22 Ağustos 2014 06:00

Bu hikayelerin bizden çıkması lazım

Annemin Şarkısı, Saraybosna Film Festivali’nde önceki gün dünya prömiyerini yaptı. İlk uzun metrajlı filmiyle Saraybosna’da yarışan Erol Mintaş ve filmde anne rolündeki Zübeyde Ronahi ile konuştuk.

Paylaş

Çağdaş GÜNERBÜYÜK
Saraybosna


Kürt sineması kapsamında değerlendirilebilecek filmler içinde, kasetler üstüne kurulu olan Babamın Sesi gibi, ya da dengbejlerin yer aldığı, en son Sesime Gel gibi filmlere art arda rastlıyoruz. Ses başta olmak üzere, isimler arasında bile tekrar eden kelimeler var. Bu bir tesadüf değil elbette. Diline sıkı sıkı sarılan yeni film Annemin Şarkısı, Saraybosna Film Festivali’nde önceki gün dünya prömiyerini yaptı. Film, İstanbul’da öğretmen oğluyla yaşayan annenin, Tarlabaşı yıkılacağı için mahalleden taşınmak zorunda kalınca evine duyduğu büyük özlem üstüne kurulu. Bir dengbejin kasetini bulmak için oğlunu seferber ediyor ve bir yandan İstanbul’da anne oğul yaşamlarını sürdürmeye çalışıyorlar. İlk uzun metrajlı filmiyle Saraybosna’da yarışan yönetmen Erol Mintaş, İstanbul’da bir gelecek kurmaya çalışan karakterlerin hikayesinde geçmişin yerini şöyle anlatıyor: “Geleceğe adım atmak için geçmişte yaşananların adını doğru koymamız lazım”. Ödüllerin yarın belli olacağı festivalde, Mintaş’la ve anne rolündeki Zübeyde Ronahi ile konuştuk.

Bundan önceki kısa filmlerinde, Butimar ve Berf’te de anne ve oğul ilişkisinden yola çıkmıştın. Annemin Şarkısı ile üçleme tamamlanmış mı oluyor?
Evet. Kısa film bir basamak olarak görülür, biliyorsun. Ama ben kısa filmle uzun arasında bir fark olduğunu düşünmüyorum, onun için üçlemeyi iki kısa bir uzun filmle yaptım. Butimar’da ben, bir rüyada gördüğüm bir kareden yola çıkmıştım. İstanbul’da kış. Bir adam, hurda arabası vardır ya, ona annesini yerleştirmiş İstanbul sokaklarında koşturuyor. Ama kar yağıyor. Berf’in hikayesi onu çekerken oluştu. Çocukluğumdan aklımdadır zaten. Yaşlılar, ölmeye hazırlanırken, dağdan bir avuç kar ister. İnsanlar atlara biner, kar bulur. Onu Doğubeyazıt’ta çekerken de Annemin Şarkısı oluştu kafamda. Konu olarak birbirini takip etmiyor da, temaları ortak.

Peki anne ve oğul ilişkisini senin için bu kadar özel kılan bir şey var mı? Sinemaya başladığından beri neredeyse, bu temadan vazgeçemiyorsun.

Benim tabii annemle özel bir bağım var. Anneme düşkünüm. Ama asıl mesele, dil meselesi. Dilimi unutmamamı anneme borçluyum. Bizim dille her türlü temasımız kesildi, sadece annemiz vardı elimizde. Ben o yüzden annemle ilişkimi hiç kesmedim. İlkokuldan sonra İzmir’e gittim. İnşaatlarda çalışıp okudum, ama onla bağım sürdü. İstanbul’a üniversiteye geldiğimde de öyle.

İstanbul’a geldiğinde müzikle ilgilendiğini söyledin filmin söyleşisinde.
İstanbul’a müzik yapmak için geldim diyebilirim. Bir grubumuz vardı, soft rock diyebileceğimiz bir müzik yapıyorduk. Kürtçe ama. Ben gitar çalıyordum. İnsan kendi yeteneklerine karşı dürüst olmalı. Bir işi hakkını vererek yapmalı. Ben de virtüoz olamayacağımı düşünüp, bıraktım. Kendi kendime çalıyorum hâlâ, sıkıntı yok.

Şimdi de bir şarkının peşinde bir film çektin.
Çocukluğumdan hafızamda yer eden unsurlardan biri, Erivan Radyosu. Filmde yer alan müziklerden birçoğu belki de oradandır. Çocukluğumda, o radyonun başına toplaştığımız resim aklımdan çıkmaz. Günün belli saatleri dengbejler çalardı. Annemler de işleri bitirip ona yetişmek için koştururlardı. Filmde, annenin kasetten dinlediği dengbejler onlar. Filmin orijinal müziğini yapan Başar Ünder de, kafamdaki müziği ortaya çıkardı. Film yapmanın en güzel yanı, bir dayanışma ürünü olması.

‘90’LARDA BAZI ŞEYLER KONUŞULAMAZDI’

Film, sınıfta çocuklara bir hikaye anlatırken alıp götürülen bir öğretmenle başlıyor. Yıl 1992, sen de öğrenciydin o sırada.
Evet ben de o yıllarda, aynı şiddet ortamına tanık oldum. Böyle olaylar hatırlıyorum. Küçükken kasetleri karın altına, otun altına sakladığımız, yaktığımız çoktur. Elektrik gelmemişti köye, onun gelişini de hatırlıyorum. Babam bize gaz lambasının ışığı altında, Arap alfabesiyle Kürtçe hikayeler okurdu. Ben şimdi hatırlamıyorum. ‘90’larda öyle bir şey vardı ki, bazı şeyler konuşulmazdı. Hakkında soru da sorulmazdı. Dışarıdan bir baskı vardı tabii, içeriden de korkunun yarattığı bir otosansür vardı. Zaman içinde ben babamın okuduğu metinleri görmek istedim. Ama yok. Bir şekilde ya yakıldı, ya saklandı. Çocukluğumdan şunu net hatırlıyorum. Çok çişiniz gelir, uykudan uyanırsınız ya. Kış, her taraf kar. Nereyi bulursanız oraya işiyorsunuz. Bir bakıyorum, etrafı askerler sarmış. İçeri kaçıyordum hemen. Etkisinin ne olduğunu tam açıklayamazsınız ama sizin bilinçaltınıza sirayet ediyor bunlar. Kürdistan’da birçok çocuğun yaşadığı travmada bunların etkisi büyük. Umarım şimdi, bu süreçte ne yaşadığımızla yüzleşebiliriz. Kürtler bu süreçte, düşünüyor, “Ben ne yaşadım” diyor. Çünkü savaş ortamında, insan ne yaşadığı üstüne çok düşünmüyor. Farklı argümanlar devreye giriyor.

‘90’larda çocukluğunu geçirmiş insanların sinemayla ilgilenmesi de, bunları anlatan bir sinemacı kuşağı oluşturuyor.
Tabii birçok arkadaşla aynı şeyleri yaşamışızdır. Kürt yönetmenlerin yaptığı filmlere bak, isimler hep sesle ilgili.

BATI’NIN VE DOĞU’NUN ORTAK MÜCADELESİ

Evet adından başlıyor ortaklık. Kasetler, dengbejler… Köklerle bağı sözlü kültür üzerinden kurmaktan mı demeli?
Bence bu bir süreç. Bu hikayelerin anlatılmasının önünü açmak gerekiyor. Bu hikayeler bizden çıkmalı. Kürt yönetmenlerin yaptığı filmlerde, dış etkenlerin içe etkisi var daha çok. Ben bu filmde Ali karakterinin geleceğe doğru çabasını anlatmak istedim. İnsanı anlatmak anlamında. Dış hikayelere, geçmişe takılıp kalmak bizi geliştirmez. Yeni hayatı da anlatmamız gerek. İstanbul’da milyonlarca Kürt var, bu insanlar nasıl yaşıyor? İnsan olarak yaşadığı sıkıntılar, bunalımlar yok mu? Bir İstanbul Kürt’ünün yaşadığı problemle, Diyarbakır Kürt’ünün yaşadığı aynı değil, eğer sadece Kürtlüğünden dolayı baskının olmadığını düşünürsek. İstanbul’da şehrin yeşil alanlarının korunmasına dair bir mücadele verilecekse, İstanbul’da yaşayan bütün halkların vereceği mücadele olacak.

Kentsel dönüşüm mesela, filmde önemli bir yer tutuyor. Tarlabaşı’nın yıkılmasını bir Kürt kadının hikayesi olarak izliyoruz.
Yakın tarihin yarattığı problemler var ya. Suni problemler. Bunlar çözüldüğü zaman, Batı’nın ve Doğu’nun ortak mücadelesi daha çok ortaya çıkacak. Kentsel dönüşüm sadece Kürtleri ya da Türkleri ilgilendirmiyor. Dışarıdan baktığın zaman sadece Kürtleri ilgilendiriyor gibi görünen meseleler herkesi ilgilendirirse, o zaman herkesi ilgilendiren meselelerle ortak mücadele de mümkün olacak. Şu da var. Ben sadece haber bülteni gibi bir film çekmek istemiyorum. Sinemanın olanaklarını kullanarak bir hikaye anlatmak istiyorum. Onun için bu meseleler benim filmlerinde biraz arka planda görünüyor. Temel olan insan hikayesidir.

GEÇMİŞİN ADINI DOĞRU KOYMALI

Çatışmasızlık ortamı neyi değiştirir, onu sormak istiyorum. Hâlâ insanlar ölmeye devam etse de, Lice örneğindeki gibi, diyelim yakın gelecekte belki bir takım sorunları aşmış olabiliriz. Sonra, konular değişecek mi?
Buna biz sakinleşme diyelim. Birbirimizi dinleyebiliriz dedik, konuşabiliriz. Bazı şeylerin sağlıklı konuşulması için de, sadece geleceği konuşamayız. Geleceğe adım atmak için geçmişte yaşananların adını doğru koymamız lazım. Bir daha yaşanmaması için, ona göre bir gelecek kurmamız lazım. Konuşmak bir yere varmazsa, daha kötü şeylere varabilir o zaman.

Film bir okulda başlıyor ve yine bir dil kursunda bitiyor. Anadile yaptığın vurgu ortada, eğitimle ilgili konuşalım istersen.
Kürtçe eğitim dili olmazsa yaşaması çok zor. Bir dile yapılabilecek en büyük haksızlık da birkaç tane dil kursuyla yetinin demek. Türkçe öğretilsin yine, ben Türkçe öğrendiğim için pişman değilim. Keşke çocuklar okuldan daha fazla dil bilerek çıksa.
Kürtçe film çekmek filme ne bir şey katıyor, ne bir şey götürüyor. Ben yarın bilinmeyen bir dilde film de çekerim, altyazıyı koyarım. Kimse o dilin ne olduğuyla ilgilenmez, belki sorarlar hangi dil olduğunu, o kadar. Onun dışında sinemanın olanaklarını nasıl kullandığımız asıl mesele. Benim için Kürtçe film çekmek ise, dilime karşı bir görev gibi düşünüyorum. Dilin kayıt altına girmesi, literatüre katkı koymak.


ZÜBEYDE RONAHİ: GENÇLERİN ARASINDA GENÇLEŞTİM

Filme nasıl dahil oldunuz?
Oğlum, İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Ermeni meselesiyle ilgili bir panele konuşmacı olarak getirdi beni. Ben Diyarbakır’da Ermeni mahallesinde oturuyordum. Erol geldi, benimle röportaj yaptı. Tanıştık. Sonra bu film için ısrar etti. Ben de kırmak istemedim. İlk olarak yaptım böyle bir iş. Ofislerine gittik. Hep genç insanlar. Biraz sıkıldım. “Zübeyde, burası senin yerin değil” dedim. Bir saat geçti, kalmaya karar verdim. Gençlerin arasında en az yirmi yaş gençleştim. Benim yaşım 70’i geçmiş. Onlarla çok güzel vakit geçirdim. İnşallah güzel bir şey ortaya çıkar. Başkaları da başarılı bulur. Çekimler bir sevgi seli içinde geçti. Ama bir daha hayatta yapmam.

ÖNCEKİ HABER

Kimyasalla 45 yıl; dile kolay ömre zarar

SONRAKİ HABER

Diyarbakır'da kayyum, çocuklar için gönderilen bisikletleri yandaşa dağıtmış

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa