Her toplu iş cinayetinin ortak noktaları var

Her toplu iş cinayetinin ortak noktaları var

Bir felaketi bir başka felaketle unutturuyorlar. Çok değil dört beş yıl önce hemen her gün Tuzla’da yaşanan iş cinayetlerini konuşuyorduk. Tuzla’yı bakanlar ziyaret ediyor, yaşanan iş cinayetlerine ilişkin raporlar yazılıyor, nedenleri araştırılıyordu.

Murat ÖZVERİ*

Bir felaketi bir başka felaketle unutturuyorlar. Çok değil dört beş yıl önce hemen her gün Tuzla’da yaşanan iş cinayetlerini konuşuyorduk. Tuzla’yı bakanlar ziyaret ediyor, yaşanan iş cinayetlerine ilişkin raporlar yazılıyor, nedenleri araştırılıyordu.
Kozlu, Davutpaşa, Ostim, Tuzla, Soma… Benzer kaderi paylaşan toplu iş cinayetleri. Bugün Torunlar şirketine ait 10 işçinin yaşamını yitirdiği “asansör kazası”nı konuşuyoruz.
Öyle dehşet verici bir noktaya geldik ki iş cinayetlerinde ölen sayısı on veya altında olunca görünür olamıyor. Oysa İşçi Sağlığı İş Güvenliği Meclisi her gün iş kazasında ölenleri bizlere duyurmaya çalışıyor. Her gün en az bir işçi bu ülkede iş cinayetinde yaşamını yitiriyor.
Her toplu iş cinayetinin ortak noktaları var.
Türkiye’de hangi sektörde hızlı büyüme varsa o sektörde aynı hızda iş cinayetleri artıyor. Tuzla’da yaşanan iş cinayetleri de gemi sanayiinde Türkiye’nin hızla büyüdüğü bir döneme denk gelmişti.
Madenlerde üretimin hızla arttığı, üretim maliyetlerinin ise aynı hızla düşürüldüğü dönemlerde toplu iş cinayetleri yaşandı, yaşanıyor.
Davutpaşa ve Ostim örnekleri maliyet düşürmenin doruğa çıktığı kaçak küçük ölçekli, ana firmalara fason üretim yapılan bölgeler olmalarıyla öne çıkmıştı.
Tüm bu örnekler büyüyen sektörlerde büyümenin ve kârlılığın “ucuz işçilik” ve “baskılanan maliyet”lerle sağlandığını gösteriyor.
Ana mesele ucuz işçilik, baskılanan üretim maliyetleri… Ortada büyümeyi sağlayan, maliyetleri düşüren ne yeni teknoloji var ne verimliliği artıran yeni üretim biçimi. Vahşi, acımasız bir baskı rejimi var sadece.
Örgütsüzlük, taşeron çalışma, yoğun işsizlik, kısaca güvencesizlikten güç alan ucuz işçi çalıştırma ve denetimsizlikten güç alan maliyetleri baskılama olanağı sonuna kadar kullanılıyor.
İşçiliğin güvencesizliği kullanarak ucuzlatılmasının yasal sınırlarını asgari ücretle işçi çalıştırma oluşturuyor. Ne var ki ucuz işçilik için yasal sınırlar yeterli değil. Ucuz işçilik için asgari ücretin altında işçi çalıştırmak gerekli. Öyle de yapılıyor. Düşünün asgari ücret haftalık 45 saatlik çalışmanın karşılığı. Haftada 45 saat çalıştıktan sonra 24 saat kesintisiz dinleneceksiniz. Buna da hafta tatili deniliyor. Bu dinlenme süreleri de asgari ücretin içerisindedir. Ücretli dinlenme sürelerini de kattığınızda asgari ücret ayda 180 saat fiili çalışma, 35 saat de hafta tatili olmak üzere toplam 225 saatin karşılığını oluşturuyor.
İşçiyi asgari ücretin altında çalıştırmak için ücretli hafta tatilinde çalıştırır, parasını ödemezseniz 225 saatlik çalışmanın karşılığı olan asgari ücreti 225 + 35 = 260 saatlik çalışmanın karşılığı haline getirirsiniz.
Günlük çalışma süresini işçilerin yaygın olarak ifade ettiği gibi sabah 8 akşam 8, 12 saate çıkardığınızda aylık çalışma süresi 360 saate çıkar. Böylece çok basit bir mantıkla ayda işçiyi, 225 saatlik çalışmanın karşılığı olan asgari ücretle ayda 360 saat çalıştırırsanız asgari ücreti yüzde 60 oranında düşürmüş olursunuz. Böylece temmuz 2014 itibarıyla 1134 TL brüt asgari ücreti 680.40 TL brüte indirmiş olursunuz. Uzun çalışma saatleri kazaya davetiye çıkarıyormuş, kimsenin umurunda değildir. Önemli olan maliyetlerin düşürülmesidir.
İşverenin işçinin sağlığını riske sokmayacak önlemleri alma yükümlülüğünün getirmiş olduğu maliyetleri de bu yükümlülükleri en aza indirerek düşürdüğünüzde ucuz işçilik üzerinden rekabet üstünlüğünü sağlamış olursunuz.
Tüm bunlar elbette yasaya aykırıdır.
Ancak işveren yasadan da işçiden de korkmaz. Bilir ki işçi işini kaybetme korkusuyla çalıştığı sürece yasaya aykırı çalışma sistemine itiraz edemez. İşten çıktıktan sonra ise çok az işçi dava yoluyla hakkını arar, şanslı ise işverenden alması gerekenin en az yüzde 40 azını yıllarca mahkemelerde uğraştıktan sonra elde eder. İşveren bilir ki yasadan korkması için bir neden yoktur çünkü yasaya uymaması halinde yaptırımlar yetersizdir.
İşvereni denetleyecek olan çalışma bakanlığı bu denetimini kırk yıldır gideremediği müfettiş açığı gerekçesiyle yapmaz.
İşçi sağlığı iş güvenliği denetimi ise zaten piyasaya açılmıştır. Denetim yapacak olan ortak sağlık güvenlik birimleri (OSGB) piyasada aynı işi yapan firmalarla kıyasıya rekabet halindedir. İşveren firmaları kaçırmamak için aldıkları ücret karşılığı denetim yapmayı değil, yapmamayı üstlenmiş durumdadırlar.
Hükümet ise ölene şehit der, direnip grev hakkını kullananı ise “milli güvenlik” tehlikeye düştü diye susturarak, kurulan sistemin devamını sağlar.
Bu sistemde iş cinayetlerinin olmasına değil olmamasına şaşmak gerekir.

(*) Avukat/Çalışma Ekonomisi Doktoru

 

www.evrensel.net