Bu neyin baharı?

Bu neyin baharı?

Meydanlarda taş toplamaktan ve fırlatmaktan avuçları parçalanan, koşarken düşmekten dizleri kan içinde kalan, paylaştıkları ekmeğin ve var oluşlarının mücadelesini veren, kaybettikleri arkadaşlarının hesabını sormaya yemin etmiş bir halka tanıklık edeceksiniz.

Halil TÜRKDEN

Meydanlarda taş toplamaktan ve fırlatmaktan avuçları parçalanan, koşarken düşmekten dizleri kan içinde kalan, paylaştıkları ekmeğin ve var oluşlarının mücadelesini veren, kaybettikleri arkadaşlarının hesabını sormaya yemin etmiş bir halka tanıklık edeceksiniz. Günün ilk ışıklarından itibaren tekbirler, zılgıtlar ve ağıtların göğe yükseldiği, gün batımına dek kadın, erkek, çocuk, yaşlı demeden hayatları cehenneme dönenlerin coğrafyasına gideceksiniz. Muhakkak ki, “devrim” ve “bahar” gibi sözcüklerle öğütülen bir hikayenin gerçek yüzlerini göreceksiniz.
Ayrıntı Yayınları aracılığıyla okurla buluşan, gazeteci Can Ertuna’nın Arap İsyanları Güncesi başlıklı yakın tarih çalışması, bu alanda yapılmış çalışmalar içinde özel bir yere sahip. Ertuna’nın 2011-2013 yılları arasında Tunus, Mısır, Libya ve Suriye’ye yaptığı haber yolculuklarının ayrıntılarına yer verdiği çalışmada, fotoğraflar ve belgelerle aktarılan bir günce oluşturulmuş. Kitabın bu özelliğiyle, hem fiziksel hem de kafa olarak “uzaktan” yazılan kuramsal kitapların yanında gerçekliği ve okura yaşananlara tanıklık etme fırsatı vermesiyle ayrı bir öneme sahip olduğunu düşünüyorum.

‘BAHAR’ BİTMEK BİLMEYEN KIŞA MI DÖNDÜ?

Gazeteci kimliği ve niteliğiyle, sade ve yalın bir dil kullanan Ertuna, Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da yaşananları nesnel bir pencereden görmemizi ve böylelikle sağlıklı bir tarihsel analiz yapabilmemizi sağlıyor. Öyle ki, dünya kamuoyunun “Arap Baharı” yakıştırmasına karşı bölgedeki isyancıların bu yakıştırmaya karşı tavrını da bu nesnellik ve doğrudan aktarma sayesinde anlayabiliyoruz. Arap İsyanları Güncesi bölge halkının ve yaşananların tek tipleştirilmesine karşı da önemli argümanlar üretiyor.
Kitabın, Tunus’ta hükümeti alaşağı eden eylemleri, Mısır’da bir türlü oturmayan -yanlış algılanan- devrim perdesini, Libya’da bitmek bilmeyen çöl savaşlarını, Suriye’de gittikçe büyüyen sokak çatışmalarını, Türkiye-Suriye sınırında yaşananları ve Hatay civarında istiflenen cihat çığırtkanlarını nesnel bir dille aktardığını görebiliriz.
Öte yandan, aktarılanlar sadece olaylar değil; dünya kamuoyunda yaratılan “bahar”, “devrim” ve “sosyal medya” algılarına önemli göndermeler de bulunuyor. İsyancıların, salt bu süreçte değil, uzun yıllardır bahardan ziyade her mevsimi yaşadıklarını ve içinde bulundukları süreçte de bitmeyen bir kara kış içinde olduklarını anlamak zor değil. Dahası, bu bitmeyen kışın siyaset dışı sebeplerini de sorgulamak, bir anlamda aynaya bakmak da gerekebilir. Sorun sadece Mısır’da daha açık görülen Nasır, Sedat, Mübarek sonrası gelen Sisi gibi bir askeri iktidar değildi. Libya’da Kaddafi sonrası açığa çıkan aşiretler arası kanlı çatışmalar da değil. Öyle ki sorun, Suriye’deki halk ayaklanmasında yaşamını kaybeden 200 bine yakın insan hayatı bile değil. Büyük resme bakıldığında, bu bölgedeki sorunun yanlış bir “bahar” algısıyla kendi haline bırakılması ve heyecanla -korkuyla değil- izlenen bir coğrafyaya dönüşmesidir.
Zaman, batı-doğu söylemlerinin ardında, her siyasi manevrada turnusol işlevi gören dış politikanın ötesinde, sosyolojik olarak çürüklerimizi tespit etme zamanıdır. Caddelerde ve sokaklarda perişan halde, savaştan kaçıp, bir umut yaşayabilmek için büyükşehirlere akın eden Suriyeli halkın Türkiye için yeni bir öteki unsuru olduğunu göz ardı etmemek gerek.

SOSYAL MEDYA ‘NEDEN’ DEĞİL ‘SONUÇ’

Kitabın önemli vurgularından biri olan sosyal medyanın etkisi, tepkimesi meselesi de bir o kadar mühim. Bir paylaşımın nasıl bir kar topu etkisi yarattığını tartışmaya devam edelim, ama sosyal medya kullanımının nedenden çok sonuç da olabilir. Teknolojinin bilgiyi ve sözde iktidarları yönettiğini veya oluşturduğunu varsayarsak, bu yeni medya nimetlerinin araç mı yoksa sonuç mu olduğunu sorgulamaya başlamak gerek. Kimine göre savaşın meydanı artık sadece sokaklar değil fakat direniş kadar kayboluş, temsiliyet ve hatta teslimiyetlerimizle sosyal medya platformları böyle zamanlarda araçtan öte sonuç olabilmektedir. Özgürlük olarak gördüğümüz çoğu paylaşımımızın totaliter yapıyı gittikçe bütüncül ve güçlü bir hale getirdiğini de bir düşünmeli.
Arap İsyanları Güncesi haberin, bilginin ve belgenin esas işlevini açığa çıkarıyor, sorgulatmaya başlıyor. Anlatılanlar içimizden geçen, yakıp da geçen cihat savaşçılarına nasıl gedikler verdiğimizi de gözler önüne serecektir. Bu da yetmezmiş gibi, halihazırda “öteki” olanla uğraşmayı, onu yaşatmamayı görev bilen toplumun bazı kesimlerinde çatlaklar oluşturabilecek bir kitap. Korkularını ve çaresizliklerini sineye çekmeye alışkın bir Suriyeli kitlesi her gün yanı başımızda. Böylesi değerli çalışmaların işaret ettiği örneklere yakından bakabilmeli ve 2013 yazındaki hengamemizden en azından vicdani dersler çıkarabilmeli. İsyanlar her şeyden önce değer üretir ama dünyanın dikiz aynasından “Arap Baharı” olarak gördüğümüz mevsim, İstanbul sokaklarında da bahar mı?

www.evrensel.net