11 Ağustos 2014 06:00

Hayat ve zeytin ağacı

Heykel atölyesi, arı kovanı gibi. Çamura hayat vermek için çabalayan onlarca parmak. Parmakları küçük iğler gibi işliyor tezgâhların üstünde. Kimisi yelkenli yapıyor, kimisi saat, testi, kuş, zeytin ağacı…

Hayat ve zeytin ağacı
Paylaş

Mustafa KÖZ

Heykel atölyesi, arı kovanı gibi. Çamura hayat vermek için çabalayan onlarca parmak. Parmakları küçük iğler gibi işliyor tezgâhların üstünde. Kimisi yelkenli yapıyor, kimisi saat, testi, kuş, zeytin ağacı…  
Senem, Yaren, Yade, Hayat… Dört yaşından dokuz yaşına dört çocuk… Düşlerini heykele dönüştürdükten sonra yanıma geliyorlar. Edebiyat atölyesi, heykel atölyesine kapı komşu.
Senem, Yaren, Yade, Hayat…
Dört küçük zeytin ağacı. Gözlerinizi kapatın, kollarınızı gökyüzüne uzatın diyorum. Gözlerini kapatıyorlar, Kollarını kaldırıyorlar. “Siz şimdi dört zeytin ağacısınız. Ne olmasını isterdiniz?” Zeytinlerin hemen büyümesini.”” diyor Senem. “Neden” diyorum. “Büyüsün de çocuklar zeytin yesinler diye. Yerlerse onlar da büyürler çünkü.” “Yağmur yağmasını isterdim.” diyor Yaren. “Neden”diye soruyorum yeniden. “Yapraklarım serinlesin diye.” Hayat, şimdilik söyleyecek bir şey bulamıyor. Biraz büyüdükten sonra söylesem olur mu, diye soruyor. Olur, diyorum. “Hayat nedir?” diye soruyorum bu kez Hayat’a.. “Yaşam” diyor. “Sen bir köy evinde büyük bir bahçesin.” diyorum. Sonra “hayat”ı anlatıyorum. “Köy gördün mü sen?” “Evet.” Köy evlerinin önünde büyük bir açıklık olur, avlu da derler, işte orası hayattır.” Her şey orada olur. Düğünler, şölenler, söyleşiler… Yüzüme bakıyor. Anladım, diyor. Hayat, hayatı anladı. Anlayacak.  

BARIŞ VE GELECEK. BARIŞ GELECEK.

Genç zeytin ağaçları da yeryüzünün dağları, kırları, vadileri, köyleri, kentleri serinlesin; hayat şiirlerle, şarkılarla, danslarla yeniden kurulsun diye Dikili’de.  Ekvador’dan, Meksika’dan, Tunus’tan, Lübnan’dan, İngiltere’den Almanya’dan, Brezilya’dan, Avusturya’dan, Fransa’dan, Irak’tan, Hindistan’dan, Pakistan’dan… Yüzlerce zeytin ağacı…
Hepsinin dili ayrı. Konuşmasalar da anlaşıyorlar. Bir yüz çizgisi, bir el kıvrımı, bir gülümseme, kırık dökük bir sözcük yetiyor kalplerini görmelerine. Yeni bir yeryüzü için kurduğu düşler gizli o gülümsemede, o kırık dökük sözcükte. Bazen “gelecek” diyorlar, bazen “barış”. “Barış ve gelecek.” Barış gelecek.
Bu yılın teması da bu. Barışa inançlarını haykırıyorlar durmadan. Rojava, Filistin, Suriye kan gölüyken. Savaş bitsin, diyorlar. Başka bir dünya mümkün elbette.  İşte bu buluşma gösteriyor bu yeni dünyayı. Nâzım Hikmet’in deyişiyle “Ayrı dilleri konuşup anlaşan gençlik denen millet,” elbet dünyaya barışın ne olduğunu anlatacak. Dikili’de dikilen genç zeytin ağaçları da bunu söylüyor. Her birinin dillerinde, kalplerinde Nuh’un güvercinin gagasında getirdiği zeytin dalı.
O coşku, sadece kampta değil. Dayanışma, Dikili Meydanı’na da taşıyor. Ortadoğu’da barış isteklerini Dikili halkıyla da paylaşıyor gençler. Dikili Meydanı bayraklarla, flamalarla rengârenk. Yazılanları anlamıyor Dikili halkı ama onların da yüzlerinde bir ova gibi serilip giden bir gülümseme.

ŞİİR AKVARYUMDA

Akşam edebiyat atölyesinin “Dergistan”ında mumlar yanıyor. On üç on dört yaşlarında dört genç. Kızlardan biri yanıma geliyor. “Burada fal mı bakıyorsunuz?” Evet, diyorum. “Kaç para?” “Burada para geçmez.” “Ne vereceğim peki?” Kapitalizm nereye gitsek ardımızdan geliyor. “Para yok.” diyorum bir daha. “Sen bir şiir okuyacaksın, ben de senin falına bakacağım.” “Ben şiir bilmiyorum.” “Öyleyse fal da yok.” Kıvranıyor garipçik. Biraz dolaş, belki aklına gelir, diyorum. Gidiyorlar. Üç beş adım sonra. dönüyorlar. Ameliyata girecek bir cerrah titizliği ve dikkatiyle konuşmaya başlıyor genç kız: “Çay var içecek / Kahve var içecek / Ben var sevecek.” “Bu şiir kimin?” diyorum. Aklına gelen ilk isim Nâzım oluyor. Kırmıyorum. Arkadaşı, Nâzım Hikmet’in böyle bir şiiri yok.” diye atılıyor şairi okuduğunu duyurmak için. Fal düşü yarım kalıyor bizimkinin. “Seneye şiir ezberle öyle gel, falına o zaman bakayım.” diyorum. Biraz kırgın, ayrılıyorlar.
Sabahsa büyük kafeteryada yine o yaşlarda gençler masa tenisi oynuyorlar. Hakemleri Tahir Canan. Çocuklar sayı aldıkça Canan, sayıları söylüyor, yüzünde dünyanın en ciddi işini yapan bir insanın ağırlığı. Çocuklarsa bu güvenden mutlu.
Ertesi gece Akvaryum’da şiir gecesi. Edip Cansever’den, Turgut Uyar’dan, Nâzım Hikmet’ten, Enver Gökçe’den, Cemal Süreya’dan şiirler okuyor gençler ve kendi şiirlerini. Adana’dan Mesut, Ateş; İstanbul’dan Ahmet, Onur…
Yahya, Doğan ve Nâzım da Roboski’den gelmişler. Katliamda en çok yitik veren Encülerden üç genç. Kardeşlerini ve ağabeylerini yitirmişler. O acıyla, o kederle okuyorlar Ahmed Arif’in “Otuz Üç Kurşun”unu. Kederli ve suskun. Okuduktan sonra yanıma geliyorlar. “İyi okuduk mu? diye soruyor Nâzım. “Biraz heyecanlandık da…” Şiire yakışan da heyecandır, diyorum. “İyi okudunuz.” Üçü birden gülümsüyor. Şiir hayatta, şiir sokakta diyorduk. Sabah edebiyat atölyesinde, yol lambası kavanozundan bozma  “Şiir Akvaryumu”nda bir şiir daha. Şiirin altında bir cümle: “Şiir akvaryumda.” Gençler, barışın dilini şiirle de kuracaklar.
Fransa’dan gelen Hendy de şairmiş. Elime iki kâğıt tutuşturuyor. Fransızca bilmiyorum ama yazılanların şiir olduğunu anlıyorum. Çat pat İngilizcesiyle anlaşıyoruz. DİDF’li gençler Türkçeye çevirecekmiş, Avrupa gecesinde de bizim genç şair okuyacakmış. Dut yaprağı gibi taze ve kıpır kıpır. Çevrildikten sonra okumamı istiyor. Olur, diyorum. Uça uça gidiyor. Şiir her yerde.  
Ve son gün. Bavullar toplanıyor. Yine sabah. Heykel ve edebiyat atölyesinin önünden bağırarak genç kızlar geçiyor. Kampta yine eylem var. Kadın atölyesi eylemde.  Eylem kolunun önünde de Yaren ve Hayat.
Onlar büyüdüğünde özgür, sömürüsüz, eşit insanlığın o ulu zeytin ağacı yeryüzünün bütün topraklarında kök salacak. Buna inanmasak hayata nasıl inanabiliriz ki? Nasıl inanabiliriz ki hayata ve zeytin ağaçlarına…

Reklam
ÖNCEKİ HABER

Gazze\'de 72 saatlik ateşkes sağlandı

SONRAKİ HABER

Suudi Arabistan'da tiyatro sanatçılarına sahnede saldırı: 3 yaralı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa