24 Ağustos 2014 11:45

Ferguson’da gülümseme özgürlüğü

18 yaşındaki Michael Brown’un iki hafta önce Ferguson’da polis tarafından öldürülmesinin ardından gelişen olaylarla ilgili haberleri seyrediyorum. İnsanlar, üzerlerinde “Eller Yukarıda, Ateş Etme” yazılı pankartlarla yürüyor sokaklarda. Üzüntü ve öfke okunuyor yüzlerinde. Bir genci kaybetmenin üzüntüsü ve bu haksızlığı kınamak için sokağa çıktıklarında anayasal haklarını kullanamamanın öfkesi...

Paylaş

Ayşe TAŞKIRAN

18 yaşındaki Michael Brown’un iki hafta önce Ferguson’da polis tarafından öldürülmesinin ardından gelişen olaylarla ilgili haberleri seyrediyorum. İnsanlar, üzerlerinde “Eller Yukarıda, Ateş Etme” yazılı pankartlarla yürüyor sokaklarda. Üzüntü ve öfke okunuyor yüzlerinde. Bir genci kaybetmenin üzüntüsü ve bu haksızlığı kınamak için sokağa çıktıklarında anayasal haklarını kullanamamanın öfkesi...

Martin Luther King’in öğretilerini gençlere aktarmayı kendine görev edinmiş bir pastör, Ferguson’da aynı gençlerin barışçıl yollarla anayasal protesto haklarını kullanırken nasıl savaş tankları ile karşı karşıya kaldıklarını ve polisin nasıl orantısız güç kullandığını anlatıyor. Her gün Michael Brown gibi şiddete ve ayrımcılığa maruz kalma ihtimalleri yüksek olan gençler bunlar.

Bir başka ölüm haberi geliyor ardından, 19 Ağustos’ta. Ferguson’dan birkaç kilometre ötede, bir başka siyah adam, bir dükkandan içecek ve kurabiye çalmakla suçlanıyor ve polisler tarafından silahla vurularak öldürülüyor. Elinde bıçak varmış, polisleri tehdit etmiş. Her zamanki gibi polisler “kendilerini korumak amacıyla” ateş ediyor. Bir ölü daha... Sonradan olayın şahitleri, bu kişinin akıl hastası olduğunu ortaya çıkarıyor.
Polislerin kendilerini korumaları gerektiğinde neden insanların ayaklarına değil de başlarına hedef aldıklarını soruyor pastör.  Neden şok tabancaları ile değil de kurşunla kendilerini koruduklarını soruyor insanlar sokaklarda.

‘ÖZÜR DİLERİM’

Kahverengi derisinin içinde, ayrımcılığı bizzat yaşayan bu pastör için oldukça acı veren konular olmalı bunlar. Fakat konuşurken yüzünden hiç eksik etmediği tebessüm dikkatimi çekiyor, tanklardan, biber gazından, ölümlerden bahsederken bile.
Ama röportaj bittikten sonra söylediği sözler kulaklarımda yankılanıyor. ABD’deki ırkçılığı bu kadar net yansıtan başka ne olabilir diye düşünüyorum.
“Bu kadar heyecanlı/hareketli konuştuğum için özür dilerim” diye bitiriyor sözlerini pastör, yüzünde büyük bir tebessümle. Duygularını hiç göstermediği halde... Yüzündeki gülümsemeyi hiç kaybetmediği halde...

Irkçılığın ne kadar derinlere işlediği ve içselleştirildiği bir kez daha netleşiyor gözümde.
Eğitim, sağlık, barınma ve iş bulma gibi temel haklardan paylarını eşit olarak alamayan ve güvencesiz yaşamaya alıştırılan siyahların, bu haksızlıklardan şikayet ettikleri zaman da kibar ve sakin olmaları bekleniyor. Her gün evden çıkarken ne tür bir ırkçılık ve ayrımcılıkla karşılaşacaklarını bilmeden, hayatın içine savunmasızca katılan bu insanların, ırkçı hareketlere maruz kaldıklarında duygularını gösterme hakları bile yok! Öfkelerini gösterenlerin “aşırı davranışları” nedeniyle şiddete maruz kalma ve bu nedenle suçlanma olasılıkları yüksek.  
Bunları öğrenerek büyüyor siyah çocuklar.

‘IRKÇILIK GEÇMİŞTE KALDI’

Antropoloji derslerimde ırkçılıktan ne zaman bahsetsem, öğrencilerimin çoğu artık tarihteki hatalara değil bugüne bakmamız gerektiğini ve ırkçı günlerin artık geride kaldığını söylerler. Hatta bazıları daha da ileri giderek, siyahların daha fazla hakları olduğunu savunurlar. Çoğu Avrupa kökenli ailelerden gelen bu öğrenciler, bu fikirlerini desteklemek için örnek olarak da en yakın arkadaşlarının siyah olduğundan, üniversiteye girerken kendilerine değil de siyah öğrencilere burs verildiğinden, aslında kendilerinin ayrımcılığa maruz kaldıklarından ve siyahların ırkçılığı bahane olarak kullanıp bazı haklarını istismar ettiklerinden bahsederler. Ülkelerinin özgürlükler ülkesi olduğunu ve beğenmeyenlerin geldikleri yere geri dönmesi gerektiğini de sözlerine eklerler bazen.

KURTLAR SOFRASI

Hemen hepsi burada doğup büyümüş, ama kendini vatanında hissetmeyen siyah öğrencilerim susar ve dinler. Çünkü bıkmışlardır gerçeklerini dinlemeyen ve anlamayan kulaklara açıklamaktan. Çünkü sağ kalmak istiyorlarsa, susmayı ve gülümsemeyi öğretmiştir bu toplum onlara. Sorulduğunda anlatsalar da, sonunda suçlayan parmakların kendilerine yöneltileceğini bilirler. Ne kadar şiddete ve haksızlığa maruz kalırlarsa kalsınlar, sonunda kendilerinin suçlu duruma düşürüleceklerini bilirler. Aynen Michael Brown’un hırsızlıkla suçlanması gibi... Sokakta yürürken çevrelerini gelecek her türlü tehlikeye karşı dikkatlice gözden geçirmeyi öğrenirler. Doktor bursu yerine basketbol bursuna başvurmayı öğrenirler. Toplumun kendilerinden beklediklerini hayata geçirmeyi öğrenirler: basketbolcu olmayı, doktor olmamayı! Kurtlar sofrasında yaşamayı öğrenirler.

ÖZGÜRLÜKLER ÜLKESİ

Özgürlükler ülkesi ABD’de Michael Brown olmak, yanlış zamanda yanlış yerde olmaktır!
Evet! Özgürlükler ülkesi ve cesur insanların vatanında (Land of the free, home of the brave); ırkçı olma özgürlüğü var.
Polisin insanları nedensiz yere öldürme özgürlüğü var.
Haksızlıkları protesto etmeme özgürlüğü var.
Protesto edenlerin dövülme, tutuklanma özgürlüğü var.
Biber gazı yeme, coplanma, plastik kurşunlarla vurulma özgürlüğü var.
Tutuklanırken orantısız polis gücü nedeniyle ölme özgürlüğü var.
Gazetecilerin görevlerini yaparken darp edilip tutuklanma özgürlüğü var.
Yürekler acırken gülümseme özgürlüğü var.
Ferguson’da insanlar sokaklarda yürüyor... Üzerlerinde “Eller Yukarıda, Ateş Etme” yazılı pankartlarla...
Yüzlerinde gülümseme yok bu defa...

* Kaliforniya

ÖNCEKİ HABER

Ferguson’da gerçek adalet...

SONRAKİ HABER

ABD’den İran karşıtı koalisyon girişimi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa