31 Ağustos 2014 09:19

Yol parası olmayan yolcular

Romen edebiyatının ‘kuğu şarkıları’nı yazan Panait Istrati, 1907 yılının ocak ayında, en yakın arkadaşını kaybetmiş, işten kovulmuş, sefil, çaresiz ve umutsuz bir delikanlıyken, gömleğinin paçasına diktiği tek altını, paltosunda sakladığı nikel saati, iki kiloluk ekmeği ve yarım kiloluk kaşkaval peyniriyle; yalnız ve bedbaht annesinin tıkıştırdıklarından tertip bavulu üzerinde oturmuş, az sonra Marsilya Limanı’na varmak üzere demir alacak bir yolcu gemisine biletsiz binmenin planlarını yapıyordu. Hayalperest bir serseriydi..

Paylaş

Hakkı ÖZDAL

 I.
Romen edebiyatının ‘kuğu şarkıları’nı yazan Panait Istrati, 1907 yılının ocak ayında, en yakın arkadaşını kaybetmiş, işten kovulmuş, sefil, çaresiz ve umutsuz bir delikanlıyken, gömleğinin paçasına diktiği tek altını, paltosunda sakladığı nikel saati, iki kiloluk ekmeği ve yarım kiloluk kaşkaval peyniriyle; yalnız ve bedbaht annesinin tıkıştırdıklarından tertip bavulu üzerinde oturmuş, az sonra Marsilya Limanı’na varmak üzere demir alacak bir yolcu gemisine biletsiz binmenin planlarını yapıyordu. Hayalperest bir serseriydi... Ve, canı tehlike altındaki bir vahşi hayvan kadar derin ve güçlü bir dikkatle geminin manevrasını seyrediyordu. Bunlar sayesinde o gemiye biletsiz binmeyi başaracak, Marsilya’ya değil ama hiç bilmediği bir başka kentte inecek, “Serseriler için toplama kampları olan batı, bu tür yerleri olmayan doğudan daha merhametsizdir” diyen yoldaşını dinlemeyerek Fransa’ya ulaşacak ve bunlar sayesinde de ‘eserini’ yaratacaktı. Sadece ülkesinden, orada yaşadığı yoksulluktan, umutsuzluktan değil, kendisinden de göç ediyordu. Gemiler onu, mesaileri neredeyse bir işkence seansı olan meyhane ayakçılığı işinden, ülkesinin en yoksullarını, meyhane ayakçısı çocukları anlatan güçlü bir yazarlığa doğru götürecekti. Yazgısının pençeleri arasından, hayal ettiği özgürlüğe doğru kaçmaya çalışan maceraperestler, 1000 yıldır gemi bordalarında uyuyor, dalgalarla boğuşuyor, iskorpitle savaşıyor… Gerçekleşmiş her hayalin enerjisinin, bir felaketle soğurulduğu söylenir. Her mucize, felekten çalınmış her gün, domuzdan koparılmış her kıl, tanrılardan çalınmış her damla ateş, bilanço defterinde bir talihsizlikle kapatılır… “Böyle olmasaydı yeryüzü iflah olmaz hayalperestlerle dolardı” der Istrati… ve onların ‘gerçek yaşam için faydasız görünen’ hayalleriyle… O felaketler kendisini de buldu. Mısır’dan İtalya ve Fransa’ya uzanan, onu 40 yaşından sonra ülkesinin en tanınmış yazarı haline getiren hayalleri; iflah olmaz bir aşk acısının ve ciğerlerini bir sünger gibi parçalayan ağrılı bir hastalığın pençesindeyken karanlık bir odada söndü. Yazmak istediklerinin yarısını bile yazamamıştı…

II.
İstanbul Aydın Üniversitesi Grafik Tasarımı Öğretim Görevlisi Medine Irak’ın beşinci kişisel sergisi ‘Yersiz Yurtsuz’ 22 Temmuz-5 Ekim tarihleri arasında Rahmi Koç Müzesi’nde sergileniyor. Irak’ın 25 yağlıboya tablo ve 5 desenden oluşan sergisi; deniz yoluyla göç eden ve ‘yerinden yurdundan edilen’ insanlara odaklanıyor.

Irak’ın, deniz üzerindeki o yırtıcı döngüyü anlattığı resim ve desenlerinin bir deniz müzesinde sergilenmesi, etkiyi artırıyor. Desenler ve ‘belirsizliğin grisi’ ile bezeli resimler, 500 yıl önce on binlerce Afrikalının kölelik yolculuğuna çıkarıldığı ahşap bordalardan; ‘bilim ve teknoloji çağı’nda Ortadoğu’nun ateşinden ‘merhametsiz batıya kaçan serseriler’in istiflendiği fiberglas teknelere dönüşen bu acımasız gemileri, kötücül bir canavar gibi imgeliyor. O canavarın iri ve hantal gövdesinden hırçın denize düşmemek için son bir gayretle, elleri parçalanırcasına halata (ve hayata) tutunmaya çalışan ‘kişi’nin trajedisiyle, o sulara düşerek ‘kişiselliğini kaybetmiş’ dalgaların arasında bir lekeye dönüşmüş olanlar ve güvertede, bir ifadesi ve özgünlüğü olmayan bir kütle olarak karalanmış yolcu kalabalığı, aslında aynı yersiz yurtsuzluğun farklı yüzlerini oluşturuyor.
 
III.
Türkiye’nin güney kentlerinde bir süredir, Suriye’deki iç savaştan kaçarak bu kentlere sığınmış mültecilere yönelik ‘tepkisel’ kalkışmalar gözleniyor. Türkiye’nin bizzat taraflarından birini destekleyerek, maddi manevi enerji aktararak dahil olduğu savaşta, ‘uluslararası etkiyi artırmak’ için neredeyse çekerek getirdiği mülteciler, ülkelerindeki savaşın ‘beklenmedik’ uzaması sonucu kamplardan şehirlere aktılar. Şimdi o mülteciler, gerçekte bir işgücü/emek ve kâr piyasasının vahşi rekabet ortamında bilenmiş, ama tecavüze, tacize, hırsızlığa tepki gibi ‘ahlaki’ postlara bürünmüş bir nefretin, yoksulun yoksula, çaresizin çaresize karşı duyduğu, çarpık, paradoksal ama son derece tehlikeli ve sert nefretin odağındalar.

Antep ve Antakya’da bu nefret kavgaları yaşanırken, bir İngiliz genç, bir ABD’li gazetecinin başını küçük bir avcı bıçağıyla gövdesinden ayırıyor ve bunu bir siyasal manifesto gibi videoya kaydediyordu. İşte bu vahşi cihadın ülkesinden kaçarken uğradıkları en önemli duraklardan biriydi Türkiye... Marmaris, İzmir, Ayvalık ve Mersin açıklarında, kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk ve balık istifi dolduruldukları dayanıksız fiberglas gemilerde, kimi zaman havasızlıktan, kimi zaman düştükleri açık denizde donarak ya da boğularak öldüler. Kendilerini ‘yeni bir yaşama’ götüreceğini umdukları gemiler, ölümün en acılı, en acımasız olanının kucağına atıyordu onları… Batı geleneğinde ve düşünce dünyasında, ‘yeni topraklara’, ‘bilinmeyen cennetlere’ bir yolculuk, zenginlikler ve olağanüstülüklerle dolu bir macera çağrıştıran göç gemileri, artık doğunun dünyasında hem kendisinden kaçılan yaşamın, hem bağrına koşulan ölümün en korkunç olanlarını çağrıştırıyor. Medine Irak’ın resimlerindeki siyah ve gri ağırlık da; göçün, artık bir ‘yeni hayat’ın değil, yersiz yurtsuz bir sürüklenmenin ve hatta mezarsız bir yok oluşun, yabancı bir sahile şişmiş cesetlerle vurup, geride neredeyse tek bir iz bırakmadan hiçliğe karışmanın aracısı olduğunu işaretliyor olmalı…

ÖNCEKİ HABER

Afrika’nın en belalı virüsü

SONRAKİ HABER

12 yaşındaki çocuk parkta oynarken elektrik akımına kapılarak yaşamını yitirdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa