Kemal Ateş’ten ‘Veresiye Defteri’

Kemal Ateş’ten ‘Veresiye Defteri’

Kemal Ateş yeni romanı “Veresiye Defteri”nde 1940’lı ve 1950’li yılların Ankara’sına götürüyor okuru. Türkiye Cumhuriyeti’nin taze başkentine Orta Anadolu’nun köylerinden göç başlamıştır. Şehirleşmenin daha yeni hayat bulduğu Ankara’da, yaptıkları gecekondulara yerleşen insanlar bir anda şehri

Şiar Can Şener

DEFTERİN ANLATTIKLARI

“Önünde babasının üç veresiye defterinden en büyüğü, en kalını, yaprakları sarı, epeyce kalın bir defter. Dışı muşamba kaplı, kıvrık kıvrık yaprakları iyice kirlenmiş, yağlanmış, borçlarla kabarmış, şişmiş bir defter... Aslında yaprakları çoktan dolduğu halde, babasının elinden kurtulamıyor, kolay kolay kurtulamaz da... Eski giyeceklerin yamaya yamaya ömrünü uzattığı gibi, sayfaları çoktan dolmuş veresiye defterinin de yamaya yamaya ömrünü uzatıyordu. Babanın kendine özgü bir yöntemi vardı: Hurdadan alınmış, külah yapıp leblebi çekirdek koydukları ya da peynir vs sardıkları ak kağıtlardan defter boyunda kesip, dolan sayfaların üstüne yapıştırıyor, böylece yenileniyordu o sayfa. Tıpkı giysilerin yamanması gibi... Aynı defteri yıllarca kullanabiliyorlardı.” diyor Ateş.

ESKİ DEFTERLER

Romanımızın kahramanlarından Nihat, öğretmen olmasına rağmen babasının bakkal dükkanında da çalışmaktadır. Ailesi istediği için dükkanda çalışan Nihat, adı “Veresiye Defteri” olacak bir tiyatro oyunu yazmayı düşünmektedir. Nihat Veresiye Defteri’nde saklı binlerce insanın hayat hikayelerine dokunmak istemektedir. Yalnızca elinin altındaki veresiye defteri değil, daha önceki yıllarda tutulmuş binlerce veresiye defterini de merak etmektedir. Böylece modern hayatın getirdikleri, üretim ilişkilerindeki gelişimi de takip edecektir Nihat, hem de kendi dükkanlarından önce insanların ihtiyaçlarını öğrenecektir:   

“Ah, ne kadar isterdi eski veresiye defterlerinden birini bulabilmeyi! Yeni yeni kentlileşen bu insanların tüketim alışkanlıklarındaki gelişmeyi, değişmeyi açıkça görebilirdi. Tüketimdeki çeşitlenme hızı artmıştı. Buna karşın eskiden çok alınıp satıldığı halde, şimdi unutulan, hiç istenmeyen mallar da vardı. Sözgelişi, ilk yıllarda kınayla rastık da çok satılırdı. Şimdilerde kına bir parça direnirken, rastık unutuldu. Kınanın da şurda birkaç yıllık ömrü kaldı. Düğünlerde, kına geceleri için alıyorlar. Burası mahallenin yalnız bakkalı değil, tuhafiyesi, manavı, sırasında kasabıydı da... Çeşit çeşit iplikler, kukalar, tığlar, şişler, miller, danteller satılıyordu. Dükkanın bir köşesinde birkaç çeşit sebze her zaman bulunurdu. Baba ara sıra inek, dana keser, kasap gibi mahallenin et gereksinmesini karşılardı. Eskiden çamaşır sodası vardı, şimdi çeşit çeşit deterjanlar aldı çamaşır sodasının yerini. Şimdikiler bilmezler bile... Kimi gelişmeler salt bura bakkallarına özgü değildi elbette. Eski veresiye defterlerinden biri bulunabilse, çivi, menteşe, kapı kilidi gibi ürünlere de rastlanırdı. Buralarda boş toprak kalmadığı için gecekonduculuk eski hızını yitirdi. Bu yüzden yapı gereçleri alınıp satılmaz oldu. En azından bakkallar bu işi bıraktı. Yapı gereçlerinin her türlüsü artık bakkallarda değil, ‘ardiye’ denilen yerlerde satılıyordu.”

GECEKONDULAR, GÜNDÜZ YIKILDILAR

Kemal Ateş gecekondularda yaşamını sürdüren halkın mücadelesini dile getirirken, son 20 yılda hızlanan gecekondu yıkımlarının yarattığı ruh halini de betimlemiş. Genelde imece usülü konduruverilen bu yerleşimler, şehrin bir parçası haline geldikten sonra yıkılmak istenir. Özellikle de günümüzde kentsel dönüşüm projeleri adı altında gecekondulara nefes aldırılmaz olmuştur. Ancak Ateş’in romanında belirttiği gibi halk emeğinin ürünü bu evleri yine de kolay teslim etmeyecektir:
“Ev sahibine ‘Geçmiş olsun’ derken, öylesine ezik olurdu ki babası. Evle birlikte evin sahibi de yıkılmıştır sanki. Ne deseler boştur. O güzelim duvarlar, özenle dizilmiş kiremitler, sapasağlam tuğlalar, briketler geri gelir mi? Kaba küfürler de olmasa, konuşulacak söz, dili var eden başka sözcükler yoktur sanki. Yıkımın verdiği ilk öfke, ilk şaşkınlık geçer geçmez, komşular işe yarayacak briketleri un ufak olmuşlarından ayırıp boş bir yere çekerlerdi. Kendi evlerinin de yıkıldığından söz ederek, ev sahibinin acısını hafifletmeye çalışırlardı. Böyle bir iki yıkımla hiçbiri de pes etmemiştir. Enkaz temizlenecek, kırılanın dökülenin yerini yenisi alınacak, yeniden sürecektir bu savaş. Pes etmek yok! Amelelerin, ustaların günlükleri, kullanılan araç gereç, her şey ikiye katlanacaktır. Sil baştan... Ustalar, ameleler için yeni bir iş, yeni bir kazançtır bu. Kimsenin içine sinmeyen, kimseye sevinç vermeyen yeni bir kazanç... Mutluluk değil, acı verirdi yıkımla gelen bu kazanç.”

Kemal Ateş’in son romanı “Veresiye Defteri”, İmge Kitabevi Yayınları’ndan çıktı. Ankara’yı, gecekonduları ve Ankaralıları tanımak isteyenler için kaçırılmaması gereken bir kitap “Veresiye Defteri”. (Ankara/EVRENSEL)

www.evrensel.net