30 Ağustos 2014 06:00

Kaan Müjdeci: Küfre, yobazlığa takılacağına fakirliğe bakmalı

Yönetmen Kaan Müjdeci, Venedik Film Festivali ana yarışmada Altın Aslan için yarışacak filmi ‘Sivas’ı anlattı. Sivas, ilkokula giden Aslan’la yaralı bulduğu dövüş köpeği Sivas’ın ilişkisini konu alıyor. Müjdeci ile filmi, çocukları, Yozgat’ı ve Neşet Ertaş’ı konuştuk.

Paylaş

Çağdaş GÜNERBÜYÜK
İstanbul

Sivas, ilkokula giden Aslan'la yaralı bulduğu dövüş köpeği Sivas'ın ilişkisini ve Aslan'ın adım adım çocuktan “adam” dönüşmesini konu alıyor. Ama biz yönetmeni Kaan Müjdeci'yle filmin konusundan çok, filmin çekildiği, Müjdeci'nin memleketi Yozgat'ı, filmin adandığı Neşet Ertaş'ı, çocuklar ve köpeklerle çekimleri ve konu nereden açılırsa onu konuştuk.
Aslan'ın hikayesi, Venedik Film Festivali ana yarışmada Altın Aslan için yarışacak. Festivalde, Fatih Akın'ın Ermeni soykırımıyla ilgili filmi The Cut'ın da aralarında olduğu birçok film yer alıyor. Sivas'ın dünya galası 3 Eylül'de Venedik'te yapılacak. Ondan önce, ilk uzun filmini çeken Kaan Müjdeci anlatıyor.

Daha film ortaya çıkmadan ismi tartışma yarattığı için, onunla başlayalım istersen. Filmin adına neden Sivas dediniz?
Şöyle bir şey yaptık: Sivas bir şehir ismi, bir hayvanda. Aslan, bir hayvan ismi, bir insanda. Bir şeylerden etkileniyorum tabii ama çok da düşünerek yapılmış değil. Köpeği de eşit buluyorum, orada zaten bir eşitlik durumu anlatılıyor. Şehre karşı asla hiçbir şey yok. Samsun ya da Trabzon deseydik, bir anlamı olup olmadığı sorulabilirdi ama Sivas zaten. Ben bir şeyleri deşmeyi sevmiyorum. O zaman onu köşelere itiyorum, küçültüyorum. Sinemanın karşılığı da bana göre roman değildir, şiirdir. Hangi şaire şiirini açıkla diyebilirsin?
Şunu da demek istemiyorum, şiirsel bir film çektim. Sen dikkat edersin biliyorum da, yazıişleri midir nedir, değiştiriyorlar. En önemli kısmı kesiyorlar. Bir de üstüne salakça bir başlık atıyorlar.

Yaparlar...
Sizin işiniz de dramaturjik bir yapı. Filme nasıl girerse öyle gidiyor ondan sonra. Sevgili üzerinden bütün yazıyı okuyor. Sanki İbrahim Tatlıses – Serpil Çakmaklı filmi çekmişim.

Çekmez misin?
Çekerim tabii, işim bu benim. Benim sınırım yok. Bu film de bir aşk filmi. Serpil Çakmaklı yaşlandı diye aşk filmi çekemeyecek miyiz?

Peki madem şairlerden söz ediyoruz. Lafı oraya getireyim. Filmi Neşet Ertaş'a adamışsın. Nedir Neşet Ertaş'ın senin için, filmin için anlamı?
Neşet Ertaş oranın çocuğu. Ben de oranın çocuğuyum. Aslan da oranın çocuğu. Neşet Ertaş'ın tüm türkülerine bak, onları Yozgat'ta böyle otlar savrulurken dinlediğinde ayrı bir tadı var. Anlıyorsun orada. Mesela biz Neşet Ertaş öldüğünde taziyeye gittik. Akrabalarıyla oturduk, rakı içtik. Bir şeyi fark ettik. Orada beraber oturduğumuz abdallar, yanımıza oturamıyor. O çirkin faşizmi gördük. Öyle bir aşağılamışlar ki adamı, sen çalgıcısın, çalarsın, paranı alır gidersin, orada yaptığımız pirzolayı yiyemezsin, diye. Sanatçı adam, çok güzel çalıyor. Böyle ayakta dikiliyor. Biz de oturamadık. Alışık değiliz. Onlar bizi sanatçı olarak görüyorlar, biz de onları sanatçı olarak görüyoruz. Orada Neşet Ertaş'ın durumunu düşündüm. Sonra Şahin'in durumunu düşündüm. Kürtlere olanı düşündüm. Onlar da aşağılanıyor, dağa çıkıyorlar. Bunlar kanıksamışlar, dağa da çıkamıyorlar. Anca sazları var. Yozgat'ta abdal olmak bir sorun, veya Roman olmak, veya gündelikçi işçi olmak. Yozgat'ta bu problemler var. Yani çekim sürecinde bire bir bunları yaşayınca ve Neşet Ertaş'ın hayatında başından neler geçmişti diye düşününce, öyle oldu.

