07 Eylül 2014 08:54

Bildiğimiz dünyanın sonu

Dünya Basketbol Şampiyonası namıyla tanıdığımız, sevdiğimiz ama daha çok hayatımızın neresine oturtacağımızı bilemediğimiz basketbol buluşmalarının en yenisi, farklı bir çehreyle girdi kapıdan.

Paylaş

Cem PEKDOĞRU

Dünya Basketbol Şampiyonası namıyla tanıdığımız, sevdiğimiz ama daha çok hayatımızın neresine oturtacağımızı bilemediğimiz basketbol buluşmalarının en yenisi, farklı bir çehreyle girdi kapıdan. FIBA Basketbol Dünya Kupası ismiyle yola devam edeceğinin haberini almamıştık bile birçoğumuz. Yakın bir geçmişe kadar futbolda ümitsiz vaka ilan edilen ABD’nin her parçasıyla “Dünya Kupası” markasını kucakladığı bir yazdan sonra bu makyaj, öngörü sahibi bir zihinden çıkmış gibi görünecekti. Yeni isimlendirmenin bunun ötesinde herhangi bir vaadi var mıydı, emin değilim. Eğer varsa gerçekleşmediğini görebiliyorum.

FIBA Basketbol Dünya Kupası şu ana dek hakkaniyetle sadece biçimsel bir bağ taşıyan katılım hakları (Angry Birds ile köşe olmuş Fin oyun şirketi Rovio’ya açılan özel kontenjan), dört yılda bir yapabildikleri yaz tatillerini ABD’nin domine edeceği bir turnuvaya denk getirmeyi seçen yıldızlarının yokluğunda biraz daha irtifa kaybeden Avrupa takımları (Fransa ve Yunanistan), oyuna ihanetin son temsiline dönüşen maçlar (Avustralya’nın Angola mağlubiyeti) ve ABD’yi bir an için unuttuğunuzda iki farklı klasman varmış gibi hissettiren dengesiz final rotaları ile konuşuluyor. Belki dört sene önceki eşsiz açılış törenine haksızlık yapmış olacağız ama 2006’da veya 2010’da sohbetlerin aynı eksende ilerlediğini hatırlayacaksınız.
2015 Avrupa Şampiyonası, Rio 2016, 2017 Avrupa Şampiyonası ile yorulan belleklerimiz 2018 yazı geldiğinde bu tuhaf grup maçlarından hangi anı geri çağırabilecek? Muhtemelen hiçbirini. Önümüzdeki hafta içinse daha umutlu konuşabiliriz. Bilhassa her geçen gün daha berraklaşan İspanya-ABD finali, belleklerimizde bir alana talip olacakmış gibi.

ABD NE DURUMDA?

Grup maçlarını ortalama 33 sayı farkla kapatmış olsalar da, hayır, bu berraklığı ABD’ye borçlu değiliz. Normalde başarı alameti sayılacak birçok şeyi geçersiz kılan bir grupta, beklendiği üzere, turnuva içinde ikinci bir hazırlık safhası geçirdiler. Irving-Curry-Harden üçlüsünün ileri turlarda başağrısı yaratacağı hazırlık döneminde de tahmin edilen dış savunma zafiyetlerinin ön gösterimine Faried-Davis kenara geldiğinde yok olan boyalı alan direnci de eklenince Slovenya eşleşmesini bile ‘kafamızda oynar’ olduk. Dahası Andre Iguodala’nın bıraktığı boşluğa oturmaya aday gördüğümüz Thompson-DeRozan ikilisi henüz belirli birer rolle tanıştırılmadılar. Kevin Durant’in İstanbul’da üzerinden çıkardığı gömleği taşımaya çalışacak Anthony Davis ise asistan koçlar Tom Thibodeau ve Monty Williams’ın da yardımlarıyla oldukça rahat gözüküyor. Fakat Kenneth Faried’in hücum ribaundlarına karşı koyabilecek bir uzun rotasyonu, yarı sahada tekdüzeleşmeye meyyal ABD hücumunu iyice kötürümleştirebilir. 2008, 2010 ve 2012’deki başarılı kısa beş uygulamalarından sonra bu kez kadroda yetkin bir ‘streç-dört’ bulunmaması da İspanya’nın iştahını açıyor olsa gerek. Yetmiyorsa gözlerini iki yıldır hiç görünmediği kadar sağlıklı (bedenen ve zihnen) görünen kaptanlarına çevirebilirler.

TÜRKİYE-AVUSTRALYA

Türkiye ise hedeflediği ikincilik basamağına oturduğu C Grubu maçları sayesinde, kendisi için çizilmiş kolay yarı final rotasını ABD tehlikesinden de temizleyerek çiçeklerle donattı. Bu grubun tablosunun çok az şey söylemeye muktedir olduğundan bahsetmiştik. Örneğin Türkiye’nin bu çiçekli yolu eve dönüş hazırlığındaki Ukrayna ve Finlandiya’dan daha az hak ettiğini söyleyemiyoruz. Nenad Vucinic takımının maç sonunda yediği 15-1 seriyi izlemeyebilir, Petteri Koponen üç sayı gerideyken faul yapmayı tercih edebilir ve bu tabloyu Türkiye adına kökten değiştirebilirdi.

Avustralya kimi maçlarda, hücum tempolarının arttığı belli bölümlerde, turnuvanın en keyifli basketbolunu sergilemiş olsa da bu düzeyde bir eleme maçı için hiçbir zaman korkutucu bir takım olmadı. Bununla birlikte bu turnuvada Türkiye’nin yaptığı az sayıda iyi şeye tatminkar cevapları olan ve rakibinin zayıflıklarına saldırabilecek kapasitede bir takım. Her şeyden önce hücum kilitlendiğinde başvurulan Ömer-Oğuz üzerinden sırtı dönük oyun opsiyonu, Aron Baynes’in başını çektiği uzun rotasyonunu Finlandiya veya Yeni Zelanda kadar çaresiz bırakmayacaktır. (Çok iyi başladıkları turnuvada bir anda gözden kaybolan Valanciunas-Motiejunas için her şey Avustralya maçının ilk yarısıyla başlamıştı.) İkili oyun savunmasında ortalamanın üzerinde iş yapıyorlar, penetreci kısalara karşı sorun yaşayabilen dış savunmacıları ise bir günlüğüne bu dersten muaf sayılacak. Türkiye’nin oyunu düşük tempoya hapsetmeyi hedefleyeceği sır değil, bunda belli oranda başarı sağlayacakları da. Ne var ki tecrübe konusunda kötü sinyaller veriyor olsalar da Dellavedova-Broekhoff-Newley üçlüsü, Türkiye’nin son dört maçında karşılaşmadığı düzeyde iyi karar vericiler. Bu maçın bir favorisi olduğunu söylemek güç, fakat topa hükmeden güvenilir guardlar ve dikkatsiz yardımlara ceza kesmekte mahir şutörleriyle Avustralya’ya karşı 10+ sayılık farklardan geri dönüş planı yapmanız akılcı bir hareket olmayacaktır. Söz akılcı hareketlerden açılmışken, bizim içinse yarı finale kadar Madrid’de olan biteni gözden kaçırmamaya özen göstermek iyi bir başlangıç olabilir.

ÖNCEKİ HABER

Fazıl Say, bir Anadolu köyünde konser verdi

SONRAKİ HABER

Yargı reformu paketinin 7 maddesi daha kabul edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa