Saraylar saltanatlar çöker...

Saraylar saltanatlar çöker...

Maryland Üniversitesinden bir grup akademisyen, NASA sponsorluğunda yaptıkları bir araştırmada, tarihteki 'büyük uygarlık'ların nasıl çöktüklerinin analizi üzerinden bugüne dair çeşitli ekonometrik modellemelerle bir çıkarıma ulaştılar: Sonuç, herkesin eşit olduğu bir toplumsal düzendi!

Ömer Furkan ÖZDEMİR

Geçtiğimiz hafta, İstanbul’un göbeğinde inşa edilen “görkemli” bir “rezidans”ın şantiyesinde, işçilerin kullandığı asansörün 32. kattan yere çakılması sonucu 10 işçi hayatını kaybetti. Bu olay, Türkiye’de son 10 yılda giderek artan iş cinayetlerinin elbette ilki değildi ve sonuncusu da olmadı... Maalesef ilerleyen günlerde 2 ayrı iş “kazası”nda (elbette ki cinayetinde) 2 işçi daha hayatını kaybetti. Ve yine elbette ki okuduğunuz satırları kaleme alan yazar da yazının giriş cümlelerini tasarlarken, ne yaparsa yapsın, kahrolası bir katliama dönüşen bu iş cinayetlerinin sanki olağan hale gelmiş olaylar gibi ortaya konulmasının rahatsızlığını iliklerine kadar hissetmektedir. Hayatın olağan akışı değildir bu, kapitalizmin olağan cinayetleridir ve bu lanet sistem ve onun toplumsal yaşamın her alanına sirayet eden kültürü sonsuza dek ortadan kaldırılmadıkça insanlığı kar tezgahında katletmeye devam edecektir. Çünkü bunu hissedemeyenin değil insan olması, nefes alması bile doğaya yapılan en büyük hakarettir… Değil ki yeni bir iş cinayeti; her gün sabah kalktığımızda bu katil sistemin kâr, kâr ve daha fazla kar uğruna insan hayatını, hayatlarımızı hiçe sayan uygulamalarına karşı; en basitinden en karmaşığına bir mücadeleye girişmedikçe de bu hakarete katkı yapılmaya devam ediliyor…

ZORBALIK ŞATAFAT

Son cümlemizi en başa alarak başladıktan sonra devam edelim: Son 10 yılda Türkiye’de sadece “resmi rakamlar”a göre 11 bin 283 insan iş cinayetlerinde katledildi. Bu cinayetlerin önemli bir bölümü (dörtte birine yakını) inşaat “sektör”ünde yaşandı. Peki iki soru etrafında derdimizi anlatmaya çalışalım: Birincisi, tüm “sektör”ler içerisinde en “korumasız” en “tehlikeli” en “güvencesiz” olanlarından birisi olan inşaat “sektör”ünün bugün için anlamı nedir? Ve ikincisi, “inşa etme”nin egemenler için diğer özel anlamı nedir? Belirli referanslara göre “normal” kabul edebileceğimiz bir ülkede “inşaat”, gelişmenin sürdürülebilirliğinin temel taşlarından birisidir. Pür kapitalist gelişmenin tamamlayıcısı olarak inşaat “sektör”üne, kapitalizm, 20. yüzyılının önemli bir bölümünde “kriz”lerden çıkış noktası olarak da başvurmuştur. Ve bu süreçte eski bir dosttan da yardım almıştır: rant! Bugün için Türkiye’de de inşaat “sektör”ünün (okurun da özellikle son yıllarda en azından hemen her gazetenin “ekonomi” sayfaları aracılığıyla aşina olduğu üzere) temel anlamı bu çerçeveye sıkışmıştır, yani rant ve bu rant üzerinden sonu belirsiz bir geleceğe ilerleyen “ekonomik göstergeler”; ve çünkü bu sıkışmışlıktan başka şansı olmayan bir “yağma” düzenidir devam eden… İkinci sorumuzun cevabı ise kökeni çok daha eskilere, ilk sınıflı toplumların ortaya çıktığı döneme kadar uzanan bir şeyi önümüze getiriyor: zorbalık ve bunun üzerinde yükselen şatafat! Kölece çalışma koşullarıyla yüzyüze olan milyonların emeği üzerinde yükselen zenginliğin “ayrıcalıklı”lığı yaratması ve yine bu “ayrıcalıklı”lığın sonucu olarak zenginliğin o ellerde toplanması; ve sonuç olarak da bu ayrıcalıklı olma halinin bütün bir yaşam tarzına hakim kılınması ve bunun en yüksek aşamalarından birisi olarak da “görkemli” yapıların inşa edilmesi ayrıca özel bir anlamdan öte köleleştirmenin de güdüsüdür…

İNŞAAT YA RESULULLAH

Bugünün Türkiye’sinin ekonomisini özetlemede son yıllarda yaygın olarak kullanılan bir tabirle devam edelim: İnşaat Ya resulullah! Aslında yukarıda işaret etmeye çalıştığımız her iki “güdü” de tarih boyunca ne din ne iman ne milliyetçilik tanımıştır ne de “kutsallık” atfedilen başka bir şey… Çünkü örneğin Müslümanların kutsal kabul ettiği Kabe’nin etrafında yükselen “Mescid-i Haram manzaralı rezidanslar”ın, “ultra lüx” ve “helal sertifikalı” Dubai otellerinin “som altından yapılmış klozetleri”nin başka bir izahatı yoktur! Görkem, ihtişam, heybet veyahut da ne ile adlandırılırsa adlandırılsın; kapitalist sistemin servet biriktirmeye dayalı özü çerçevesinde parayı elinde bulunduranların yani burjuvazinin, işçilerin canları ve kanları pahasına inşa edilen yapılara olan tutkusu (ve bu vahşete dayalı tutkunun sadece binalarla sınırlı olmadığı elbette aşikardır) başka nasıl izah edilebilir? Nasıl ki bugün Eski Mısır’ın devasa piramitlerini, onların yapan kölelerin ve zamanın “mühendisleri”nin nasıl inşa ettiklerinin “gizemli” hikayeleri tartışılmaya devam ediliyor; hatta fantastik teorilerle “uzaylılar”ın inşa etmiş olabileceği safsataları dillendiriliyor ve o piramitleri aslında kendi mezarları olarak inşa ettiren firavunların bugün esamesi okunmuyorsa bugünün “görkemli” “şatafatlı” yapıları için de aynı şey söz konusudur: Bu yapıları her gün ölümü göze alarak işe başlayan, başlamak zorunda kalan; aldıkları (ve çoğu zaman alamadıkları) “asgari ücret” ile hayatta kalmaya çalışan işçiler inşa etmektedirler. Çok büyük ihtimalle hayatları boyunca sahip olamayacakları rezidansların, “alışveriş” yapamayacakları AVM’lerin inşaatlarında arkadaşlarının ölümlerine tanıklık ederek….

UYGARLIKLARI ÇÖKÜŞE GÖTÜREN ŞEY

Kısa bir parantez açarak nefes alalım: Çünkü tarihte nefes aldıran, öldürmeyen, yaşatan görkemli yapılar da inşa edilmiştir. Örneğin 20. yüzyıl boyunca dünyanın belirli bölgelerinde de “görkemli” yapılar inşa edilmiştir: Ama önemli farklarla! Günlük çalışma süresinin 7 saat olduğu ve “iş güvenliği”nin bizzat işçi temsilcileriyle planlanıp hayata geçirildiği çalışma koşullarıyla. Üstelik bu yapılar ne çok katlı ultra lüks rezidanslar ne de AVM’lerdir; bu yapılar kimi zaman şehirlerin göbeğinde binlerce insanın bir araya gelebileceği geniş meydanlar, parklar olmuşlardır; kimi zaman da binlerce insanın eğitim görebileceği döneminin en gelişmiş (ve bugün bile gelişme öngörüleriyle batıdaki muadillerine ilham kaynağı olan) üniversite kampüsleri, tiyatro salonları olmuştur…

Tarih göstermiştir ki nerede insanın sömürüsü ve bu sömürü üzerinde yükselen bir güç varsa yerle bir olmaktan kurtulamamıştır. Yakın zamanda Maryland Üniversitesinden bir grup akademisyenin NASA sponsorluğunda yaptıkları bir araştırma “kaynakların ve toplumsal yaşamın sürdürülebilirliği” üzerineydi. Tarihteki “büyük uygarlık”ların nasıl çöktüklerinin analizi üzerinden bugüne dair çeşitli ekonometrik modellemelerle bir çıkarıma ulaştılar: sonuç, herkesin eşit olduğu bir toplumsal düzendi! (Bu makale ve sonrasında “Nasa’nın komünizm propagandasını finanse ettiği” üzerine yapılan tartışmalar ayrıca dikkate değerdir). Çalışmanın en önemli noktası ise tarihteki “büyük uygarlık”ları çöküşe götüren şeyin, eşitsizliğin giderek artması ve kaynakların, egemen olanlar yararına kullanılmasından başka bir şey olmadığıydı. Böylelikle yazımızın son cümlesini de bilimsel referanslara dayanarak gönül rahatlığıyla şöyle kurabiliriz: Emeğin sömürüsü üzerinden yaratılan zenginlikler üzerinde yükselen “rezidans imparatorluğu”nun da gerçek anlamıyla çökmesi de ne “ekonomik göstergeler”le ne de “deprem”le olacaktır: onu yerle bir edecek olan da görkemli binaları yapmasını bildiği kadar yıkmasını da bilecek olan, yoksulluğa, adaletsizliğe mahkum edilmeye çalışılan emekçilerden başkası olmayacaktır. Çünkü saraylar da saltanatlar da bir gün çökecektir!

Saraylar saltanatlar çöker

kan susar birgün

zulüm biter.

menekşeler de açılır üstümüzde

leylaklar da güler.

bugünlerden geriye,

bir yarına gidenler kalır

bir de yarınlar için direnenler... 

Adnan Yücel

www.evrensel.net