Şampiyon Köpekler'le ilgili belgesel çektin hazırlanırken bir de...
Ben belgesel çekmedim, hazırlık filmi çektim. Levent Çelebi, dedi ki bunu belgesel yapalım. Üç ayımı yedi. Ama sonra Krakov Film Festivali'nde yarışmada yarıştı. Gidemedim ben, tepkiler çok iyiymiş. Çok güzel bir kısa belgesel oldu. Görünce çok seveceksiniz. Türkiye'deki şampiyon köpekler ve sahipleri arasındaki ilişkiyi anlatıyor. Karakterleri orada daha iyi çıkarmaya çalıştım. Aslan büyüyünce nasıl biri olacak?
Böyle bir film çekiyorsan, köpeğin ne yapacağını bilmiyorsan... Bak, dövüş köpekleri çeşit çeşit. Koşarak vuranlar var, koşup, durup darbeyi alıp vuran var. Çocuklardan hoşlanmayan var. Büyük insanları hiç sevmeyen var. O köpeklerin her birisinin insan gibi karakteri var. Sen bunu bilmiyorsan, köpek dövüşü çekemezsin. Diyorlar ki, Paramparça Aşklar Köpekler. Al Rottweiler'ı, 30 tane Rottweiler kullan, 30 tane eğiticiyle. Otur, otur. Kalk, kalk. Ciddi manada araştırma yapmana gerek yok. Benim çektiğim köpekten Türkiye'de bir tane var. Hepsi benziyor gibi görünüyor ama hepsi bir tane. Doğal seleksiyonla üremiş bunlar. Karakterleri değişik.



Paramparça Aşklar Köpekler'in yönetmeni Iñárritu ile de aynı yarışmadasınız Venedik'te. Kısmetin senin demek...
Ya sorma, kime filmi anlattıysak, “Aa” diyorlar, “onu çektiler”. Yozgat'ta köyde bile “Ben onu izledim” diyorlar, yemin ediyorum. Ha bu arada, ben kimseyle yarışmıyorum, onlar da kimseyle yarışmıyor. Inarritu'nun tutup “Aa Kaan'la yarışıyorum” dediğini sanmıyorum. Adam Brad Pitt'i oynatmış, biz Davulcu Muharrem'i. Ne yarışacağım? Etim ne budum ne?

Belgeseli anlatmadın ama, seversiniz dedin...
Bilmediğiniz bir dünya yani. Sekiz tane şampiyon köpek var ve bunların sahipleri var. Yaşlanmışlar artık, ölmüş yarısı, yoklar. Ama camiada herkes tanıyor bu köpekleri. Diyor ki adam, Arap ilk girdiğinde, önce rakibi bir yoklar, ilk darbeyi alır, diyor. Sonra alttan üste geçer, “salla” der, diyor. Ben filme koydum onu. Dövüşleri çekmek, dramaturjisini oluşturmak için çok çalıştım. Çok kolay çektim. Filmimin en beğendiğim yanı, işçilik kısmı.

Uzun bir ön hazırlık yapmışsın, onu söyledin...
Filmin basın söyleşisinde de söyledim, en zorlandığım sahneler, en basit sahnelerdi. At sahnesi, köpek sahnesi, şimdi ayrıntı vermeyeyim. Bunları çekerken bilerek çektiğim için, ekip de “Bu çocuğun yaşı küçük, boyu küçük ama her şeye hakim” demeye başladı. Ekibin saygı duymasının tek yolu, yönetmenin emin olduğunu hissetmek.
Sen diyorsun, “okulda dört tane çocuğun konuşması”. Çekerim ya bunu diyorsun. Okula bir gidiyorsun. Ana! Okul bir oda. Çocuklar nereden gelecek? Otuz tane çocuk var. Başım ağrıyor. Kamerayı nereye koyayım? Allahım nasıl çekeceğim bunu? Oradan oraya çocuğun yürümesi. Yürü yürü, çocuk yoruluyor, köpek yoruluyor, ben yoruluyorum. Attığım sahne çok oldu. Klasik dramaturjiyi bozmak istedim.

Çocuklarla, amatör oyuncularla çalışmak nasıldı?
Çok zevkliydi. Zordu. Aynı frekansla olduğum insanlarla ilişkilerim çok güzel ve rahat. Onlarla da aynı frekansı tutturdum. Ne istersem yapma ve bana güvenme duygusunu yarattığımız için, çok büyük zorluk çekmedim. Aynı kafadaydık. Mesela davulcu Muharrem abi vardı. Abdal bir adam. Düşün ne kadar naif bir adam. Köpek dövüşü çekeceğiz. O içki içmeden dövüşlere girmiyordu. Düşüncesi şu, içki içene, sarhoş olana köpek dokunmaz. Abi diyorum, bunlar dövüş köpeği, nereden anlasın içkiyi? Olsun diyor, bir kere içmiştim dokunmamıştı. Cebinde de şu kadar bir sopası vardı, otuz santimlik sopa. Zarar da vermek istemiyor, naifliğine baksana. Kafası 60 santim olan bir köpeğe ne yapabilir ki?



YOZGAT'A HAKSIZLIK EDİLİYOR

Yozgatlısın. Filmi orada çekmeden önce de çocukluğundan beri sık sık gidip kaldığını anlattın...
Yozgat'a gidiyorum da tatil yapmaya gitmiyordum. Şezlongumu açıp damda oturmuyordum. Küçükken çok aktif bir çocuktum. Dedemlerin yirmi tane kuzusu vardı, güdüyordum onları. Normalde çobanın yapması gerekiyor. Ben çobandan yarım saat önce kaçırıyordum onları. Bir hikayem var mesela. Sordum geceden, çoban neye göre geri getiriyor diye. Çoban yıldızına göre dediler, gösterdiler bana. Bak dediler orada. Gittim kuzuları kaçırdım. Dağın arkasına götürdüm. Baktım baktım çoban yıldızı çıkmıyor. O yıldız çıktı, öbürü çıktı. Çoban yıldızı yok. Meğer o öbür taraftaymış. Bu arada dağda, bizim oralarda kurt olur bayağı, traktörle beni arıyorlar. Ankara'dan gelmiş çocuk, emanet, anası babası yok yanında, kuzular yok. Kuzular hava kararınca yatarlar. Ben de dedim ki, ben de yatayım. Ne kadar akıllı hayvanlar çoban yıldızını bekliyorlar diyorum. Sekiz yaşındayım. Oradan traktör sesleri, “Lan neredesin?” falan. Buldular beni. Tabii seviniyorlar, ölmemişim, kurt yememiş. “Ne yapıyorsun” dediler, “çoban yıldızını bekliyorum” dedim. “Orada ya” dediler, ben öbür tarafta bekliyorum. “Oğlum” dediler, “ilk çıkan yıldız çoban yıldızı”. Öyle şeyler oluyordu yani. Tek başına bir çocuktum.

Senin Yozgat'ını anlatır mısın peki? Kafandaki Yozgat'ı...
Ya ben Yozgat'a haksızlık yapıldığını düşünüyorum, çoğu yer gibi. İstanbul'da oturup, hiçbir yeri bilmiyor çoğu kimse, Yozgat şöyle, Hakkari böyle, Diyarbakır şöyle. Git Yozgat'ın köylerine, acayip fakirler. Bu insanlar milliyetçiler diye, kabalar diye bunların öne çıkarılmasını yanlış buluyorum. Diyarbakır neyse, Yozgat da aynı kötü sistemin içinde yönetilen bir yer. Çocukların ceketlerinin kolu burda. Dedesinin kıyafetini giyiyor. Bizim orda soğukkuyu diye bir ayakkabı var, lastik ayakkabı, filmde görüyorsunuz. İki tane çorap giymiş içine. Bunlar ciddi bir devlet baskısına uğrayıp devletin yanında olmaları sağlandı diye... Fakir Baykurt'un romanı var, Kaplumbağalar diye, 50 km ötedeki yoksulluğu anlatıyor. Ondan sonra bilmeyen adamlar, Yozgat yobaz, Yozgat faşist. Bu da faşizm. O adamlar faşist yapıldı. Ama fakirlik diz boyu. Oradaki devlet aynı devlet. Yozgat'ın faşistlikle anılması o yüzden bence haksızlık. Bunu değerlendirirken oradaki fakirliğe de bakmak lazım. Belki faşist olarak bu fakirlikten kurtulacağını düşünüyor. Ben bilim adamı değilim.
Soruyorlar. Filmde küfür varmış. Gitsin araştırsın birileri, niye Yozgat'ta bu kadar küfrediyorlar diye o zaman. Bunu da Yozgatlıyım diye söylemiyorum. İki üç sene önce gittim gördüm, Afyon'un köyünde, inekle tarla sürüyorlar hâlâ. Güzel onun ufak traktörleri var aslında. Alamıyor.
Yozgat'ta şöyle bir şey var. New Holland firması, bütün şehri borçlandırmış. Bütün şehir New Holland'a çalışıyor. Banka kredisi almışlar, onu ödüyorlar. Traktör satıyorlar, biçerdöver satıyorlar. Herkes biçer alıyor, yüz bin liralık şeyi iki yüz bin liraya satıyor. Köylü it gibi çalışıyor, saati bir liraya geliyor belki. Ama o dev gibi aleti olduğu için seviniyor. Bütün Yozgat belki 30 yıl, 40 yıl bir Hollanda firmasına çalışacak. Bu devlet eliyle oluyor. Şimdi Hakkari'nin dağları biraz yüksek diye, oradaki sorun sadece ekonomik değil tabii, onu da küçümsemeye çalışmıyorum. Onları asimile edememişler. Keşke Yozgat'ı da asimile edemeselerdi de, Yozgatlı da dağa çıkabilseydi. Hakkari'yi asimile edememişler, o dağa çıkıyor. Yozgat'ı etmişler, o küfrediyor.


BİR BATMAN'A BAK, BİR KEDİ KIZ'A

Erkeklik mevzusuyla ilgili konuşmamız gerek. Filmin önemli bir meselesi.
Film erkeklik mevzusunu falan anlatmıyor. Demek istiyorum ki, bir sürü katmanı var filmin, bunlar içinde erkeklik mevzusuna takılmamak lazım. Film yemek gibi, bir sürü tat var içinde. Sınıfsal meseleye baksınlar mesela.

Filmi boşver şimdilik. Senin bu konuya kafa yorduğun belli. Onu konuşalım.
Ben erkeklerin problem olduğunu düşünüyorum. Bütün erkekler ölse ve büyük bir sperm bankası olsa, dünya daha güzel bir yer olur diye düşünüyorum.

Neden öyle düşünüyorsun?
Erkekler çünkü, fiziksel üstünlükle, bir mal olarak, kendini daha üstün hissediyor. Bu duygu, problemli bir duygu. Aynı şekilde iş yerinde de öyle. Kadın da olabilir patron, o da kendini diğerlerinden üstün hissediyor. Ama fiziksel güçle ilgili olduğundan erkeklerde bu daha kolay. Meclise baksana.
Kahramanlara bak. Süpermen. Kedi Kız'ı kim götürüyor? Batman. Batman'ın olayına bak, bir iniyor, iki yanında iki sarışın. Kedi Kız yanında iki adamla dolaşmıyor. Süpermen'de bir aşık kız var, onun hayalini kuruyor. Diyeceksin ki, senin filmde de bu var. Erkek, aşık oluyor. Ama bizim filmde çocuk kahraman olmuyor. Bilmiyorum, daha genç bir yönetmenim. Denk gelir, Kedi Kız'la Batman'in değişik bir versiyonunu, Kedi Kız'ı büyük bir grup seks içinde çekerim.

Tamam, yazı işlerine söylüyorum, başlık belli oldu: “En büyük hayalim, Kedi Kız'la grup seks”...

Ya dur allahını seversen.  

 

ÖNCEKİ HABER

\'Dünyayı inşa ediyoruz ama altında kalıyoruz\'

SONRAKİ HABER

Kılıçdaroğlu'dan 2. yıl dönümünde “Adalet Yürüyüşü” açıklaması

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa