Başbakanın tokadı hepimizin yüzünde patladı

Başbakanın tokadı hepimizin yüzünde patladı

Madenci çocuğu olmanın ne kadar büyük bir acı ve keder olduğunu Soma’da yaşanan katliamla bir kere daha hatırladım ben. Tüm Türkiye’nin canı yandı elbette, ama bizimki daha çok yandı.

Nesrin GÜÇBİLMEZ

Madenci çocuğu olmanın ne kadar büyük bir acı ve keder olduğunu Soma’da yaşanan katliamla bir kere daha hatırladım ben.  Tüm Türkiye’nin canı yandı elbette, ama bizimki daha çok yandı. Çünkü, yaşayamadığımız çocukluğumuz, göremediğimiz babalarımız, kadınlığını yaşayamayan annelerimiz, hep bir eksiklik ve korku ile geçen hayatımız da tekrar tekrar geçti gözümüzün önünden. O karanlığa inen erkeklerin geride bıraktıkları kadın ve çocukların zorluklarla geçen hayatının ne demek olduğunu iyi biliriz. Hele hele de canını o karalar karası madende bırakmış madencilerin geride bıraktığı acıları anlatmaya benim kelimelerim yetmez.
Zonguldaklıyım. Benim hem dedem, hem amcam hem de babam madenciydi. 1965 Mart ayında Kozlu’da büyük bir direniş patlak verdiğinde neler yaptıklarını dinledik dedemden son nefesini verirken. Babamı akciğer kanserinden kaybettik, torununu bile göremedi. Amcam aynı hastalıkla boğuşuyor. Akraba bildiğim erkekler gibi arkadaş bildiklerim de biz büyüdükçe madenci oldu. Zaten başka şansları da yoktu. Şimdi de onların yollarını gözlüyoruz. Ben bir madenciyle evlenmemeye çok küçükken karar vermiştim. Öyle de yaptım. Hiç bitmeyen bekleyişlere dayanamazdım. Soma’da işçi katliamını duyduğum andan beri aslında bir madenci kızı olarak o bekleyişlerden hiç kaçamadığımı anladım.
1991 yılında yapılan büyük madenci yürüyüşünde ben 10 yaşındaydım. Annemin yolluk diye hazırladıklarını babama verirken babamın “Ölmek var dönmek yok” dediğini, sabahında Zonguldak’ın her köşesinden akın akın gelen akrabalarımızın, madenci ailelerinin birbirinin koluna girerek nasıl yürüdüğünü hatırlıyorum. Annemin beni ve ağabeyimi elimden tutarak o kalabalığa karışırkenki yüzünü, hatta başına örttüğü örtünün desenlerini bile hatırlıyorum. Ocak ayıydı, hava soğuktu, abim annemin ördüğü hırkayı çıkarıp bana verdi, ben de bir başka madenci çocuğuna verdim. Üçümüz el ele tutuşup, o çocuk halimizde “Çankaya’nın şişmanı, işçi düşmanı” diye boğazımızı yırtarak bağırıyorduk. İşçi düşmanı demek bizim için babamızın sabah çıktığı eve akşam gelemeyecek olmasına neden olan adam demekti. Madenci çocuğu olmak demek bisiklet istediğimizde babamızın “Bisikleti kim görmüş siz göreceksiniz” demesi, sonra da bahçeye çıkıp hüngür hüngür ağlaması demekti. Okulda madendeki hiyerarşinin madenci çocukları arasında da olması demekti, kazmacılar, domuzdamcılar, lağımcılar, elektrikçiler… Annemizin uzak bir madende bir “iş cinayeti” olduğunda başka annelerle fısır fısır konuşup ağlaşması, biz yanlarına gelince bizi “Büyüklerin lafı dinlenmez, hadi dışarı” diye göndermesiydi. Babamın karası eksik olmayan elleriyle böldüğü soframızdaki ekmeğin giderek küçülmesiydi. Sınıf arkadaşımız olan erkek çocuklarının büyüyünce madenci olacağını bilerek okulu hiç takmamasıydı. Maden kentinde yaşamak demek, bembeyaz astıkları çamaşırların kara-gri ipten toplanmasına sinirlenmesiydi kadınların. Kalın kanvas kumaştan kıyafetlerin ne yapsa geçmeyecek kömür karalarını ha bire çitilemekti. Her gün “Uğurlar olsun, Allah’a emanet ol, hakkım helal olsun” diye eşlerini göndermek, bütün gün kötü bir haber alma ihtimalinin derdiyle beklemek, vardiya dönüşü “Geçmiş olsun, Allah yarını kurtarsın” diye oh çekmek demekti madenci karısı olmak. Baretin, karanın, kömürün, kazmanın, grizunun ve ölümün bir insan gibi aramızda dolaşmasıydı. Ölüm yoksa bile ciğer hastalıklarının, nefes zorluklarının, el ayak parçalanmalarının yardıma muhtaç kıldığı erkeklere bakmakla yükümlü olmak, elden ayaktan düşen erkeklerin yerini doldurmak için canını dişine takmak demekti kadınlar için. Babası maden işçisi olan 16 yaşındaki Nihal’in yaptığı resmi görmüşseniz ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Gazetelerde de çıktı. Babası Gelik’te madenci olan bu çocukla röportaj yapmışlar “Her siren sesi duyduğumda, ambulans gördüğümde acaba babam mı diye düşünüyorum” demiş.  Benim anlatacaklarımdan daha çok şey anlatmış bu cümleleriyle. Şimdi Soma’da siren sesleri, ambulanslarla değil, polisin copuyla, gazıyla babalarının, ağabeylerinin, amcalarının ölüsünü karşılıyor küçücük çocuklar. Başbakanın tokadını yiyorlar. Hepimiz yiyoruz o tokadı. Ben, bir madenci torunu, madenci kızı olarak o tokadı yüzümde hissettim. Bütün madenci yakınları, bütün Türkiye o tokadı yüzünde hissetti. Hâlâ canımız yanıyor ama acıdan değil, öfkemizden.  Eğer hepimiz babasını kaybetmiş o çocuğun yüzünde patlayan tokadı geriye çeviremezsek, o tokadı bu hükümetin yüzüne el birliğiyle atamazsak o madencilerin, ailelerinin, bizim ve hepimizin vebali hepimizin boynunda.

www.evrensel.net