25 Ağustos 2014 06:00

Sanat ve devlet İlişkisinde tek taraflı duygusallıktan yanayım

Sadece mizah değil, uzun zamandır kitapları ile de tanıdığımız Alper Atalan, ‘Mart’tan hemen sonra çıkardığı ‘Çok Kısa Bişi Anlatıcam’ ile okurlarına 36 farklı an anlatıyor. Kaçtığımız ve içinde sıkıştığımız yalnızlığı, yalnızsızlık üzerinden işliyen Atalan, son kitabını ‘çok kısa’ anlattı.

Paylaş

Didem ÇELİK
Adana

Sadece mizah değil, uzun zamandır kitapları ile de tanıdığımız Alper Atalan, ‘Mart’tan hemen sonra çıkardığı ‘Çok Kısa Bişi Anlatıcam’ ile okurlarına 36 farklı an anlatıyor. Kaçtığımız ve içinde sıkıştığımız yalnızlığı, yalnızsızlık üzerinden işliyen Atalan, son kitabını ‘çok kısa’ anlattı.

Biz sizi mizah ve dizi yazarı olarak tanıdık önce. Ama öyküler öyle değil, çoğunlukla yalnız…
 Mizah ya da dizi, ya da öykü yazarı olarak ayırmıyorum kendimi. Sadece yazıyorum. Yazmak benim hem mesleğim hem de içinde bulunduğum durum. Öte yandan; öykülerim çok da yalnız değil aslına bakarsanız. Birçok buluşma, karşılaşma, yüzleşme, tesadüf var. İstanbul’da yalnızlık çok büyük bir lüks. Kendimizle baş başa kalabildiğimiz, kendimizi dinlemeye çekildiğimiz anlar artık yok gibi. Şehrin en ücra köşesine bile kaçsak ya da eve kapanıp kapıyı pencereyi bile örtsek bir şekilde duygularımızın mahremiyeti deliniyor. Yalnızlık; artık kaçamadığımız unutulmuş bir yer gibi. Belki tahammül bile edemiyoruzdur artık yalnızlığa, bilemiyorum. Akıllı telefonlarımız örneğin, bir anlık hislerimizle yüzleşmeye kalksak aklımızı çeliyorlar. Hep akıl tutulması diyorlar ya, yalnızlıksızlık da ruh tutulması gibi bir şey herhalde. Öykülerimdeki karakterler kendi yalnızlıklarını kalabalıklarda yaşama cesareti buldukları anları yaşıyorlar gibime geliyor. Öyle değillerse de keşke yapabilseler, büyük bir lüks çünkü.

‘MİZAHÇI OLMAYACAKSINIZ DA NE YAPACAKSINIZ?’

Peki neden mizah?
Kitapların “tü kaka” olduğu bir dönemde okuma yazmayı öğrendim. Eve gazeteden başka bir Gırgır, bir de çizgi roman dergileri girerdi. Düşünün asker çocuğusunuz, lojmanda oturuyorsunuz, her şeyin yasaklı olduğu bir dönem. Okuma yazmayı yeni öğrenmişiniz. Etrafınızdaki tabelaların, yazıların tamamı emir. Okuyacak bir Hayat Ansiklopedisi, bir Gırgır, bir de çizgi roman dergileri var. Açıyorsunuz Gırgır dergisini, sarı siyah sayfalardan size rengarenk dünyaları anlatıyorlar. Mizahçı olmayacaksınız da ne yapacaksınız? Ben de böyle kafayı bozdum işte. Üniversiteye girmeden önce o zamanın efsane mizah dergisi Hıbır’a başvurdum. Ustam Atilla Atalay, sağ olsun karaladığım şeylere değer verdi, beni dergiye kabul etti. Böylece mizah yazarlığına adım atmış oldum.
 
Biraz da kitaptan bahsedelim. Bu kitabınızın diğerlerinden farkı ne?
Sanal Uyku, Türkiye’de İnternet fenomeninin ilk yaşandığı yıllarda yazdığım bir romandı. İnternet cafelerde, bilgisayar başında yitip giden, başka ülkelerde doğmuş olsalar gelecekleri parlak olan ama periyodik yapma krizlerle gelecekleri çalınan gençleri anlatmaya çalıştığım bir roman oldu. Mart ise iç içe geçmiş öyküler halinde yazdığım bir öykü roman oldu. Bakırköy’de yaşayan, yarı uçuk yarı kaçık; yarı gerçek yarı kurmaca karakterleri ve onların yaşantılarını anlatmaya çalıştım. “Çok Kısa Bişi Anlatıcam” da ise; duyduğum ya da yaşadığım bana ilginç gelen bazı öyküleri kısa kısa yazarak bir araya getirmeye çalıştım.

‘ÖYKÜ DE  ANCAK O ZAMAN YAZILABİLİYOR SANIRIM’

Kitap bana günce okuyormuşum hissini verdi. Sanki bir başkasının değil de sizin öykü kitabı yazarken içinizden geçenler gibi öyküler…
“Herkesin anlatacak iyi bir hikayesi vardır, dinlemeyi bileceksin” düsturuna çok inanıyorum. İletişim çağı safsatası içinde yaşadığımız iletişimsizliği ancak birbirimizi dinleyerek çözebiliriz galiba. Herkesin gerçekten; belki farkına varamadığı, belki gözünden kaçırdığı ya da boş bir nedenden ötürü umursamadığı bir hikayesi var. Dinlemeyi bildiğimi düşünüyorum. Dinleyebildiğim kadarının birazını da yazabiliyorsam ne mutlu bana. Kendimi de koyuyorum pek tabi öykülerin içine, anılarım, yaşadıklarım, deneyimlerim de yer yer geziniyor. Bunların hepsini bir araya getirince “Öykü kimin öyküsü? Hangisi gerçek, neresi kurgu?” birbirine giriyor. Öykü de o ancak zaman yazılabiliyor sanırım.
 
Kaçmaya çalıştığımız her şey var sanki kitapta; yalnızlık, mutsuzluk. Ya da böyle algılanması okuyanın ruh haliyle mi sınırlı?
 Mutsuzluğun hakim olduğunu düşünmüyorum. Hayat kadarlar hepsi de. Bazen dertliler, bazen keyfe kederler, bazen deli bozuklar, bazen mahzunlar filan. Yazdığım öyküler, öykülerdeki karakterlerin o anlarına denk gelmiş olabilir. Yoksa öyküler devam etse, bir çoğu bizi cebinden çıkarır, alıp başını giderler tutamayız kendilerini.

DEVLETİN EDEBİYATLA BİR İŞİ OLMASIN’

Kültür Bakanlığınca 50 yazara maddi destek sağlanacak. 200 yazar arasından seçilmiş 50 yazarın ve seçici kurulunsa isimleri resmi olarak açıklanmadı. Edebiyat öznelinde sanat ve devlet ilişkisi nasıl olmalı?
 Haberi ben de duydum. “Hangi 50 yazarmış, seçici kurulda kim varmış?” falan filan böyle akil projeler; yazan, çizen, basan, dağıtan, yayıncılığa her alanda emek harcayan herkesi yoruyor ve üzüyor. Sonuçlarını tahmin edeceğimiz havuz edebiyatı muhabbetleri yerine Kültür Bakanlığı bütçesinin yerlerde sürünen payını yükseltebilsek ve daha hakça bir paylaşımın gerçekleşmesini sağlayabilsek keşke. Sanat ve devlet ilişkisine gelince, ben tek taraflı bir duygusallıktan yanayım. Edebiyatın devletle bir ilişkisi olsun ama devletin edebiyatla bir işi olmasın isterim.

ÖNCEKİ HABER

‘Altı üstü bir gazete’ diye bakmamak gerek

SONRAKİ HABER

"Ali Babacan, Erdoğan’a partiden ayrılacağını söyledi" iddiası

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa