01 Ağustos 2014 06:00

Gezgin müzisyenler ve rengarenk bir sokak

Sokaklarda dolaşmaya devam ederken dünyanın farklı yerlerinden iki müzisyenle karşılaşıyoruz. Romanya’dan Stanescu Florin ve Japonya’dan Daisuke Yogi. Florin’i akordeon çalıp şarkı söylerken gördüğümüzde durup dinlemeye başlıyoruz. Kısa bir süre sonra bir kadının ayakkabılarını çıkarıp dans ederek ona eşlik ettiğini görüyoruz

Paylaş

Sokaklarda dolaşmaya devam ederken dünyanın farklı yerlerinden iki müzisyenle karşılaşıyoruz. Romanya’dan Stanescu Florin ve Japonya’dan Daisuke Yogi. Florin’i akordeon çalıp şarkı söylerken gördüğümüzde durup dinlemeye başlıyoruz. Kısa bir süre sonra bir kadının ayakkabılarını çıkarıp dans ederek ona eşlik ettiğini görüyoruz. Öncelikle beraber sergilenen bir performans olduğunu sanıyoruz bunun. Ancak Florin’le sohbet etmeye başladığımızdaysa kadının bir dinleyici olduğunu öğreniyoruz. Meğer Florin müzik yaparken bu durumla çok sık karşılaşıyormuş. Öyle ki, çevresinde toplanan kalabalıktan bir dinleyici, sırf Florin’i dinleyebilmek için bir haftadır buraya geldiğinden bahsediyor bize. Ve Florin’in söylediği “çingene müziğine” eşlik edecek kadar da ezberlemiş şarkılarını.

Florin’in yanından ayrılıp İstiklal Caddesi boyunca ilerlediğimizde Japonyalı Daisuke Yogi’ye rastlıyoruz. Daisuke daha evvel görmediğimiz bir perküsyon enstrümanı çalıyor. Sonradan anlattığı kadarıyla, Almanya’ya özgü olan “hang” isimli bu çalgıyı bir seyahati sırasında keşfedip çalmayı öğrenmiş. Henüz üç gündür Türkiye’de olan Daisuke, geldiği günden beri caddede müzik yaptığını söylüyor. Bu kadar kısa sürede hatırı sayılır bir kalabalık toplamayı da başarmış.

Florin de Daisuke de birer gezgin olarak tanımlıyorlar kendilerini. İkisi de pek çok ülke gezmiş bugüne kadar. Ve birçok yeri daha keşfetmeye devam edecekler gibi gözüküyor. Burada bulundukları sürece, polis ve zabıta engeli olmadığı takdirde bu rengarenk görüntünün bir parçası olmaya devam edecekler.Görüştüğümüz diğer sokak sanatçılarının da söyledikleri gibi biz de soruyoruz kendi kendimize: “Bu rengarenk görüntünün nasıl bir zararı olabilir?”

Bu çok kültürlülük ve bir aradalığı sanat aracılığıyla korumak umuduyla “Sanat Sokakta” dosyamızda bugün, sözü Florin ve Daisuke’ye bırakıyoruz.
 
‘AKORDEONU RÜYAMDA GÖRDÜM’

Müziğe nasıl başladınız?

Stanescu Florin: Küçükken rüyamda akordeon çaldığımı gördüm. On beş yaşıma geldiğimde akordeon çalmaya ve şarkı söylemeye başladım. İlk Romanya’da başladım çalmaya. Bana göre müzik kalpten gelir, beyinden değil. Kanımda müzik var benim. Ben çocukken, babam keman çalıyordu. Küçüklükten geliyor yani. Çingene müziği yapıyorum ben. Akordeondan başka enstrüman çalmıyorum.

Neden Romanya sokaklarında müzik yapmaya devam etmediniz?
Diğer ülkelere gitmeye karar verdim çünkü Romanya güzel bir yer olmasına rağmen, insanları sanata değer vermiyordu. İlk olarak İtalya’ya gitmiştim. Orada fark ettim ki insanlar Romanya’dakilerden çok farklıydı ve sanata değer veriyordu. Hiç saymadım ama çok ülke gezdim. Gezgin gibi. Ve gözlemlediğim kadarıyla Avrupa ve Türkiye halkı da böyle.

Türkiye maceranız nasıl başladı?

Ben üç aydır Türkiye’deyim ve on yıldır müzik yapıyorum. Aslında Türkiye’ye üç günlüğüne turist olarak geldim. İnsanları çok sevdim ve burada kalmaya karar verdim. Çünkü Türkiye’deki insanlar müziğime ve sanatıma Avrupa’dakilerden de fazla değer veriyorlar. Hatta dinleyiciler bazen bana katılıyorlar. Örneğin bugün yanımda dans eden kadın, öyle geçerken dans etmeye başladı bir anda.

SANATÇILARDAN HARAÇ KESİLİYOR

Anlattığınız ve şahit olduğumuz kadarıyla halk sizi seviyor ve sokakta kalmanızı istiyor. Türkiye’de bulunduğunuz sürece sokakta müzik yapmanız engellendi mi hiç?
Polis ve zabıta çok defa bana burada müzik yapamayacağımı söyledi. Böyle bir engellemeyle karşılaştığımda sokağı terk edip, müziğimi anında bitiriyordum. Bir kere de eski akordeonumu aldılar. Onu geri almak için zabıtalara para vermek zorunda kaldım. Fakat verdiğim para yasal bir para cezasına karşılık verilmedi. Haraç kestiler yani.

Türkçe de bilmiyorsunuz. Böyle bir durumda kaldığınızda ne yaptınız?

Polis tarafından şiddete maruz kaldığımda ya da saldırdıklarında sokaktaki diğer müzisyenlerle yardımlaşıyoruz. Daha önce birçok kez başıma gelmişti. Mesela polisin benimle uğraştıklarını gördüklerinde buradan bir müzisyen falan geçiyorsa dili bilmediğimi anladıkları için bana hemen yardımcı oluyorlar. Birbirimize her zaman saygı duyuyoruz. Kimse kimsenin yerinde çalmıyor. Sanatımızı asla engellemiyoruz.

SOKAKLAR SINIRLARI YIKIYOR

Neden sokakta müzik yapıyorsunuz?
Daisuke Yogi: Müzik benim için çaldığım şeyi hissedebilmek aslında. Sokakta müzik yapmayı seçtim çünkü kendimi duvarlar, sınırlar arasında sıkışıp kalmış gibi hissediyordum. Böylece hem seyahat ediyorum hem de müzik yaparak işin keyfini çıkarıyorum. Aynı zamanda sokak müziği yaparak geçimimi de sağlıyorum, para kazanıyorum. Seyahat edebilmek için de paraya ihtiyacım var tabii.

Çaldığınız enstrümana ilk kez rastlıyoruz. Japonya’ya özgü bir enstrüman mı?

Enstrümanın adı hang. Almanya’ya özgü bir perküsyon enstrümanı. Gördüğünüz gibi kucağıma yerleştirip, ellerimi ve parmaklarımı kullanılarak çalıyorum. Gong’u andıran armonik bir sesi var. Üzerindeki küçük çukurlardan da notalar elde ediyorum. 2008 yılında Almanya’ya gittiğimde çalmaya başladım. O günden beri de çalmaya devam ediyorum.

BAŞKA ÜLKELERE GİDEBİLME UMUDU

Hep sokaklarda mı müzik yapıyorsunuz? Almanya ve Türkiye dışında başka ülkelerde sokak müzisyenliği yaptınız mı?
Gezgin gibi görüyorum kendimi. Ülke ülke gezdim bugüne kadar. Türkiye’ye de gelmeden Çin, Hong Kong ve Vietnam’a gittim. Fakat bu ülkelerde kendimi geçindirebilmek için yeterli para kazanamadım. Asya ülkeleri daha fakir ülkeler olduğu için halk sanatçıya para vermiyor olabilir. Ardından Türkiye’ye gelmeye karar verdim. Geleli üç gün oldu. Ne zaman başka bir ülkeye seyahat edeceğimi bilmiyorum. Avrupa’da bir ülkeye ya da Amerika’ya gitmeyi düşünüyorum Türkiye’den sonra.

Peki Türkiye’de aldığınız tepkiler nasıl?

Açıkçası buradaki insanları tanıyacak, gözlemleyecek çok vaktim olmadı. Ama üç gündür burada olmama rağmen beni dinliyor olmaları bana mutluluk veriyor. Bir süre daha burada kalacakmışım gibi hissediyorum. Biraz da para kazandıktan sonra hiç görmediğim bir ülkeye gidebilmek umuduyla çalıyorum bu sokakta.

KENTİN GEZGİNİ FLANEURLER

İlk olarak 19. Yüzyılda Fransa özelikle Paris sokaklarında modernleşme ve şehirleşmenin doğmasıyla flaneurler de ortaya çıkmaya başlıyor. Flaneur, Walter Benjamin’in Baudelaire’den esinlenerek ortaya koyduğu bir kavram. Ahmet Cemal’in Benjamin’in “Pasajlar”ını Türkçeleştirirken kullandığı adıyla ise “avare gezgin”. Yine Benjamin tarafından “Avare dolaşırken aynı zamanda çevrenin izlenimleriyle düşünce üreten kişi” olarak tanımlanan flaneurler ne bir turist ne de sıradan bir gezgin. Daha çok yaşadıkları şehirde bir gözlemci gibi gezerek şehri ve sokaklarını keşfeder ve keşfederken de bunun üzerine düşünür flaneurler. Turistler ve gezginlerin yolda olma amacı, bilmedikleri şehirleri, mekanları keşfetmekken, flaneurler sadece içinde bulundukları şehrin kalabalığında var olabilirler. Bir nevi modernizmin dayattığı metalaşmayı reddetmiş ve aylaklığı bir sanat haline getirmişlerdir. “Kalabalık lanetlilerin yalnızca en yeni sığınağı değildir; aynı zamanda toplum dışı kılınmış insanın kullandığı en yeni uyuşturucudur. Flaneur, kalabalık içinde yaşayan terk edilmiş kişidir.”  Diyor Benjamin kavramı tanımlarken.

ATILGAN’IN ‘AYLAK ADAMI’I

Kavram, Benjamin’in ardından gerek akademide gerekse sanat dünyasında önemli bir sembol halini alıyor. Özellikle 1950’lilerin sonunda Amerika’da ortaya çıkan, Jack Keourac ve Allen Ginsberg’in öncülük ettiği Beat kuşağı, edebiyatta flaneurluk kavramını sürdürmeye devam ediyor.
Yine flaneur olarak tanımlanabilecek ve Türkiye’de yaşamış olan Pierre Loti şöyle diyor bir eserinde: “ Gece Eyüp’e varmak üzere, sabahleyin At Meydanı’ndan hareket etmek, elde bir tespih camileri dolaşmak, bütün kahvehanelerde, türbelerde, hamamlarda, meydanlarda oturmak, bir nargile dumanıyla yavaşça sarhoş olmak… özgür tasasız ve bilinmeyen olmak ve sevgilinizin akşam evde sizi bekleyeceğini düşünmek.”

Türkiye edebiyatında Yusuf Atılgan’ın “Aylak Adam”ı flaneur olarak çıkıyor karşımıza. Aslında bu kavramı Türkiye edebiyatında yalnızca Aylak Adam ile sınırlandırmak doğru değil. Sait Faik Abasıyanık da başlı başına bir flaneurdur diyor Ayfer Tunç ve soruyor: “Şehrin sokaklarında kendini evinde gibi hisseden adam dersek flaneur için, Sait Faik Abasıyanık’ın Beyoğlu’da geçen öykülerine baktığımızda bir flaneur görmez miyiz?” Edebiyatta Pierre Loti’den Sait Faik’e kadar uzanan kavram, günümüzde ise yavaş yavaş tarihe karışıyor. Çünkü 19. yüzyılın tek merkezli şehirlerinde tüm sınıf ve katmanlar aynı merkezde toplanabilirken, içinde yaşadığımız çok merkezli şehirler bunu mümkün kılmıyor.

ÖNCEKİ HABER

Çaya feci kıskaç

SONRAKİ HABER

Fenerbahçe Üniversitesinde akademisyenler "bölüm kapanacak" diye işten çıkarıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa