12 Eylül 2014 06:00

AKP, 12 Eylül Anayasasından nemalandı

12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 34 yıl geçti. Toplumun üzerinden bir silindir gibi geçen darbenin yarattığı tahribat sürerken, 34 yıldır Türkiye cunta Anayasası ile yönetiliyor.

Paylaş

Şerif KARATAŞ
İstanbul


12 Eylül askeri darbesinin üzerinden 34 yıl geçti. Toplumun üzerinden bir silindir gibi geçen darbenin yarattığı tahribat sürerken, 34 yıldır Türkiye cunta Anayasası ile yönetiliyor. İktidarda 12. yılını geride bırakan AKP Hükümeti ise “demokratikleşiyoruz”, “darbeyle hesaplaştık” söylemiyle geçirdiği bütün bu yıllar boyunca anayasanın darbeci özünü değiştirmeye yanaşmadı.

Avukat, akademisyen ve gazetecilerin 12 Eylül zihniyeti ve AKP ile ilgili gazetemize yaptığı değerlendirmeler de bu yönde ortaklaşıyor: AKP, 12 Eylül’e hesaplaşmak yerine mevcut anayasa ile kendi iktidarını güçlendirdi.

‘REHAVETE KAPILMAK BAĞIŞLANMAZ BİR SUÇ OLUR’

Gazeteci, yazar Aydın Engin şu değerlendirmede bulundu: “12 Eylül darbesinin hayatta kalmış elebaşıları, Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya ömür boyu hapse mahkum edildiler. Rütbeleri er düzeyine indirildi. Mahkeme kararının gerekçesi ‘Anayasal düzeni zor kullanarak değiştirmek’ olarak belirledi. Bu elbette bu davanın açılması için adım atan ve duruşmaları sabırla ve inatla izleyen demokratların, sosyalistlerin, komünistlerin bir başarısıdır. Bundan böyle darbe hesabı yapan omuzu kalabalıklar bir gün yargıç karşısına dikilmelerinin yasal yolunun açık olduğunu görüp, bir kez daha düşünmek zorunda kalacaklar.

Ancak mahkeme kararından ‘12 Eylül mahkum edildi’ sonucunu çıkarmak doğru değil. Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesinin kararı bir ‘son’u değil, bir başlangıcı ifade ediyor. Ödevimiz ve hedefimiz hemen her zaman faşizme açılan askeri darbeleri daha sonra yargılamak değil, önceden engellemek olsa gerek. İktidarının 12. yılında AKP elebaşılarının paralel yapıyla mücadele bahanesinin ardına sığınıp, darbeci zihniyetin temsilcileri ile kucaklaşmaya başladığı, darbelere ortam hazırlamak için uğursuz çabalara girişmişleri tahliye ettirdiği şu günlerde ‘12 Eylül ile hesaplaşıldı ve dosya kapandı’ rahatlığına, tembelliğine, rehavetine kapılmak bağışlanmaz bir suç olur.”


ÜNİVERSİTELER ASKERİ VESAYETTEN AKP VESAYETİNE

Üniversite Öğretim Üyeleri Derneği Başkanı Prof. Dr. Tahsin Yeşildere, 12 Eylül darbesinin ardından yıllarca askeri vesayet altında olan üniversitelerin 12 yıllık AKP iktidarında da AKP’nin vesayetine girdiğini ifade etti.

Öğrencilerin örgütlenmelerinin önü hiçbir zaman açılmadığına değinen Yeşildere şöyle devam etti: “Devlet bütçesinden üniversitelere ayrılan pay, diyanet işleri ve savunma harcamaları kadar olamamıştır. Devlet üniversitelerine de neo liberal politikaların etkisi ile girişimci olmaları ve kendi kaynaklarını yaratabilecek potansiyeller üretebilmeleri konusunda yaklaşımlar önerilmektedir. Öğretim üyeleri yoksulluk sınırında, araştırma görevlileri, lisans ve doktora yapmış olanlar yoksulluk sınırı altında yaşamaya çalışırken, özgürce bilim üretmeye gayret göstermiş, bütün bu olumsuzluklara rağmen uluslararası bilim arenasında ülkemizin standartlarını göreceli olarak yükseltmeye çalışmışlardır. Ne yazık ki son yıllarda, bilimsel araştırmalarda intihal (aşırma) olaylarına daha fazla rastlanması; geçen yıllarda da uluslararası önemli bir yayın organında fizik bilimi alanında, bazı öğretim elemanlarının yaptıkları bilimsel yayınlarının intihal olduğu şüphesinin açığa çıkarılmış olması; ülkemiz bilimine ağır bir darbe olmuştur. Bu yıl aynı sorun matematik bilim alanında da yaşanmaktadır. Üniversitelerde; bilimsel-akademik özgürlük, idari ve mali özerklik, katılımcı demokratik yapısal bir dönüşüm kaçınılmaz olmuştur. 12 Eylül askeri dönem ürünü üniversite yasası ne yazık ki özgürlük ve demokrasiden söz eden bu iktidar döneminde de acımasız bir biçimde devam etmektedir. Üniversiteler, merkezi-baskıcı yönetim modelinden kurtarılamadığı sürece özgürce bilim üretilmesi ve her konuda düşüncelerin özgürce ifade edilebilmesi söz konusu olamayacağı gibi dünya biliminde de istenen düzeye gelebilmesi mümkün olamayacak ve toplumsal sorunlara gerçekçi bir çözüm üretmede yetersiz kalabilecektir.”

AKADEMİK ÖZGÜRLÜK YERLE BİR EDİLİYOR

Son yıllarda üniversitelerde, özellikle de vakıf üniversitelerinde hak ihlallerinin oldukça artış gösterdiğine de dikkat çeken Yeşildere’nin, hükümetin üniversitelere yaklaşımıyla ilgili düşünceleri şöyle: “Yükseköğretim Kurulu, Kasım 2012 tarihinde bir yasa taslağı önerisi hazırlayarak bu alana ilişkin özelleştirme ve merkezileştirme biçiminde tanımlanabilecek kendi bakış açısını bilim ve akademi çevrelerine sunmuştu. O zaman bu girişim kesintiye uğramıştı; şimdi bu taslakla, hükümetin bu niyetten vazgeçmediği ve sağlık eğitimi alanından başlayarak hedefine yürümeyi tercih ettiğini açıkça görüyoruz. Tıp fakültelerinin TÜSEB çatısı altında toplanacak olması ile bilimsel araştırmaların Sağlık Bakanlığı’na bağlanarak vesayet altına alınması akademik özgürlüğü tamamen yerle bir eder. Üniversitelerdeki eğitim-öğretim alanında var olan sorunlar daha da artar. Yasa taslağının üniversitelerde var olan sorunları çözmekten çok tamiri mümkün olmayan sorunları beraberinde getirebilecek ve üniversiteler askeri rejim vesayetinden bugün AKP vesayetine yarın bir başka siyasi görüşün vesayeti altına girebilecektir. 12 Eylül ile başlayan ve takip eden süreçte sistematik biçimde uygulanan politikalarla üniversitelerin asli nitelik ve işlevlerinde ortaya çıkan erozyonun telafi edilebilmesi için, siyaset, din ve piyasanın kıskacında bulunan üniversitelerin bilimsel, akademik ve idari özerkliklerine sahip olmaları gereğinin vazgeçilmez olduğu bilinmelidir.”


YARGI, 12 EYLÜL’ÜN TEMELLERİ ÜZERİNDE DURUYOR HALA

Ali SAYDI
Avukat


12 Eylül 1980 darbesi hemen her şeyle birlikte yargıyı, hukuku da yeniden düzenledi. Bu düzenleme tabii ki darbenin asıl amacına, yani hak ve özgürlüklere karşı, ortadan kaldırma ya da en azından sınırlama şeklinde oldu.
11 ile 12 Eylül 1980 arasında henüz hiçbir yasal değişiklik olmaksızın mahkemelerin kararları değişiverdi, yüz binlerce insan gözaltına alındı, işkence gördü, yasal olarak bile 90 gün, fiilen bunun iki katı gözaltı süreleri işkence altında geçti. Sonuçta yüzlerce idam kararı verildi, bunlardan 50 tanesi infaz edildi, yazılı hukuk kurallarına sığmayan idamlar, infazlar oldu, her ne kadar birleştirme kuralları gereği 36 yıl diye infaz edilecek olsa da tek bir sanık için 1000 yılı aşan cezalara hükmedildi, yüzbinlerce insan işkence gördü birçoğuna ağır cezalar uygulandı. Süreç içinde yasal değişiklikler ile de cezalar artırıldı, yargılama usullerinde değişiklikler de yapıldı ama hiçbir yasa kuralı, yasa uygulayıcısı, polis, sıkıyönetim komutanı vs. değişmeden de 12 Eylül’le birlikte yargı kararları değişiverdi, asker polis ve yargı bürokratları 12 Eylül’ün ruhuna hemen ayak uydurdu. Örnekler çoğaltılabilir ama Serdar Soyergin ve Erdal Eren davaları tipik örnektir. Erdal Eren hakkında verilen idam kararı bir çok noktadan hukuka aykırılık nedeni ile Askeri Yargıtay tarafından bozulmuş iken bu bozma kararı yine aynı Yargıtay tarafından hızla değiştirilip 12 Eylül’den sadece 3 ay sonra (13 Aralık’ta) infaz tamamlandı. Serdar ise mirasçılık belgesi alınan bir davadan bile kısa sürede 14 Eylül 1980’de yakalandı, 40 gün içinde yargılaması, temyiz aşaması bitirilip yasası çıkarılıp infaz edildi. 
Yargı bugün de iyi durumda değil, dahası özellikle de ceza yargılaması. Artık daha çok polis tarafından hazırlanan fezlekelerin az çok denetlenmesi ile yargı hükmü haline getirildiğini söylemek abartılı sayılmaz.
Her ne kadar bugün seçimlerin de yaklaşması nedeni ile Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu daha çok tartışılıyor ise de bugünkü yargının örgütlenmesini düzenleyen iki temel kuraldan biri, 1982 Anayasasının getirdiği hakim ve savcıların aynı örgüte (HSYK ) bağlanması, diğeri de mesleğe alınma biçimini düzenleyen 2802 sayılı Hakimler Savcılar Yasası’nın darbeden kısa süre sonra 1983’te yapılan değişiklikle Adalet Bakanlığının istediğini mesleğe alabilmesi.
Son günlerde yargının bağımsızlığından çokça söz ediliyor, toplum olarak yaşamaya başlanılmasından bu yana ihtilaf çözme biçimi olarak yargı da ihtilafı çözme gücüne sahip olanın (egemen) bir fonksiyonu olarak hiçbir şekilde bağımsızlığı söz konusu olamaz ise de bağımsızlıktan kastedilen yürütme organından, hükümetten ve nasıl olacaksa yargı bürokratını mesleğe alan Adalet Bakanlığından bağımsızlığı kastedilmekte olmalı. Hiçbir güvencesi olmayan bu istek ile amaçlanan durum bağımsızlıktan çok denetlenebilirlik olmalı. Yargılamanın- onlar Türk milleti diyor ama halk adına, hiç değilse toplum adına yapıldığı kabul edildiğinde- buna uygun yargı bürokrasisinin dışında bir denetleme yolu olmalı. Yargıçların atanması yerine seçimi  ile kararların daha açık tartışılabileceği bir ortam oluşması ile en azından utanılacak bir karar veren bir yargı bürokratının bununla yüzleşmek zorunda kalması ile bu denetleme düşünülebilinir. Yargının giderek kapalı olması, yargı bürokratlarının halkla ilişkisinin giderek koparılması, evrensel bir kural olup anayasalarla da kabul edilen aleni yargılamanın  önem ve anlamını giderek yitirmesi, bağımsızlık diye adlandırılan hayali durumdan değerli olmalı.
Her ayağımız takıldığında 12 Eylülü hatırlayan bir kuşaktan geliyor olmaktan mı bilemiyorum ama yargının bugünkü sindirici, güvenilmez, cezalandırmayı amaçlayan durumu 12 Eylülde atılmış temel üzerinde yükselmesinden kaynaklandığını rahatlıkla söyleyebiliyorum.

ÖNCEKİ HABER

12 Eylül’ün çocukları bir arada

SONRAKİ HABER

Filistin’den ABD çalıştayına karşı boykot çağrısı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa