Bilgi değil ilgi toplumu

Bilgi değil ilgi toplumu

Bir aralar dilden dile yayılan “Ağzı olan konuşuyor” mizahi anekdotundaki gibi; önüne gelenin konumuna, bilgi veya donanımına bakmazsızın her konuda yorum yapıp, ahkâm kesip, hüküm verdiği bir bilgi anarşisinde; yavaş yavaş her katmandan bireyler, veya gruplar, nesnel, çıplak gerçekliği ve objektif durumu dahi tamamen kendi öznel ve tinsel apriorilerine göre algılayıp, yorumlayabilme hak ve cüretini kendilerinde görmeye başladıkları bir safhaya gelinir.

Okay DEPREM

Türkiye’nin gerçekten de bilgi değil ancak ve sadece “İLGİ TOPLUMU” olduğu gerçeğini Almanya’da daha iyi kavradım tam anlamıyla. Nasıl ki Alman aydınlanmacı filozof-şair ve yazar J. W. Goethe; “Yabancı, bir başka lisanı bilmek kendi öz lisanını daha iyi bilmeyi getirir” diyorsa, bir ülkeyi gerçek anlamıyla anlayıp anlamlandırmanın kuvvetli bir yolu da kuşkusuz o ülkenin sınırları dışında uzun süreli yaşamaktan, hatta tercihen birkaç ülke modeliyle birlikte, içeriden mukayese edebilmekten geçiyor. Almanya’da yüksek öğrenim gerçekleştirdiğim sıralarda, bitirme çalışması taslak metnini, kendisi aynı zamanda politik bilimler bölüm başkanı olan, tez danışmanım profesöre uzattığımda beklemediğim ve alışkın olmadığım bir tepki aldım. Çalışmanın içindekiler dizininde V.I. Lenin’in isminin birkaç yerde geçtiği ve kaynakçada da kendisinin birkaç kitabının adının yazılı olduğunu görünce, aynen ve tereddütsüz şunları söylemişti: “Açıkçası ben Lenin çalışmadım, fazla okumadım ve hâkim değilim onun alanına, dolayısıyla fazla bir şey söylemem doğru olmaz.” Dahası, fikirlerinin ve kuramının çalışmanın bel kemiğini teşkil ettiği ünlü İtalyan Marksist kültür kuramcısı ideolog A. Gramsci konusunda da, söz konusu düşünüre çokça egemen olmadığı gerekçesiyle beni, bir asistanına yönlendirmişti. Dünya çapında olmasa da Almanya’da az çok tanınan ve sayısız kitaba ve uluslar arası çalışmaya imza atmış bir hocanın kendi alanında, epey bilindik gibi gözüken bazı isim ve konularda bu itirafı yapması beni şaşırtmıştı haliyle.

BİLGİ DEĞİL EGO MERKEZLİ TOPLUMSAL REKABET ORTAMI

Bir siyaset bilimi profesörünün Almanya gibi bir ülkede elbette Lenin ve Gramsci konularında söyleyeceği az çok bir şeyler vardır. Ancak uzmanlaşmanın had safhada olduğu, ve kişilerin genel olarak bilgili ve vasıflı oldukları saha ve konularda konuşmaya ve yorum yapmaya meyilli ve alışkın oldukları bir toplumda; bilhassa üst kalifiye mesleklerde, belirli bir alana bütünüyle hâkim olmadan ayrıntılı ve derinlikli yorum yapmaktan, görüş vermekten genellikle kaçınılır. Bu, “Burjuva ölçülerinde” de olsa gerçek anlamda uzmanlaşmış bilgi toplumunun kamusal ahlak ölçütlerinden ve sosyal alışkanlıklarından sayılır. Hâlbuki Türkiye gibi “İlgi Toplumu” modellerinde ise, söz konusu örneğin yaşanması çok zor, hatta imkânsıza yakındır. Çok katlı aşağılık kompleksi labirentinin gizli dehlizlerinde çırpınan ve sesini duyuramayan pek çok üniversite hocası veya Prof.. Doç. madalyası ile dolaşanların hepsi olmasa da azımsanmayacak, hatırı sayılır bir kısmı; göreli bilgisiz oldukları konular, yeterince bilgi sahibi olmadıkları alanların net ve dolaysız itirafını yapma kültürüne malik olmak bir yana, tam tersine arzın merkezidirler ve öğrencileri başta olmak üzere, çevrelerindeki hemen hemen herkes ile de dolaylı veya doğrudan “Ego Mücadelesi” halindedirler. Her türlü formel ve kamusal ilişki biçiminin henüz ve tamamıyla oturup, kurumsallaşmadığı bu gibi çevre ülke örneklerinde bilgi kaynaklı ve vasıf donanımlı rekabet ortamı yerini, her düzeyde ve her çeşit kişisel ego mücadelesinin hınca hınç ve kıyasıya yaşandığı bir sosyal curcunaya bırakır. Ne de olsa modern Türkiye’nin tarihi bir yanıyla, “Kişisel Ego Mücadelelerinin Tarihidir”.  

HER KAFADAN BİR SESİN ÇIKTIĞI ÖZNEL İDEALİZM BOYUTU

Az çok uygar ve gelişmiş ülkelerde, televizyon kanallarına baktığınızda; yalandan sabahlara kadar süren ve bitmek bilmeyen tartışma ve münazara programlarına pek rastlanmaz. Ne var ki, Türkiye’de özel kanalların yaygınlaşmaya başladığı 90’lı yılların ilk yarısından itibaren “Siyaset Meydanı” gibi teatral münazara programları veya “Ceviz Kabuğu”, “Teke Tek” gibi yakın markaj, 1-2 kişi konuklu tartışma programları; yayın süreleri ve ele aldıkları tema çeşitliliği dallarında dünya rekoru kırarlarken, neredeyse onlarca kopyaları da onları taklit etmek suretiyle diğer kanalların ‘prime time’larını doldurmuştu bile. Belki de yeryüzünde çok az toplumda; görünürde ve sözüm ona da olsa bu denli yoğun ve “renkli” bir tartışma, münazara ortamı var gözüküyor o yıllardan bu yana... Ne var ki, Türkiye’nin o zamandan bu yana, pek çok açıdan nereden nereye geldiği düşünülürse; empirik, tesadüfî, gelişine ve subjektif bireysel veya kolektif bilgilerin keşmekeşinden, eklektik ve çarpık bir araya gelişinden ortaya elle tutulur bir bilgisel sosyal kazanım çıkması bir yana göreli ve dolaylı olarak ‘öznel idealizm toplumsal ortamı’nı güçlendirmektedir.

SKOLASTİK APRİORİLER İLE GERÇEĞİ OKUMA

Bir aralar dilden dile yayılan “Ağzı olan konuşuyor” mizahi anekdotundaki gibi; önüne gelenin konumuna, bilgi veya donanımına bakmazsızın her konuda yorum yapıp, ahkâm kesip, hüküm verdiği bir bilgi anarşisinde; yavaş yavaş her katmandan bireyler, veya gruplar, nesnel, çıplak gerçekliği ve objektif durumu dahi tamamen kendi öznel ve tinsel apriorilerine göre algılayıp, yorumlayabilme hak ve cüretini kendilerinde görmeye başladıkları bir safhaya gelinir. Tam da bundan dolayıdır ki, 17 Aralık sürecinden sonra, dünya çapında görülmüş en büyük yolsuzluklarla ilgili ortaya dökülen, saçılan her türden kaset, bant, kayıt ve görüntünün oluşturduğu bütün bir nesnel gerçekliği, yüz binlik hatta milyonluk güruhlar, kafalarındaki skolâstik ön-kabul ve peşin hükümlerden dolayı görmezden gelip, gerçekte yokmuş ve hiç olmamış muamelesi yapabildiler. “Ben Bu beyaz duvarın gerçekten beyaz olduğuna değil, kafamdaki öznel düşünce onun mavi olduğunu söylediği ve ben onu mavi görmek istediğim için mavi olduğuna inanıyorum.” kaba örneğinde özetlenebilecek yeni Orta Çağ’cı algı biçimi; bilgi değil ‘İlgi Toplumu’nun gelip eninde sonunda tosladığı engelin ve çıkmazın, mutlak öznel idealizm duvarı olduğuna işaret ediyor…
[email protected]

www.evrensel.net