17 Ağustos 2014 09:46

Türkiye göl olmasın!

Bakın ne oldu! Gördünüz mü neler oldu? Sanki bir filmin içine girmişiz, ekrandan usulca içeri dalmışız ve seyretmeye başlamışız gibi, öyle değil mi? Tarihin çok eski bir dönemine döndük de orada yaşamaya, hapishanelere dönüşmüş şehirlerin içinde yürümeye başladık, korkunç distopyalardan bozma bir kurgu ülkesinin felaket öncesindeki anına gönderildik ve o havayı yeni baştan koklamaya koyulduk sanki.

Paylaş

Hakan ERDOĞAN

Bakın ne oldu! Gördünüz mü neler oldu? Sanki bir filmin içine girmişiz, ekrandan usulca içeri dalmışız ve seyretmeye başlamışız gibi, öyle değil mi? Tarihin çok eski bir dönemine döndük de orada yaşamaya, hapishanelere dönüşmüş şehirlerin içinde yürümeye başladık, korkunç distopyalardan bozma bir kurgu ülkesinin felaket öncesindeki anına gönderildik ve o havayı yeni baştan koklamaya koyulduk sanki. Sanki 1984’ün veya onun da babası Zamyatin imzalı “Biz” romanının içindeyiz. Narsistik bedenin salkım saçak olduğu ve her yeri ele geçirdiği bir ülkenin korku dolu köşelerindeyiz. Narsistik tutkunun, Vamık Volkan’ın deyişiyle “yıkıcı görkemli kişiliğin” rüyaları gerçek oldu. Zira, Zamyatin’in, Orwell’in tarif ettiği, her iktidarın hayalidir. İktidar bir köpek olsa ve uyusa rüyasında kemik yerine bu distopyayı görür. İktidar bir ırmak olsa ve aşk yaşasa ancak böyle bir vecdin içine dökülür.

Peki, tıbbi kavramları ulu orta kullanmayalım. “Psikopatoloji” sözcüğünü kullanmayalım mesela; kişilik bozukluğu, toplumsal histeri, paylaşılmış psikoz falan da demeyelim. Elbette sinirbilimin dili belli bir hijyene sahip olmalı, fakat üstümüze çöken Narcissos’un ta kendisiyse ne yapmalı? Reklam panolarına, bina cephelerine, afişlere, bayraklara uzanarak sonsuzca çoğalan imgesiyle; gümbürtülü sesiyle radyoları, televizyonları sarmış, ismi havalimanlarına kazınmış, sadece alanlarda kendisini takip eden, alkış tutan insanların değil, ondan hiç hazzetmeyen kişilerin de kabulünü teslim almak amacıyla katılaşan bir figürün üzerine eğilip kendisini seyrettiği bir göl artık Türkiye! İçinde yaşattığı envai çeşit “yaratık” balçığa batmayıp yüzmeye çalışıyor şimdi. Toprağı kazıp içinde ölenleri mi istersiniz, sokakta dövülüp öldürülenleri mi? Nefes değil de geçim derdini soluyan fukaralardan mı söz edelim, sadece kadın veya farklı olduğu için sürekli itilip kakılan biçarelerden mi? Hepsi Narcissos’un bakışları altındaki suyun içinde.

Oscar Wilde’ın hikayesinde anlattığı gibi.. Nasıldı, hatırlayalım: Narcissos gölün yüzeyine bakar ve hayranlıkla kendisini seyreder. Bir gün gölün içine düşerek boğulur ve ölür. O ölünce göl de üzülür, hayata küser, karalar bağlar. Kendisine niye böyle üzüldüğünü sorunca tanrıçalara der ki: “Narcissos her gün gelip üzerime eğilir kendi aksini seyrederdi. Ben de onun gözlerinin içinde kendi yansımama bakardım doya doya.”

GÖKKUŞAĞINI BİLE AŞAĞI ÇEKERDİK

Denizlerle kuşatılmış bir göl artık bu ülke! Kıymalı börekleri, yüksek ateşli çocukları, tıka basa kahvehaneleri, yatakta da sokakta da kana bulanmış kadınları, sevinci, deliliği, boş gururu, şiirleri ve türküleriyle.. Bu topraklar nelere kadirdi oysa! Biz ne çok vartayı atlatmış insanlardık! Gökkuşağını bile aşağı çekerdik, yıldızları yere düşürürdük bir bir, gökyüzünü tamamen oyardık kafamız bozulsa. Aksine tüm Sema’yı Narcissus’un gözlerine terk eyledik. Bir gece bilmecesinin oylarda düğümlenmiş tılsımı öyle faşizan bir aşk taşıyordu ki, koskoca halkı ikiye bölüp hepimizi aşktan başı dönmüş bir kalabalığın cananıyla buluşturdu.

Meslek etiğine uyarak, patolojik olana değil de onun muhataplarına bakmalı belki de; Narcissus’u bırakıp gölün içine dalmalı. Kendi kötülüğünün dahi farkına varamayacak kadar saf bir kısmımız. Yukarıya bakıp çirkin de olsa her abideye hayran kalanlarımız, acı katmerlendikçe daha lezzetli bulanlarımız var. İçine bir taş atsan, suyun üzerinde dalga dalga yayılır, karşıda bir kıyıya çarpar; Kürt, Ermeni, Alevi, Rum, eşcinsel, ateist illa ki bir garibanı bulur, boğar öldürürdü. Bu gölün kenarında gezsek vururlardı sorgusuz. Bazılarımız çıldırmanın eşiğinde, çaresiz, intihara yapılamayacak mesafeye kadar yaklaşır ve geri döner; ötekiler ise halen mücadele içinde. Tekrar dağın üzerine düşme pahasına dağ ile kavgaya tutuşmuş, yaşamın tüm çirkefliğine meydan okuyorlar.

Aynı gölün içinde kendimizi seyredebileceğimiz hiçbir yer kalmamışken, bir su birikintisi ararken, medyanın tepesine indirdiği aura içinde hipnotize olmuş halkımızdan bir sille daha yesek bile kızamayız. Çünkü tuhaflaşır bazen insanımız. Zalimin tuttuğu ayna gözlerini kamaştırmışsa da düzelir, iyileşir sonunda. Bundan eminiz çünkü biliriz: Narcissos asla gölün dibine, orada yaşayan canlılara bakmaz, görsel teması gölün yüzeyi iledir sadece. O sınırın altında kim bilir neler kaynamaktadır, daha nelere gebedir o yoğun sıvının içi.. Kendisinin gözlerine hayranlıkla bakarak uhrevi bir tutkunun esiri olmuş varlıklarla ilgilenmediği, onları tokatlayıp azarlayabilmesinden, acılarını duymayışından bellidir. Oysa biz, kendisini seyir ile meşgul olan Narcissos’un kendisinden yalıttığı gölün içinde başımıza ne gelirse gelsin, ne kadar farklı hislere sahip olursak olalım yine sarılıp sokulacağız birbirimize.. eninde sonunda! Su birleştiricidir çünkü. Su kaygandır, su yapıştırıcıdır.

Narcissos halkın içine düşer ve boğulur sonunda! Bütün bunlar bittiğinde solmuş bir nergis çiçeği kalırsa elimizde evladır...

ÖNCEKİ HABER

‘Olağanüstü devlet biçimi’ne doğru

SONRAKİ HABER

Dersimliler: İnsanım diyen herkesin barışı savunması lazım

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa