‘Gözümü ne zaman  kapatsam kendimi  bozkırda buluyorum’

‘Gözümü ne zaman kapatsam kendimi bozkırda buluyorum’

Ethem Baran’ın sekiz yıl önce çıkan öykü kitabı, İletişim Yayınevi etiketiyle yeniden yayımlandı. Baran’ın kahramanları da sapsarı bozkırın ortasında kendi hayatlarını yaşıyorlar. Baran da (kendi deyimiyle) kahramanlarının ona gösterdikleri yeni hayatları ve çıt çıkarmadıkları halde içinde yankılanıp duran sesleri ustalıkla kağıda döküyor. Ethem Baran ile yazarlık hayatı, yazma süreçleri ve “Bozkırın Uzak Bahçeleri” üzerine konuştuk.

Gamze ERENTÜRK
İstanbul
 

Çeşitli  kitap tanıtımlarında sık sık karşımıza çıkan “sıradan insanların hayatları” tanımı her zaman kafamı karıştırmıştır. Hani derler ya “Neye göre? Kime göre?”.  Bu tanımlamadan kastedileni hepimiz biliyoruz elbette ama vurgulamak istediğim, eğer  “sıradan”dan kasıt; umutlar sonrasında gelen hayal kırıklıkları, sıkıntılar, tartışmalar, ölüm korkusu, aşk acısı vb. ise hepimizin yaşadıkları bunlar… Tam da hayat bu işte…  Zaman, mekan, nedenler değişse de duygular hepimize tanıdık geliyor. Hepimiz kendi küçük evrenimizin merkezi, kendi hayatlarımızın (başarılı, başarısız, iyi, kötü) kahramanlarıyız.

Ethem Baran’ın sekiz yıl önce çıkan öykü kitabı, İletişim Yayınevi etiketiyle yeniden yayımlandı. Baran’ın kahramanları da sapsarı bozkırın ortasında kendi hayatlarını yaşıyorlar. Baran da (kendi deyimiyle) kahramanlarının ona gösterdikleri yeni hayatları ve çıt çıkarmadıkları halde içinde yankılanıp duran sesleri ustalıkla kağıda döküyor. Ethem Baran ile yazarlık hayatı, yazma süreçleri ve “Bozkırın Uzak Bahçeleri” üzerine konuştuk.

Öncelikle yazarlık serüveninizi sizin ağzınızdan kısaca dinleyebilir miyiz? Bu yolculuk nasıl başladı?

Küçük yaşlarda başladım yazmaya. Çocukça bir cesaret, masum bir cahillikti. Ortaokulda önce roman yazarak, bunları bastıramayacağımı anlayınca öyküde karar kılarak kendi kendime didindim durdum. Resimle de uğraşıyordum, tam bir bocalama dönemiydi benim için. Dergilere gönderdim yazıp çizdiklerimi. Lise öğrencisiyken, resimlerim yayımlanmaya başladı dergilerde. Sonra öykülerim. Yirmili yaşlarımın ortasındayken öykülerim birikmişti ve kitap çıkarma konusunda kendimi köşeye sıkışmış, geç kalmış hissediyordum. İlk kitabım “Sonrası Ayrılık” ben hazırladıktan dört yıl sonra, 1991’de çıktı. Ardından diğerleri…

“Bozkırın Uzak Bahçeleri” den bahsedelim biraz da. Eserin oluşum sürecini anlatabilir misiniz?
İkinci öykü kitabım “Kurutulmuş Gül Mevsimi” 1994 yılında yayımlandıktan sonra on yıl kadar ara verdim öykü yazmaya. O dönem, edebiyat eğitimi-öğretimi alanında çalışmalar yaptım. Edebiyata bir başka gözle bakmayı, yeni bir bakış açısıyla okumayı öğrendiğim bir dönem oldu bu. Yani yine edebiyatın içindeydim. “Dönüşsüz Yolculuklar Kitabı” bu uzun aranın ardından geldi ve benim için bir anlamda yeni bir başlangıç oldu. Ben bir kitabı yayımladıktan sonra birkaç ay elime kalem alamıyorum. Ama bu süreçte yine sürekli olarak yazının içinde dolaşıyorum. Okumadan geçen bir gün bile kayıptır benim için. Kağıda düşmese de zihnimde bir şeyler yazılıp durur. Zamanını bekler. “Bozkırın Uzak Bahçeleri” bir önceki kitabın dilinden, atmosferinden, bir anlamda onun rüzgarından kurtulmak için yeni bir dil arayışının gölgesinde gelişti ve vücut buldu.

BOZKIR ÖYKÜLERİ DİLİMİ YENİLEMENİN BAŞLANGICI

Kitabınızın  ilk basımından beri sekiz yıl olmuş. Yeniden yayınlanması şerefine geriye dönüp baktığınızda “Bozkırın Uzak Bahçeleri”nin yazarlık kariyerinizdeki yerini nasıl görüyorsunuz? İlk yayıma hazırlanırkenki hislerinizde şu anki bakışınız arasındaki farklar neler?  Bu eserin sizdeki yeri nedir?
Her eserin yeri ayrı elbette. Ben yazdığım ve yazacağım öykülerle el ele, kol kola yaşarım. O yüzden onların yeri her zaman benim yanı başımdadır. Ve yine o yüzden bir öykümdeki bir kahramanı alıp bir başka kitaba, oradaki öykülerden birine taşımayı, orada misafir etmeyi severim. “Bozkırın Uzak Bahçeleri”nin yazarlığımdaki yerine gelince: Ben her kitabımda dilimi yenilemeye, genişletmeye ve derinleştirmeye çalışıyorum. Bu kitap, bu çabalarımın başlangıç noktası olarak alınabilir.

Kitabın içerisindeki öykülerde, detaylı ve canlı tasvirlerle taşra yaşantısını okuyucunun önüne seriyorsunuz. Bu açıdan hem kitaba bir giriş olarak hem de oralarda hiç yaşamamış olanlar için “bozkır” size ne ifade ediyor?
“Bozkır” sanıldığından daha geniş bir kelime aslında. İçinde o kadar çok şey saklıyor ki, bir yazar için bundan daha kışkırtıcı bir zenginlik zor bulunur diye düşünüyorum. Bozkır her şeyden önce yaşadığımız coğrafyanın büyük bir bölümünü kapsıyor, tabii aynı zamanda ruh dünyamızın da. Diğer yandan bu ülkenin yoksulluğunun en görünen parçası bozkır. Aslında taşra diye bir yer yok, ya da bir başka söyleyişle her yer taşra. Benim payıma “taşrada” yaşayan yoksullar düştü ama aslolan insanı anlamak ve anlatmak. Bozkırın ortasında doğmuş, orada büyümüş ve orada uzun havaların, bozlakların, ağıtların, türkülerin yankısında yaşayan biriyim. Gözümü ne zaman kapatsam kendimi orada buluyorum; gözümü ne zaman açsam, bakıyorum ki kalemim oradan geliyor.

YAZININ İÇİNDE DOLAŞARAK NEFES ALIRIM’

Biraz da öyküleri yazma süreçlerini değerlendirebilir misiniz? Düşünsel olarak nasıl bir süreçti? Dönem dönem yazılmış öyküler mi yoksa belirli bir düşünsel devamlılık ile mi yazıldılar? Yazarken sizi etkileyen bir imge ya da düşünce var mıydı?
Ben sürekli yazının içinde dolaşırım, öyle nefes alırım. Yanımda her zaman bir defter ve kalem vardır; notlar alırım. Bu notlar kimi zaman bir öyküye dönüşür ya da bir öyküde kendine yer bulur, kimi zaman da hiçbir işe yaramaz veya zamanını bekler. Hemen yazacağım zannedip on yıldır yazamadığım öyküler vardır söz gelimi. Bir yanda yarım kalmış öyküler, bir yanda yazılacağı günü bekleyenler. Bir öykü ya da roman fikrinin nasıl doğduğunu bilmiyorum. Uzun zamandır bir şey yazamadıysam çevremdekiler konu sıkıntısı çektiğimi sanıyorlar ve çeşitli hikayeler anlatmaya başlıyorlar. Neyin bir öyküye dönüşeceğini o şeyin kendisi belirliyor bir anlamda. Edebiyat dediğimiz şeyin sırrı da burada herhalde. Tabii aslolan dil. Sizin kurmak ve içinde yaşamak istediğiniz dil, hayallerinizin perdesini aralayarak oradan bir büyüyü, hayatın uğultusundan bir zaman parçasını, zihnin dolambaçlarından bir sesi alıp, okuduklarınız, yaşadıklarınız, işittikleriniz ve aklınıza bile getirmedikleriniz arasında dolaştırdıktan sonra öyküye dönüştürüyor. Yazarken beni etkileyen şey, harflerin yan yana gelirken bana gösterdikleri yeni hayat ve çıt çıkarmadıkları halde benim içimde yankılanıp duran seslerdir.

www.evrensel.net