31 Ağustos 2014 09:53

Tarih, Coğrafya ve Kader

Bir Amerikalı politikacı düşünün. Askeri konulara meraklı, yayılmanın ve dünyaya egemen olmanın Amerika’nın kaderi olduğuna inanmış bir politikacı olsun bu. Kocaman Dünya haritasına bakarak düşünüyor. İki yanı okyanuslarla çevirili bu büyük kıtanın, diğer bütün kıtaların oluşturduğu karalar bütünün tam merkezinde durduğunu görüyor. Sanki yaratıcı, Dünya’yı yaratırken, cesur ve atılgan bir Amerikalının işini kolaylaştırmak için burayı bir ağırlık merkezi olarak tasarlamış!

Paylaş

Aydın ÇUBUKÇU

Bir Amerikalı politikacı düşünün. Askeri konulara meraklı, yayılmanın ve dünyaya egemen olmanın Amerika’nın kaderi olduğuna inanmış bir politikacı olsun bu. Kocaman Dünya haritasına bakarak düşünüyor. İki yanı okyanuslarla çevrili bu büyük kıtanın, diğer bütün kıtaların oluşturduğu karalar bütününün tam merkezinde durduğunu görüyor. Sanki yaratıcı, Dünya’yı yaratırken, cesur ve atılgan bir Amerikalının işini kolaylaştırmak için burayı bir ağırlık merkezi olarak tasarlamış!  Kıtanın tepesi, Asya’ya bir kol atımı uzaklıkta, oradan Avrupa’ya, biraz aşağıda Akdeniz’e, oradan Afrika’ya geçiş ne kadar kolay! Bir kolunu Kamçatka’ya uzatırsan Japonya elinin altında duruyor. Çin ve hemen yanı başında Hindistan parmağının ucunda… Ey yüce Tanrım! Sen bizi Dünya hâkimiyeti için yaratmışsın da bugüne kadar niye görmemişiz!

Aynı kafada bir Mısırlı, İranlı, Türkiyeli, hatta diyelim Kongolu politikacılar da birbirinden habersiz aynı haritaya bakmaktalar! Hayret! Hepsi aynı şeyi görüyor! Hepsi, birbirinden habersiz, kendi ülkelerinin dünyanın merkezinde durduğunu ve bütün kıtaların merkezinde, “Doğuyla Batının, Kuzeyle Güneyin kesişme noktasında” olduğunu şaşkınlıkla ve gururla tespit ediyorlar! Ey yüce Tanrım, diyorlar birbirlerinden habersiz, sen bizi Dünya hâkimiyeti için yaratmışsın, şükürler olsun sana!

“İSTERSEN ÖLÇ!”

Anlaşılması basit: Elinize, üzerinde hiçbir şekil olmayan bir top alın ve parmağınızı herhangi bir noktasına basın, orası kürenin merkezidir! Nasrettin Hoca’nın eşeği gibi… İtiraz eden biri çıkacak olursa, “istersen ölç!” dersiniz, gerisini o düşünsün.

Savaşların politikada belirleyici bir araç olarak rol oynadığı zamanlarda, Avrupa’nın yeniyetme emperyalist teorisyenlerinin her biri, coğrafya üzerindeki yerlerinin kendi varlıklarının kaderini belirlediğini düşündüklerinde, aynı anda kaderin kendilerine nasıl bir görev yüklediğini de yine haritaya bakarak anlamaya çalışmışlardı. Her biri yayılmanın ve yeni ülkeler ele geçirmenin kaçınılmaz bir politika olarak yönlerini çizdiğine, bunu yerine getirmek için tek sorunun doğru hareket etmek olduğuna inanmışlardı. Harita onlara şunu söylüyordu: Doğu Avrupa’ya hâkim olan merkez bölgesini kontrol eder, merkez bölgesine hâkim olan Avrupa, Asya ve Afrika’yı kontrol eder, bu üç kıtaya hâkim olan dünyayı kontrol eder! Haydi öyleyse, at bin, süngü tak!

 “Dünyanın merkezi” o zaman Avrupa idi ve buradan çepere, yeryüzünün diğer iştah kabartan bölgelerine nasıl ulaşılabileceği üzerine kafa patlatmak moda idi.  Jeostrateji kavramı o zaman, kendi küçük ülkesinin sınırları etrafında kaynayan kazan üzerine düşünen bir İsviçreli tarafından icat edildi; oradan hareket ederek bir “Dünya Hâkimiyeti Bilimi” kuran adamın bir İngiliz olması hiç de tesadüf değil elbette. En büyük emperyalist o değil miydi? Bütün problem, ihtiyaçlar, kaynaklar ve yollar üzerinde doğru bağlantılar kurmaktan ibaretti. Doğru yolu coğrafya gösteriyordu zaten, bunun üzerinde geçerli bir strateji kurunca gerisi kendiliğinden gelirdi. Para, silah, zekâ nasıl olsa vardı!
***

TÜRKİYE, DÜNYANIN MERKEZİNDEDİR!

O günden bu yana, kendisini Dünya’nın merkezinde zanneden herkes aynı problemi çözmek zorunda olduğuna inandı. Bunlardan biri bir Türk idi! Adı Ahmet idi ve Konyalıydı. Soyadı Davutoğlu idi!

“Derin Strateji” adlı popüler eserinin kaynağında, dünya haritasına bakan her hayalci politikacının gördüğünü görmesi yatıyor. Türkiye, dünyanın merkezindedir! Doğu ile Batı, Kuzey ve Güney arasında bir geçiş ve kilit noktasıdır!

Bir de buna tarihin verdiği zenginliği koydun mu, bölge gücü olmak ne demek, dünyaya hâkim olmak işten bile değildir!

Bizi dünyanın merkezine koyan kader, tarihle de bizi pek güzel desteklemişti. Geçmişimizde Osmanlı İmparatorluğu gibi bir “cihan hâkimiyeti tesis etmiş” temellerimiz vardı! Gerçi cihan dediğin o zaman bugünküne göre epey küçüktü ama olsun! Madem tarih ve coğrafya elbirliğiyle kaderimizi belirlemişti, çizilen yoldan yürümekten başka seçenek yoktu!
***

Bu iddiada her şey aslında tepesi üstü duruyor! Tarih ve coğrafya kimsenin kaderini çizmez! Bir ülke, bir diğerinden daha üstün olduğu iddiasını tarihe ve coğrafyaya dayandırmaya çalışıyorsa, bu yayılmacı politikaya destek olması düşünülen propagandadan ibarettir.

Tarih ve coğrafya, ülkesinin kaderine kendince bir biçim vermek isteyen sosyal güçler için büyük bir imkânlar yığınıdır sadece. O imkânların nasıl ve hangi amaçla kullanılacağına, o sosyal sınıfın tarihsel ve güncel amaçları ile bağlantılı ihtiyaçları üzerine düşünen siyasal güçleri karar verir. Ülkenin kaderini belirleyen işte odur!

Elinizde un, şeker, yağ varsa bundan helva da yaparsınız, baklava da… Hepsini birbirine karıştırıp bulamaç haline getirip çöpe de atabilirsiniz. Evet, tarih ve coğrafya bir imkânlar yığınıdır, ama bunlarla ülkenin geleceği arasındaki bağları kuran sadece belli bir sınıfın politikasıdır.

KENDİ SİLAHLARINI, TANKLARINI, UÇAKLARINI YAPANLAR...

Ahmet Davutoğlu, Türkiye’nin mevcut imkânlarını, bölgenin “Yeni İmparatorluğu” olması için kaderin sunduğu bir zorunluluklar deposu zannediyor, ya da öyle düşünmek ideolojisi gereği işine geliyor. Bunun için bölgenin halklarının birbirleriyle olan tarihsel ilişkilerini, aynı zamanda ortak uygarlıklar kurma birikimini de ifade eden bu ilişkileri, savaş, yıkım, düşmanlaşma üzerine kurulu bir yayılma iddiasının malzemesi yapmak istiyor. “Komşularımızın istikrarsızlığı bizim avantajımızdır!” diyebilen birisidir o. Komşularının topraklarını, tıpkı Hitler gibi kendi “hayat alanı” olarak görüyor ve buraları ele geçirme hayali kurabiliyor.

R.T.Erdoğan’ın kongre konuşmasında tam da bu hayalle ilgili çok önemli bir bölüm vardı. Erdoğan, tanklar, uçaklar, silahlar yapan bir güç olmakla övündü. Bu yalnızca merhum Erbakan’ın “milli ağır silah sanayisini kuracağız, kendi tanklarımızı, kendi uçaklarımızı, kendi gemilerimizi yapacağız” sloganının bir devamı olarak düşünülmemeli. Onun yanında bölgeye el koyma niyetinde olan bir yayılma teorisyeni yoktu! Şimdiki manzara o iyi niyetli kalkınmacının özlemleriyle ilgisi olmayan kanlı ve komplocu niyetlerin çizdiği bir manzaradır. İki hayalperest ve yanlarında daha kimler varsa onlar, Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bir alanda at koşturmayı ideal edinmişlerdir. Bu “dava” belki yüz yıl sonrasında da olsa gerçekleşmelidir diye düşünüyorlar.

100 yıl sonrasından bize ne diyemeyiz. Çünkü o yolu döşemek için kullanılan taşların her birinin üzerinde bugün yaşayanların, bizim ve komşu halkların kandamlaları bulunacaktır.
Dışarıda savaşa ve işgalci genişlemeye koşullanmış bir siyaset, içeride faşizm demektir!

Komşularını kendi hayat alanlarını işgal etmiş parazitler olarak gören bir zihniyet, içeride işçi ve emekçiler başta olmak üzere bütün halkı “demir yumrukla” yönetmek zorunda olduğunu da bilecektir ve iç politikasını dış politikaya göre yeniden düzenleyecektir. Bu yüzden, geçen haftaki yazımızda “dış politika artık iç politikadır” derken dikkat çektiğimiz durum çok ciddi ve tehlikeli bir gidişin işaretidir.
***

Tarih ve coğrafya, önceden belirlenmiş ve değiştirilemez bir kader sunmaz. Sadece onların üzerinde hareket edecek olanlara seçenekler sunar. Halkların çıkarını düşünerek hareket edeceksek, bu imkânların barış, birlikte üretmek ve kardeşçe paylaşmak, ortak bir gelecek inşa etmek için de çok elverişli olduğunu görebiliriz. Türk, Arap, Kürt, Fars halkları başta olmak üzere, kendi siyasal ifadelerini kazanamamış ve gittikçe tüketilmekte olan bütün küçük halkların birlikte güçlü bir medeniyet yaratma yetenekleri olduğunu tarih bize öğretiyor. Ama bunun için her şeyden önce, onların birbirini kırmasını kendisi için avantaj olarak görenlerden kurtulmak gerekiyor. Her halkın kendi kurtuluşu için mücadelesinin, komşu halkın kurtuluşu için de bir güzellik olacağını bilerek atacağımız her adım bizi oraya yaklaştıracak. O zaman bazıları, tarih ve coğrafyanın kendi kaderlerini hiç de zannettikleri gibi çizmediğini görerek biraz üzülecekler ama olsun, biraz da onların canı sıkılsın. Biz çok sıkıldık!
 

ÖNCEKİ HABER

Aman dilinize mukayyet olun!

SONRAKİ HABER

Ekrem İmamoğlu: İstanbul'da en büyük ihaleler canlı yayınlanacak

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa