok olmadı. Fakat birbirini anlamayan bir mahallede insanlar uygarlık üretemez. Belki de kimse birbirini dinlemesin istiyorlardır. Ama bu tek tipleşen şehirler içinde, kadim uygarlıklar vinçlerin ucunda kaybolup gidiyorsa,  yaşadığımız havalar keyif vermiyorsa,  insanlar gece sokakta güvenlik kaygısı yaşıyorsa içinde yaşadığımız mekana da şehir demek fazla cüret istiyor.

DOĞAN NEDEN HAKLI!

Bu cüreti birlikte kuracaksak, olanı ve olmayanı açıkça konuşabilmeliyiz. Burhanettin Kocamaz’ın Ali Ekber Doğan’ın beyanlarından rahatsız olarak suç duyurusunda bulunmasını bir demokrasi sorunu olarak görmeyeceksek, geçmişe doğru onlarca yıllık şehircilik pratiğinin ve içinde yer aldığı, zorunlu parçası haline geldiği yerel yönetim anlayışına karşı bir özeleştiri getirdiğini düşünmemiz gerekiyor. Eğer öyleyse, Ali Ekber Doğan’ın yıllardır söylediğini Kocamaz da kabul etmiş sayılır. Bunun da bir iftira veya hakaret olduğunu söylemek mümkün değildir. Yok eğer, bu suç duyurusu, Ali Ekber Doğan’ın korktuğu gibi bir şehrin demokrasi ağlarını yitirmesinin bir sonucu ise Doğan eleştirisinde yine haklı demektir.
Bu noktada bir karar vermemiz gerekecektir, kadim uygarlıklarımızın cebinden yemeye, onların gölgesinde yaşamaya devam mı edeceğiz; yoksa şehrin, şehir olduğu zamanlardan beri, karşılıklı konuşma, kamusal alanlar inşa etme pratiği olduğunu kabul mü edeceğiz? Ya şehirler kuracağız ya da çoraklaşmış, sesi, dokusu, rengi, tonu bir ve aynı mekanlar içinde tarihimizin gölgesini yitireceğiz. Bu dava işte tam da bunun davasıdır.  Bugün ilk duruşmasında mahkeme beraat kararı verdi. Kararın gerekçesine bakmadan bir şeyler söylemek erken ama hala şehir demokrasisi için şansımız olduğunu da bilmek gerekiyor.

*Avukat
[email protected]

ÖNCEKİ HABER

Endüstriyel spora karşı \'Tek Yumruk\'

SONRAKİ HABER

10 Ekim Ankara Katliamı davası kitabı "Duymak Zorundasınız" Eskişehir'de tanıtıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa