21 Ağustos 2014 06:00

Güvensizliğin kaynağı güvenlik devleti

ABD’nin Missouri eyaletindeki Ferguson kentindeki son olaylarda iki önemli nokta hemen göze çarpıyor: 1) Dünyanın birçok yerinde gözlemlediğimiz gibi güvenlik devletinde polis kuvvetinin yetkilerinde genişleme ve şiddet aygıtlarının kullanımı olmak üzere uygulamalarındaki keyfiliğin kendisi kamu güvenliğini bozan başlıca unsur haline gelmiştir.

Paylaş

Sinan Birdal

ABD’nin Missouri eyaletindeki Ferguson kentindeki son olaylarda iki önemli nokta hemen göze çarpıyor: 1) Dünyanın birçok yerinde gözlemlediğimiz gibi güvenlik devletinde polis kuvvetinin yetkilerinde genişleme ve şiddet aygıtlarının  kullanımı olmak üzere uygulamalarındaki keyfiliğin kendisi kamu güvenliğini bozan başlıca unsur haline gelmiştir. Neoliberal yönetişimin asli bir unsuru olarak ortaya çıkan güvenlik devletinin liberal demokratik rejimlerin meşruluğunun dayandığı temel hak ve özgürlükleri giderek artan bir şiddetle ihlal etmesi önümüzdeki dönemde tüm dünyada karşılaştırmalı olarak dikkatle gözlemlenmesi gereken bir olgu. 2) İkinci Dünya Savaşı’nın bitişinden bu yana medeni haklar konusunda önemli kazanımların elde edildiği ABD’de siyah bir başkan Beyaz Saray’da otururken ırk temelli ayrımcılığın farklı biçimler altında süregitmesi, ırkçılık sorununun yeniden üretilmesini sağlayan toplumsal yapıyla ilgili olduğunu gösteriyor. Bu açıdan kapitalizmin sınıf dinamikleriyle ırkçılık arasındaki ilişkiler üzerine daha fazla kafa yormak gerekiyor. 

POLİS VE GÜVENLİK

Ferguson’da meydana gelen olayların bir benzeri kısa bir süre önce New Mexico Eyaleti Albuquerque kentinde yaşandı. Geçtiğimiz 16 Mart’ta James Boyd adlı beyaz ve evsiz bir kişi, şehrin doğusunda kendisinin yerleştiği tepenin yamacında kendisini “Yasa dışı kamp yapmakla” suçlayan polisleri tehdit ettikten sonra onlara arkasını döndüğü bir anda polisler tarafından vuruldu. The Economist’in haberine göre yarım milyon civarında bir nüfusu barındıran şehirde 2010’dan bu yana 40 sivil yaralanıp, 23 sivil öldürülmüş ve şehir yönetimi kurbanların ailelerine tazminat olarak toplam 24 milyon dolar ödemek zorunda kalmıştı (12 Nisan 2014). 

Boyd’un vurulma görüntüsünün sosyal medyaya düşmesi üzerine barışçıl gösteriler başladı. Polis gösterilere gaz bombası ve atlarla karşılık verdi. 25 Mart’ta binden fazla gösterici Albuquerque Polis Teşkilatının önünde şehrin son zamanlardaki en büyük eylemini gerçekleştirdi. 30 Mart akşamındaki gösteriye polis gaz bombası ve atlarla saldırdı. 5 Mayıs’ta meclis onayı aranmadan belediye başkanı tarafından atanan polis şefinin seçim yöntemi dahil polisle ilgili sorunları tartışmak üzere toplanan Şehir Meclisi gösteriler sonucunda dağıldı. Boyd’dan sonra polisin üç kişiyi daha vurmuş olması göstericilerin öfkesini arttırmıştı. Mayıs ayı boyunca gösteriler devam etti. 2 Haziran’da 13 gösterici belediye başkanının ofisinde barışçıl bir oturma eylemi yaptı ve polis tarafından tutuklandı. Tutuklananlar arasında yer alan New Mexico Üniversitesinden Doçent David Correia polisin kendisine göğsüyle vurup sonra da Correia’yı kendisine vurduğu için tutuklayabileceğini söyledikten sonra eyleme geçip, söylediklerini aynen yaptığını söylüyor. 

Federal Adalet Bakanlığı olaya dair yayınladığı ve şehrin belediye başkanına yolladığı sivil inceleme raporunda Albuquerque Polis Teşkilatının düzenli olarak dördüncü anayasanın değişikliği ve 1994 tarihli Şiddet Suçları Kontrolü ve Polis Yetkileri Yasası’na aykırı hareket ederek bireyleri ABD’nin anayasa ve yasalarının güvencesi altında olan hakları, ayrıcalıkları ve dokunulmazlıklarından alıkoyduğunu tespit etti. Polis teşkilatında agresif bir kültürün egemen olduğunu ve polis eğitiminde güç kullanımının öne çıkarıldığını tespit eden rapor kusurlu politikalar, hesap verilebilirliğin işlememesi, yetersiz eğitim ve denetim, etkisiz inceleme ve hüküm sistemleri, toplum polisi kültürünün yokluğu ve sivil denetimin yetersizliği gibi sistem sorunlarına dikkat çekti. 

‘BEN POLİSİM, KARŞI ÇIKMA’

Los Angeles Polis Teşkilatında çalışmış olan ve şu anda Colorado Teknik Üniversitesinde Kamu Güvenliği Profesörü Sunil Dutta’nın Ferguson olayları üzerine Washington Post gazetesine yazdığı yazı güvenlik devletinde polis zihniyetinin en güzel örneğini sunuyor: “Ben polisim. Eğer canının yanmasını istemiyorsan, bana karşı çıkma” (19 Ağustos 2014). Polis-yurttaş ilişkisini bu şekilde kuran bir iktidarın çeşitli istisnalar, olağanüstü haller, acil durum kurgularına sığınarak liberal demokratik hakları sürekli ihlal edeceğini öngörmek zor değil. Bu dönüşümde polisin giderek militarize olması dikkate çarpan bir süreç. The Economist’in haberine göre başlangıçta cinayet ve rehin alma gibi suçluların yakalanması için tasarlanan Özel Silahlar ve Taktikler (SWAT) birimlerinin baskınları rutinleşmiş durumda. 1980’lerde bu baskınların sayısı yılda 3 bin iken şu anda yılda 50 bini bulmuş. Hiçbir uyarıda bulunmadan gerçekleştirilen bu baskınlar örneğin uyuşturucu aramalarında kullanılıyor. 27 Haziran 2013’te Los Angeles’ta metamfetamin üretimi yapıldığı şüphesiyle evi basılan ve ne olduğunu anlayamadan yatağında silahına uzanan 80 yaşındaki Emekli Eugene Mallory bir SWAT timi tarafından hafif makineli silahla öldürüldü. The Economist polisin militarizasyonunda “terörle savaş” ve “uyuşturucuyla savaş” politikalarının etkili olduğunu iddia ediyor. 2002-2011 yılları arasında Kamu Güvenliği Bakanlığı eyalet ve yerel polis teşkilatlarına 35 milyar dolar tutarında hibe yapmış. Savunma Bakanlığı da bu teşkilatlara askeri araç gereç sağlamış. New Hampshire eyaletindeki sakin ve küçük Keene kasabasındaki Kabak Festivali’nin güvenliği için yerel polisin zırhlı personel aracı kullanabileceğini açıklaması bu politikaların etkisini sergileyen ciddi bir örnek. Uyuşturucuyla savaş politikaları ise polisin suçla ilgili olduğundan şüphelendiği mal ve mülklere el koyabilmesini kolaylaştırıyor. Önce el koyup, sonra suçsuzlukları kanıtlanan yurttaşların mallarını geri almak için dava açmasını zorlaştıran polis teşkilatları bu sayede kendilerini büyütecek ciddi kaynaklara sahip oluyorlar. Böylece uyuşturucuyla savaş polis teşkilatlarına maddi kaynak sağlayan bir politikaya dönüşüyor ve militarizasyonu arttırıyor. The Economist bu gelişmenin liberal demokrasi açısından yarattığı sorunu şöyle özetliyor: “Amerikan polis gücünün militarizasyonu alarm veriyor. Polis asker değildir. Ordular düşmanı öldürmek için eğitilir; polis ise hukuku ve yurttaşı korumak için vardır.” (22 Mart 2014).

IRK VE SINIF

Ferguson olayları neoliberal güvenlik devletinin olmazsa olmaz bir yönü olarak polisin militarizasyonunun tam gaz devam ettiğini gösteriyor. Ferguson’da polis militarizasyonu yanında nüfusun belli kesimlerini kriminalize eden ırkçılık olgusuyla karşılaşıyoruz. ABD tarihinde 1967 Detroit ve 1992 Los Angeles ayaklanmaları gibi iki önemli olay ırkçılık olgusunun farklı tarihsel dönemlerde devamlılığını gösteriyor. Ferguson gösterilerini ve devletin uyguladığı şiddeti bu tarihsel perspektiften değerlendirmek gerekiyor. 1967 Detroit ayaklanması polisin ruhsatı olmayan bir barı basıp Vietnam Savaşı’ndan dönen iki gazinin gelişini kutlayan müşterileri tutuklamasıyla patlamıştı. 1992 ayaklanması aşırı hız yaptığı gerekçesiyle durdurulan Afrikalı-Amerikalı bir sürücü olan Rodney King’i döverek öldüren polislerin mahkemede suçsuz bulunması sonucu patlak vermişti. Yine 2005’te ağustosta eyaleti vuran Katrina Kasırgası sonrasında federal devletin felaket yardımında Afrikalı-Amerikalı uyguladığı ayrımcılık nedeniyle ciddi gerilimlerin hemen ardından ekimde Robert Davis adlı Afrikalı-Amerikalı emekli bir öğretmenin kamusal alanda sarhoş olduğu gerekçesiyle tutuklanması ve bu tutuklanmaya direnen Davis’in dövülmesi izlemişti. 26 Şubat 2012’de Florida eyaletinde 17 yaşındaki Afrikalı-Amerikalı Trayvon Martin’in mahallenin gönüllü bekçilerinden beyaz bir sivil tarafından vurularak öldürülmesi ırkçı şiddetin polisliğe özenen siviller tarafından da uygulanmasını göstermesi açısından önemliydi. Silahsız bir çocuğu aralarındaki bir tartışma nedeniyle ve gangster olduğu şüphesiyle öldüren katil kendini savunduğu gerekçesiyle önce serbest bırakıldı sonra beraat etti.

Princeton Üniversitesinden Cornel West BBC’ye verdiği röportajında uyuşturucuyla savaş adı altında üç jenerasyon Afrikalı-Amerikalı gençliğin ırkçı şiddete maruz kaldığını ve ABD’nin ırkçılık konusunda sınıfta kaldığını belirtiyor. Obama’yı işkence yaptığını itiraf ettiği görevlileri bırakırken veya Gazze’ye saldıran İsrail politikalarına gelince bir tarafa bıraktığı hukuk ve düzen söylemini Ferguson’da şahit oldukları cinayete haklı olarak tepki veren Afrikalı-Amerikalı gençlere karşı dile getirdiğini söyleyerek ikiyüzlülükle suçluyor. Ferguson’da polis tarafından öldürülen 18 yaşındaki Michael Brown’a dair Obama’nın verdiği tepkinin ahlaki tutumla değil siyasi hesaplarla açıklanabileceğini vurgulayan West, Brown’ın ailesinin talep ettiği federal otopsinin sonunda ailenin kendi kaynaklarıyla yapıldığının altını çiziyor.  

Ferguson’ın demografik özellikleri ırkçılığın toplumsal bağlamını vermesi açısından önemli. 1970’lerde neredeyse tümüyle beyaz olan şehir nüfusunun yüzde 65-70’i şu anda Afrikalı-Amerikalılardan oluşuyor. FBI verilerine göre şehirde kamu düzenine aykırı hareketten tutuklananların yüzde 92’si Afrikalı-Amerikalı. Drexel Üniversitesinden George Ciccariello-Maher’e göre bu veriler polisin şiddeti Afrikalı-Amerikalıları toplumsal olarak kontrol etmek için kullandığını kanıtlıyor. 1970lerde başlayan sanayisizleşmenin beyazların kent dışındaki banliyölere kaçışını hızlandırdığını ve bu bağlamda ırkçı kodları coğrafi kodlara dönüştüğünü ileri süren Ciccariello-Maher liberal beyaz yorumcuların bu tarihsel bağlamı göz ardı ettiklerini söylüyor. Kasta dayalı ayrımcılık anayasada yasaklanmış olmasına rağmen Hindistan’da kast sistemi nasıl hâlâ bir toplumsal hiyerarşi ve ayrımcılık kaynağı oluyorsa ABD’de ırk ayrımcılığı varlığını sürdürüyor. Çünkü her iki ülkede de kast ve ırk sınıfla iç içe geçmiş durumda. Ferguson kapitalizmin bu yapıları şiddet vasıtasıyla nasıl yeniden ürettiğini trajik bir şekilde ortaya koyuyor.

ÖNCEKİ HABER

Ankara\'ya sığınan Êzidiler: Günahımız nedir ki...

SONRAKİ HABER

"Suudi Arabistan bir gazeteci öldürdü ve Trump bunu önemsemiş gözükmüyor"

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa