Canı yanmışlar ya da bir soruyu tersten sormak

Canı yanmışlar ya da bir soruyu tersten sormak

Sevda Karaca: Bütün vücuduyla, elleri, kolları, çatılan kaşları, gözünün kenarından süzülmesin diye tuttuğu gözyaşlarıyla anlatıyordu. En acı olanı anlatmak için araya sıkışan Kürtçe kelimeler, sonradan öğrenilen, mecburen öğrenilen, mecburiyeti her daim hissettiren dile sığamamışlığın göstergesi gibiydi.

Sevda KARACA

Boğazı düğümlenerek değil, gözlerinden ateş fışkırarak anlatıyordu; bütün vücuduyla, elleri, kolları, çatılan kaşları, gözünün kenarından süzülmesin diye tuttuğu gözyaşlarıyla anlatıyordu. En acı olanı anlatmak için araya sıkışan Kürtçe kelimeler, sonradan öğrenilen, mecburen öğrenilen, mecburiyeti her daim hissettiren dile sığamamışlığın göstergesi gibiydi. Dil, insanın evidir. Evleri yakılmış kül edilmişti, ev bildikleri dilleri o yangının ardından göç ettikleri yerlerde geçersiz kılınmıştı. Evsiz ve dilsiz kalmışlardı, daha da acısı bedenlerine ve hayatlarının tamamına kazınan “şiddet”in türlü veçheleriyle yaşamayı öğrenmenin ağırlığı çökmüştü üstlerine. 1993 yılında Lice’de yaşananlara tanıklık eden, tanıklık etmeyi geçelim, o yaşananların bizzat içinde yer alan bir kadının hikâyesini anlatacağım size. 2005 senesinde Mersin’de onunla tanışmış, Lice’nin gerçeğini ilk kez ondan dinlemiş, o anlattıkça bilmemekten utanmış, sözü bağlayacak yer bulamayınca karşılıklı susmuştuk.

KARDEŞLİK OLSAYDI BUNLAR OLUR MUYDU?
Kimi zaman anlattığı kendi hikâyesi değilmiş gibi “olmuş, yapmış, gitmiş” diye bir rivayet zamanında konuşan, kimi zaman başka kadınların sözlerini bile kendi cümlesiymiş gibi kuran kadının anlattıkları “zora” başkaldıran bir tarih anlatısı gibi karşımda duruyordu.  Hayatın kesintiye uğradığı tarih, hafızaya öyle bir canlılıkla nakşedilmişti ki, her bir ayrıntının bu kadar tane tane dile gelmesine şaşırmıştım.
Bazı bazı duvarın bir köşesine asılı Lice fotoğrafına gözlerini dikiyor, soluk bir ses tonuyla konuşuyor. Bazı bazı celalleniyor, yanındakinin kolunu çekiştirerek, karşısındaki o an karşısında oturan kadın değil de geçmiş zamanda karşısına çıkan askermiş gibi öfkelenerek konuşuyordu.
22 Ekim 1993’te silah seslerine uyandıklarında, silah sesine uyanmanın alışkanlığına kendisi de şaşırmış. Asker postallarının kapıları tekmeleyen, sokakta rap rap yürüyen seslerini ayağa fırlayıp taklit ediyor. Karanlık çökene kadar çocuklarını yatak yorganı siper yapıp arkasına nasıl sakladığını, korkudan titreyen çocuklarının birbirine nasıl sokulduğunu, her silah sesinde daha memedeki bebeğinin çığlık çığlığa nasıl bağırdığını ve o bebeğin neredeyse 20 saat hiç uyumadığını anlatıyor. Silah seslerinin başlamasının hemen öncesinde dışarıya çıkan kocası gün boyu eve gelemediğinden başına bir şey gelip gelmediğinin kaygısından bir anda 10 yıl yaşlandığını saçının beyazından bir tutam göstererek anlatıyor. “Çekecek çilemiz çokmuş, o daha neymiş ki” diyor üstüne…
Kocası eve perişan halde vardığında “bir kadını gözümüzün önünde vurdular” diyor, cümlesi bitmeden kapı tekmeleniyor. Eve doluşan kimi üniformalı kimi sivil giyimli ama istisnasız hepsi silahlı adamlar, “geç geç geç” diye çoluğu çocuğu kollarından sürükleyerek dışarı çıkarıyor. Kocası ayrı bir yere, kendisi ve çocukları ayrı… Komşular keza aynı biçimde kapı önünde. Dipçiklerle iteklenerek yürütülmeye başlıyorlar. Kendi evinin yakıldığını görmemiş, lakin İlçe Emniyet Amirliği’nin yanında bulunan tarlaya götürülürken gördükleri hanesinin yıkılmasından daha ağır gelmiş ona. “Ev yerine konur, insan yerine konmaz” diyor. “Eziyet, hakaret, küfür, dayak… 3 gün süren bu muamelede insan insan kalır mı sonra?” diye soruyor. O üç günün sonunda eve dönüş yolunda kentin neredeyse tüm sokaklarında yakılan evler, öldürülmüş hayvanlar, acıyla bağıran kadınlar, ellerini başının arasına almış oturan erkekler, analarının eteğinden ayrılamayan ağlayan çocuklar görüyorlar. Küle dönmüş evlerinin önünde kocasıyla yan yana nasıl durduklarını, sonra da hiç konuşmadan dönüp yola düştüklerini anlatıyor. Sadece çocuklarının elinden tutarak başladıkları göç yolları önce Diyarbakır’a, sonra Adana’ya arkasından Mersin’e varıyor. Bir oğlu dağda, kızı cezaevinde, kendisi her eylemin, mitingin en önünde olan bu kadın, “kardeşlik olsaydı bunlar olur muydu?” diye soruyor. Sorunun basitliği gerçeği boğazımızda bırakıyor.

DİLİNİ VE AKLINI KAYBEDENLERİN ANLATTIĞI
Sonra kadınlardan bahsediyor. Emniyet binasına ve bir okula götürülen, geri döndüklerinde artık bir daha eskisi gibi olmayan, olamayan kadınlardan. Korkunç işkencelere ve tecavüze uğrayan, bir hayalet şehre dönmüş Lice’de bir hayalet sureti olarak dolaşan, sonra da yavaş yavaş Lice’den ayrılan ve bir daha geri dönmeyen kadınlardan… Gidenlerden olamayanlar,  yani kentin dilsiz ve aklını yitirmiş kadınları olarak, imlenip unutulmak istenen bir hakikati  sürekli söyler ve anlatır kalmışlar. Dilsizlikleri Lice’de kalanlara çok şey anlatan, aklını yitirmişlikleri ise 93’te neler olduğunu sürekli akılda tutmalarına cevaz veren bu kadınlara sonra ne olmuş, bilmiyoruz.
Onları “canı yanmışlar” anlamına gelen bir Kürtçe kelime ile anlatıyordu. Bu yazıyı yazarken o kelimeyi bir türlü hatırlayamadım, Kürtçe bilen arkadaşlara danıştım. “Dîl sewati” dediler. Galiba buydu. Hatırlayamamaktan canım yandı. Oysa içime kazımalıydım.
Bu yaşananların üstünden geçen 20 sene Liceli kadınların hafızalarında ve dahi bedenlerinde taşıdıkları bu yükün üstüne yeni şeyler ekledi. Sonra da bu yüklerin hepsi bir oldu, adı da kalekol kondu. Sonra da soruldu “bu kadınlar neden kalekola, karakola karşı çıkıyor” diye. Soru şu olmalıydı: bunca yükü taşıyıp bugüne gelebilen ve hala barış diyen bu kadınlar kalekola karşı olmayacaktı da ne olacaktı?

www.evrensel.net