17 Ağustos 2014 09:42

‘Olağanüstü devlet biçimi’ne doğru

Yevgeni Zamyatin, ünlü ters ütopyası Biz’de, yurttaşların sayılarla isimlendirildiği, doğum yapacak kadınların ‘analık standardı’na göre belirlendiği, üniformalı kalabalıkların ‘tek devlet marşı’ eşliğinde dörtlü sıra haline yürüdüğü, cinselliğin sadece ‘cinsel birleşme günü’nde yaşanabildiği, kimsenin ‘perdeleri çekme belgesi’ almadan camdan yapılmış konutlarının perdesini kapatamadığı, dolayısıyla özel hayata sahip olamadığı, tüm haberlerin ‘tek devlet gazetesi’nden alındığı bir korku toplumu resmeder.

Paylaş

Tolga TÖREN

Yevgeni Zamyatin, ünlü ters ütopyası Biz’de, yurttaşların sayılarla isimlendirildiği, doğum yapacak kadınların ‘analık standardı’na göre belirlendiği, üniformalı kalabalıkların ‘tek devlet marşı’ eşliğinde dörtlü sıra haline yürüdüğü, cinselliğin sadece ‘cinsel birleşme günü’nde yaşanabildiği, kimsenin ‘perdeleri çekme belgesi’ almadan camdan yapılmış konutlarının perdesini kapatamadığı, dolayısıyla özel hayata sahip olamadığı, tüm haberlerin ‘tek devlet gazetesi’nden alındığı bir korku toplumu resmeder.

Bahsi geçen ülkede, ‘tek devlet’in ilerlemeciliğinin (bugünkü anlamıyla kalkınmacılığının) bir göstergesi olan ve “...ilkel özgürlük aşamasında yaşayan meçhul varlıkları aklın boyunduruğu altına almak” amacıyla “kozmik boşluğa” yükselecek bir araç olan Integral’in yapımının tamamlandığı duyurusu şu sözlerle sona erer: “…Velinimet adına Tek Devlet’in tüm sayılarına duyurulur: Yapabileceğine inanan herkes, Tek Devlet’in güzelliğini ve ihtişamını vurgulayan şiirler, methiyeler, bildiriler ve benzeri eserler yaratmalıdır. Bu, Integral’in taşıyacağı ilk yük sayılacaktır. Yaşasın Tek Devlet! Yaşasın Sayılar! Yaşasın Velinimet!” (14)1

EVET OTORİTERLİK; AMA...

Her ne kadar bir “velinimet” adayımız varsa da, henüz “sayılar” olarak adlandırılmadığımız, bir “analık standardı” ile karşı karşıya olmadığımız ya da “cam ev”lerde yaşamaya zorlanmadığımız doğru. Ancak bu durum, Türkiye’nin yaklaşık son on yılını “merkeze karşı çevrenin zaferi” olarak tanımlayıp kutsayan liberallerimizin bile “otoriterleşme”den başka bir şey yazamayacak hale geldikleri gerçeğini değiştirmiyor. “Otoriterleşmeye” yapılan bu vurguların anlaşılır bir yanı elbette ve fazlasıyla var:

* Başbakan’ın artık klasikleşmiş olan “üç çocuk” vurgusu ve “kızlı erkekli kalanlar”a “kızgınlığı”,
* Başbakan yardımcısı Bülent Arınç’ın halen akıllarda olan, “Kadın iffetli olacak... Herkesin içinde kahkaha atmayacak...” ifadeleri,
* Haziran Direnişi’nde ve sonrasında yaşanan ve yaraları hala kapanmamış olan polis şiddeti,
* En güncel meselelerden birisi olarak, Başbakanın Cumhurbaşkanı seçilmesi sonrasında 12 Eylül 1980 kalıntısı düzenlemeler aracılığıyla fiili bir başkanlık sistemine geçme hazırlıkları,
* Son yıllarda, yürütme erkinin yasama karşısında elde ettiği güçlü pozisyon sonucunda, “kuvvetler ayrılığı”nın neredeyse ortadan kalkmış olması,
* “Devletin ekonomik aygıtları”nın, giderek teknokrat örgütlerine dönüşmüş olması nedeniyle, kamusal karar alma süreçlerinin sermaye için karar alma süreçleri haline gelmiş olması, bu konudaki örneklerden bazıları.  

KENDİNDEN MENKUL “OTORİTERLEŞME” Mİ?

Liberal yazarların “otoriterlik” vurgularının, “otoriterliğe” kerameti kendinden menkul bir değer atfettiğini belirtmek gerekiyor. Bir başka ifadeyle, “otoriterlik” vurgusu yapan liberal yazarlarımız, “otoriterlik” olgusunu, daha çok başbakanın kişiliği ile ya da AKP’li kadroların “demokratik taahhütlerinden” geri adım atmasıyla açıklama eğiliminde. Böylesi bir yaklaşım, “otoriterleşmiş” olan özneye işaret ettiği ölçüde, “otoriterleşme”yi, sonradan ortaya çıkan bir olgu olarak tanımlıyor. Dolayısıyla, bugün “otoriterleşenin”, geçmişte, “otoriter” olmadığı –zımni- ön kabulüne yaslanıyor. Bu ön kabul ise, bugünkü “otoriterleşmenin” arızi bir durummuşçasına ele alınmasına yol açıyor. Söylediklerimizin daha iyi anlaşılması için, dün AKP’yi “merkez”e karşı “çevre”nin sözcüsü ya da “muhafazakar inkılap”ın öncüsü sayanların bugün yazdıklarına bakmak yeterli.

BİR EFSANE OLARAK SİYASAL LİBERALİZM

“Otoriterleşme” olgusunun yukarıda ifade edildiği biçimde ele alınışı, liberallerin halen kullanmaya devam ettiği “merkez / çevre” kavramlarına dayalı teorik çerçeve ile aynı hataları taşıyor. İçinde yaşadığımız toplumsal ilişkiler seti olarak kapitalist üretim ilişkilerini, onun temel dinamiği olan sermaye birikimi sürecini ve bu sürecin asli aktörleri olan sınıf ilişkilerini analiz dışında bırakan bu çerçeve, eleştiri oklarını “siyasal liberalizm” yoksunluğuna yönelttiği ölçüde, “siyasal liberalizm” / “ekonomik liberalizm” ayrımını mutlaklaştırıyor. Dahası, ikisinin birbirinin tamamlayıcısı olma özelliğini gözden kaçırıyor.

Vurgulanması gereken bir başka nokta da, “otoriterleşme” olgusunun, AKP’li yıllarda hukuk, ekonomi, idare gibi alanlarda yaşanan ve sermaye birikiminin sürekliliğinin sağlanmasında önemli rol oynayan düzenlemelerden bağımsız ele alınmasının fotoğrafın eksik kalmasına yol açacağı. Dolayısıyla, yaşanan “otoriterleşme” sürecini, Türkiye’de kapitalist üretim ilişkilerinin dönüşümü bağlamında ele almak önem taşıyor. Nicos Poulantzas’ın Faşizm ve Diktatörlük2 başlıklı kitabında formüle ettiği “olağanüstü devlet” kavramı, “otoriterleşmenin” böylesi bir bağlamda ele alınması noktasında önemli ipuçları barındırıyor.

‘OLAĞANÜSTÜ DEVLET BİÇİMİ’

“Olağanüstü devlet”in hukuki sistemde niteliksel bir değişiklikle belirlendiğini, bu değişikliğin ise, çoğu kez “hukuk” devleti ile “polis devleti” arasında ayrım konusu yapıldığını belirten Poulantzas’ın bu vurgusu (372), kuşkusuz,  ülkenin giderek bir polis devletine dönüştüğü günümüzde önemli bir gerçekliğe işaret ediyor. Egemen sınıf ve fraksiyonları açısından, hukukun sınırlanmasının, iktidar bloku içindeki güç dengesini dile getirdiğini, bu noktada hukukun, farklı sınıf ve fraksiyonların denetiminde olan çeşitli devlet aygıtlarının her birinin müdahale sınırı olarak somutlaştığını vurgulayan Poulantzas, bu durumu tanımlayan en önemli olgunun ise, yürütme, yasama, yargı ayrımı olduğunun altını çiziyor (374). Bu noktadan hareket edildiğinde, son yıllarda karşımıza çıkan önemli olgulardan birisi olan yürütmenin yasama ve yargı aleyhine elde ettiği üstünlüğün, sermaye sınıfı içerisindeki güç dengelerinin değişmesinin bir göstergesi olduğunu söylemek mümkün.

Kaldı ki, günümüzde sermaye sınıfı içerisinde yaşanan bu güç değişiminin önemli göstergeleri mevcut. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, faiz ve döviz kuru politikaları, kamu ihalelerinin dağılımı, ekonominin sektörel yönelimi, kalkınma politikaları gibi bir dizi konuda devletin çeşitli kurumları ya da sermaye fraksiyonları arasında yaşanan çatışmalar bunlardan bazıları. Başkanı yakın zamanda istifa etmek zorunda bırakılan ve bu tarihten sonra hiç sesi çıkmayan TÜSİAD ile neredeyse her gün yeni bir şube açan MÜSİAD arasındaki gerilimli ilişki de bu konuda iyi bir örnek. Son örnek ise, faiz oranlarının yüksekliğine ilişkin tartışmalarda, Ekonomi Bakanlığı ile Merkez Bankası yönetiminin birbirine zıt pozisyonlar takınması.
Olağanüstü devlet biçiminde, hukuk kuralları işlemediğini, yönetimde keyfiliğin ya da kendi kurallarını koymanın ön plana çıktığını, bu durumun faşist devlet ya da şefin ‘iradesi’ konularında özellikle açık olduğunu belirten Poulantzas (374-375) bunların adliye örgütünün işlevi üzerinde önemli sonuçları olduğunu vurgular: “Devlet aygıtının bu kolu egemen kol veya aygıta dolaysız tabi duruma gelir. Bunun nedeni yalnız, söz konusu örgütün siyasal yönden istenilen şekilde arındırılması ve ele geçirilmesi değil fakat hukukun değişmesidir (375-376)”.

Poulantzas, olağanüstü devlet biçiminin, devletin müdahale biçimlerinin, baskı ve ideolojik aygıtlar arasındaki ilişkinin değişmesi, egemen kol ya da aygıtın yer değiştirmesi, hukuki sistemde değişiklikler, oy verme ilkesinde değişiklikler, tek parti, bürokratlaşma, merkezcilik gibi unsurları kapsadığını belirttikten sonra, bu süreçte hukukun işlevlerini ise şu şekilde açıklar: “a) Hukuki mülkiyet biçimleri altında, üretim ilişkilerini yerleştirmek, b) Sermayenin ve metaların dolaşımını düzenlemek, c) Ekonomik alanda, devletin müdahale biçimlerini düzene bağlamak (376).”

‘OLAĞANÜSTÜ DEVLETİN’ PANZEHİRİ: SINIFA DÖNÜŞ

 “2023 vizyonu” olarak ifade edilen, kapitalist üretim ilişkilerinin, yoğunluğu giderek daha da artan bir esnekleşme-güvencesizleşme dalgası ve kalkınmacı bir söylem eşliğinde derinleştirilmesi anlamına gelen sürecin karşımıza çıkaracağı en önemli olgunun, bir “olağanüstü devlet biçimi” olacağının altını çizmek gerekiyor.

Muhtemel bir tek parti rejimi eliyle kurulacak, seçim sisteminden bürokrasinin yapısına, devletin ekonomideki rolünden çalışma ilişkilerine, gündelik yaşama birçok şeyin köklü bir değişikliğe tabii olacağı bu rejimin inşasında cumhurbaşkanlığı seçimleri önemli bir eşiği oluşturuyor.

Demokrasinin gelişmesini kapitalist gelişme ile eşdeğer gören liberal çevrelerin, dün “çevrenin” temsilcisi olarak gördüklerini, bugün kendinden menkul “otoriterleşme” söylemi ile eleştirmelerinin arkasında yatan mantık, bu sürecin meşruiyetinin sağlanmasında oldukça önemli bir rol oynadı. Henüz bir özeleştiri vermemiş olan ve “sınıftan kaçış”ın etkisi altında kalmaya devam eden bu kesimin, eleştirdikleri “otoriterliğin” panzehirinin “kaçtıkları şey” olduğunu anlayacakları şüpheli. Ama “Haziran” “velinimet”in korkulu rüyası olmaya devam ediyor. “Velinimet” haklı...

1 Yevgeni Zamyatin (2010) Biz, Çev: F. Tülek, İstanbul: Ayrıntı.
2 Poulantzas, Nicolas (2004) Faşizm ve Diktatörlük, Çev: A.İnsel İstanbul: İletişim. Yazıda her iki kitaptan yapılan doğrudan alıntılar parantez içindeki sayfa numaraları ile belirtilmiştir.

ÖNCEKİ HABER

Ferguson’u istisna kılan ne

SONRAKİ HABER

Antalya Kadın Platformu Onur Yürüyüşü yasağına tepki gösterdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa