24 Ağustos 2014 12:15

Dış politika iç politika olurken…

Davutoğlu’nun hem başbakan hem de AKP genel başkanı olarak ilan edilmesi sırasında, R.T.Erdoğan’ın yaptığı konuşma bu tercihin temel sebeplerini yeterince açıklamış görünüyor. Her şeyden önce, öne çıkarılan sadakat ve liyakat gibi kavramları bir yana bırakıp muhtemel hükümet yapısı üzerinden ve bugüne kadar izlenen siyasetler kapsamında bu tercihi değerlendirmek gerekiyor.

Dış politika iç politika olurken…
Paylaş

Aydın ÇUBUKÇU

Davutoğlu’nun hem başbakan hem de AKP genel başkanı olarak ilan edilmesi sırasında, R.T.Erdoğan’ın yaptığı konuşma bu tercihin temel sebeplerini yeterince açıklamış görünüyor. Her şeyden önce,  öne çıkarılan sadakat ve liyakat gibi kavramları bir yana bırakıp muhtemel hükümet yapısı üzerinden ve bugüne kadar izlenen siyasetler kapsamında bu tercihi değerlendirmek gerekiyor.

Biliniyor ki, “derin strateji” denilen uçuk proje aslında bugün gelinen “sıfır komşu” sonucunun başlıca temelini oluşturmuştur. Özellikle Ortadoğu’da belli bir Sünni siyasal oluşum temelini varsayarak bölgesel güç olabilme hesabının “Yeni Osmanlıcılık”  olarak çerçevelenmesi, egemen devletlerle (Suriye, Mısır, Suudi Arabistan) araya mesafe girmesine sebep olmuştur. İlk deneyini Suriye üzerinde yapmaya kalkışan bu strateji, “hami ve vasi ağabey” rolünün öyle kolayca herkes tarafından kabul edilemeyeceğinin ilk işaretini vermiştir. Buna rağmen, Balkanlar’dan Mezopotamya’ya, Kafkasya’dan Nil vahasına kadar uzanan bir alanda hayali geçmişin uçup gitmiş egemenlik masallarıyla siyaset yapılamayacağı duvarına toslayıncaya kadar inat edilmiştir. O aşamadan sonra da, siyaset ve diplomasi dışı araçlar kullanarak hedefe varmanın yolları aranmıştır. Savaş bu araçların en etkilisi gibi görülünce, tümüyle bu noktaya odaklanılmış, kural dışı ilişkiler, provokatif yöntemler kullanılarak mevcut çatışmalar derinleştirilmeye çalışılmıştır.

Kuşkusuz bu yolun önde gelen aktörlerinden biri de, benzeri her durumda ve dünyanın her yerinde görüldüğü gibi istihbarat servisi olmuştur. Yeni kabinenin muhtemel Dışişleri Bakanı olarak Hakan Fidan’ın adının geçmesi de bu bakımdan mantıklıdır. Çerçevesi bellidir ve sebeplerini olayların akışı içinde bulmuş bir değerlendirmedir. Yani isabetlidir ve neredeyse zorunludur.

Bu kombinasyonun gösterdiği önemli bir gerçekle karşı karşıyayız ve demokrasi mücadelesinin bundan böyle karşılaşacağı sorunlar hakkında ipuçları burada bulunmaktadır. Dış politika artık iç politika olmuştur ve Davutoğlu’nun başbakanlığı, bunun gözlerimize sokulmuş kanıtıdır.

Öyleyse son yılların dış politikasının başlıca özelliklerine bakarak, yarınki iç politikanın nasıl bir heyula olacağını kestirmeye çalışabiliriz.

Her şeyden önce, “Yeni Osmanlıcılık” denilen şey, bölgedeki katı Sünni siyasal ve toplumsal güce dayanmak demekti.  Bunun siyasal varlık anlamındaki karşılığı İhvan hareketiydi. Hesaba göre, Mısır, Suriye başta olmak üzere Müslüman Kardeşler iktidarı ele geçirdiklerinde, Ortadoğu’da şimdiye kadar görülmemiş bir Sünni ittifakı devletler düzeyinde gerçekleşecek ve bunun önderliğini de Türkiye’deki Sünni hükümet ve onun başbakanı yapacaktı. Bu ittifak, hareket halindeki diğer sosyal ve siyasal güçleri en azından dışlamak, gerektiğinde düşmanlaştırma riskini taşısa da sonuçta büyük bir güç oluşturacaktı! Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra bunu Kahire’nin,  Ancak Mısır’daki Sisi darbesi ve Suriye’deki Esad direnişi bu planı en azından bir süre için geçersiz kılacak gelişmelere yol açtı. Bu sırada IŞİD’in sahneye çıkması, yeni bir potansiyel olarak değerlendirildi ve mahiyetini henüz kimselerin bilmediği bir ilişki ağı üzerinden bölge politikalarına bu araçla müdahale edilebileceği fikri gelişti. Ne de olsa, IŞİD de daha önce siyaset zemini olarak değerlendirilen Sünni kitlesinin ve bölgedeki ağırlıklı nüfus olma etkisinin harekete geçmiş haliydi; öyleyse “stratejik derinlik” içinde neden yeri olmasındı?  

Bunun iç politikadaki karşılığı, Sünni kitlelere dayanarak diğer bütün toplumsal ve siyasal oluşumlar üzerinde baskıya dayanan bir hâkimiyet kurmanın yollarını bulmaktı. Örneğin bu durumda “Alevi açılımı” türünden vodvillere de ihtiyaç kalmayacaktır. İçerideki %52 bu yolda harekete geçirilemez mi? Denemeye değer!

Dış politikanın bir diğer önemli unsuru AB baskısından kurtulmaktı. Birliğe girmenin hayal olduğu zaten biliniyordu ama güncel ihtiyaçlar ve özellikle iç kamuoyu baskısı o yönde kimi yasal ve idari düzenlemeler yapılmasını gerektiriyordu, yapıldı. Ancak Birliğin lokomotifi olan Almanya ile ilişkiler istendiği gibi gitmeyince (kuşkusuz bunda Almanya’nın kendine özgü hedefleriyle çelişen pozisyonların önemli rolü vardı) bu oyunda yer olmadığına kesin karar verildi. Yine bu kapsamda, sürüncemeye bırakılmış Kıbrıs sorunu hem önemli bir “milli mesele” olarak, hem de heyecanlı ajitasyonlara vesile yapılabilir özellikleriyle gerginleştirildi.

Bunun iç yansıması, bir ölçüde liberallerle ilişkinin kopması oldu. Bu kesimin sürecin ilerleyebilmesinde bir etkisi ve katkısı olabileceği ihtimali artık ortada olmadığına göre, şimdi onların her kıpırtıyı eleştiren gevezeliklerinden de kurtulmamak için sebep kalmamıştı.  

Benzer zorunlu ihtiyaçlar üzerinden kurulan ilişkilerin ortadan kalkması, cemaati de listeden silmeyi kolaylaştırmıştı.

Dışarıda, özellikle de Ortadoğu ilişkilerinde üstlenmek istenen şef pozisyonu, içerideki mücadelenin de başlıca güdücüsü olmaya devam ediyor. Kuvvetler ayrılığına son vermek, yargı, yasama ve yürütmeyi tek elde toplamak, gücü sınırsız ve denetimsiz kullanabilmek bakımından önemli ve gerekli. Yalnız, bunun için önümüzdeki seçimlerde Anayasayı değiştirebilecek oranda bir meclis üstünlüğü sağlamak gerekiyor. Seçimlere tam kadro ve her türlü saldırıyı püskürtmüş olarak girmek bunun ilk koşulu. Olmadı referandum yoluyla yeniden yüzde 52’yi seferber ederek bu sonuç elde edilebilir diye düşünmeleri doğal.

Dış politikanın iç politikayla iç içe geçtiği bir başka kesişme alanı Kürt meselesi.

Kürtler, bölgede tarihsel olarak yakaladıkları özgürlük ve egemenlik fırsatını kullanmak için güç toplamaya, ilişkilerini geliştirmeye ve Ortadoğu’nun kaotik ortamında ilerlemeye çalışıyor. Olabildiğine esnek ve çok yönlü ilişkiler listesinde Türkiye dâhil olmak üzere bütün bölge ülkelerinin yanı sıra Amerika, Rusya, Avrupa Birliği ülkeleri… herkes var. Türkiye bu çok yönlü ve çok faktörlü ilişkiler ağı içinde merkezi bir yer tutmak, Irak Kürdistanı’nın özellikle petrol ve inşaat pazarında ağırlık koymak istiyor. Bunun için çelişkilerden faydalanmaya, Kürt gruplar içinde çatlaklar bulmaya ve sızmaya uğraşıyor. Denetimli gerginlik politikasını burada da uyguluyor.

Fakat bu noktada daha önce hesapta olmayan bir gelişme yaşandı ve bir bölüm Kürt Rojava’da önemli bir iktidar alanı kurmayı başardı. Hem Kürtler arasındaki dengeleri hem de bölge ilişkilerini yeniden düşünmeyi gerektiren bu gelişme, hem Irak hem de Suriye üzerindeki hesapları bir ölçüde karıştırdı. Ne var ki, Rojava diğer etkenlerden farklı olarak iç politikaya da çok güçlü bir biçimde dâhil oldu. Müzakere sürecinin gelişme özellikleri, hem Kürt özgürlük hareketinin hem de hükümetin karşılıklı konumlanışında rol üstlendi. Açıktır ki, güçlü bir Rojava güçlü bir Kürt siyaseti demektir. Türkiye için ileri sürülen her talep oradan bir yankı bulacak, orada ölçülüp tartılacaktır. Elbette hükümet böyle bir kozun masada olmasını istemiyor. Oraya yönelik bir IŞİD saldırısı en kolay yol olarak önüne çıkabilir. Ama bunun da sınır içi Kürt varlığı açısından ne anlama geleceğini biliyor ve bunun aynı zamanda büyük bir risk taşıdığını herhalde görüyor. Son heykel vakasının bu ölçme-tartma kapsamında değerlendirilmesi yanlış olmayacak gibi görünüyor.

Bir bütün olarak bakıldığında, Davutoğlu sırtındaki dış politika yükleriyle iç politikanın baş yürütücüsü olmak için seçilmiştir. Yakın zamanda işlerin çok sarpa sardığı bir noktada harcanıp harcanmayacağı tartışılan bu “seçkin stratejist”, anlaşılıyor ki,  kucağına verilen saatli bombayla koltuğa oturacaktır.

Dış politikanın iç politikaya taşınması demokrasi taleplerinin Ortadoğu yöntemleriyle “halledileceği” yeni bir dönemden başka bir şey vaat etmiyor.
Bununla birlikte, demokrasi için mücadelenin başlıca dinamiklerini daha da güçlendirip hareketlendirecek olan bir ortamdan söz ediyoruz demektir.

Reklam
Reklam
ÖNCEKİ HABER

İntifada

SONRAKİ HABER

ABD, Afganistan savaşında halka düzenli olarak yalan söylemiş

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa