Somalı bir işçi: Bir köpek kadar değerimiz yok

Somalı bir işçi: Bir köpek kadar değerimiz yok

Soma tarihinin en büyük acısını yaşıyor… Hiç böylesi olmamıştı… Ayda, iki ayda bir madende bir kaza olması, aralarından birinin yitip gitmesi; ev geçindirme uğruna, ekmek parası uğruna artık kanıksadıkları şeydendi, ama bu çok ağırdı.

Fatih POLAT
Soma

Soma tarihinin en büyük acısını yaşıyor… Hiç böylesi olmamıştı… Ayda, iki ayda bir madende bir kaza olması, aralarından birinin yitip gitmesi; ev geçindirme uğruna, ekmek parası uğruna artık kanıksadıkları şeydendi, ama bu çok ağırdı.
Manisa’nın yüzbin dolayında nüfuslu bu madenci ilçesi, bu satırlar yazılırken 200’ü aşmış ve sokakta kime sorsak 300’ün üzerinde can kaybından söz ettiği bir büyük acıyı yaşıyor.
Manisa’ya gelen otobüsten Akhisar’da inip, Soma’ya giden otobüse bindiğimde, saatlerdir duyduğum, Hayat Tv’de sevgili İzmir Temsilcimiz Emine Uyar’ın anlatımlarından dinlediğim o büyük acının içine doğru yol aldığımı hissediyorum. Araçta bu olay manşet. Muavin ile biraz sohbet edince o da uzaktan bir akrabasının madende henüz kendisinden haber alınamayanlardan biri olduğunu söylüyor. Kırkağaç’a geldiğimizde muavin çıkarın cesetlerin burada kavun depolamak için kullanılan soğuk hava deposunda tutulduğunu anlatıyor.
Az sonra yol Soma’ya dönünce yol başlarında polis otoları ve çevik kuvvet otobüsleri dikkati çekiyor. Bunlar, işçinin can güvenliğini umursamayarak onu taşeronun insafına terk eden devletin kendi güvenliğini, olası bir infial durumuna karşı korumak için buradalar.
Ve polis kontrol noktaları nedeniyle araçlar Soma Devlet Hastanesi’nin olduğu noktaya gidemiyor. Muavin beni yakın bir noktada indirdi ve oralı olan birinden de bana hastaneye kadar eşlik etmesini rica etti. Giderken o arada da konuşuyoruz. Adı Muhattin Altınbay’mış. Fotoğrafını çekmemden endişe ediyor ama hikayesini anlatıyor: “Babam 22 yıl madende çalıştı. Ağır koşullarda. Ama devletteydi o zaman madenler, işçinin can güvenliği içinde iyi kötü yatırım yapılıyordu. Yani en azından taşeronlardaki gibi değildi.” Ölü sayısının açıklanan resmi rakamların çok üzerinde olduğunu düşünüyor pek çok Somalılı gibi. “Daha önceden de can kaybı ile sonuçlanan kazalar oluyormuş” diyorum, o da devam ediyor: “Ayda, iki ayda bir birisi madende kaldı, öldü, diye duyardık. Ama böyle hiç olmadı. Bu çok ağır Soma için.”
Beni hastanenin yakınında polis barikatlarının olduğu noktaya kadar getiriyor. Görüntü, kritik önemdeki siyasi davalarda polisin adliye önlerinde yaşattığı manzaraya benziyor. Basın olduğumuz için herhangi bir sorun yaşamıyoruz ama Soma’lılar bu barikatların arkasından olan biteni izliyorlar. Onlardan birine yanaşıyorum. Adı Mehmet Ali Karakaçan. Eniştesi Halil Durmaz’dan dün saat 15.00’ten beri haber alamadığını söylüyor. Kendisi de madende çalışmış. Taşeronda. Çok dertli, hemen anlatmaya başlıyor: “Abi bize ‘gönder malı’ derler, gönder”. Araya girip ‘O ne?’ diye soruyorum, ‘kömür’ diyor, “Kömür çıksın da, senin hayatın hiç önemli değil. İstanbul’daki bir kedi köpek kadar değerimiz yok burada.”
O arada lafa girmeye çalışan yanındakine yöneliyorum. Adının Fikret Cevdet olduğunu söylüyor. ‘Yakınımız var mı madende?’ diyor soruyorum, “Hepsi bizim yakınımız” diyor buruk, ağladı ağlayacak bir ses tonuyla. “Bir sürü ocak söndü. Ateş düştüğü yeri yakar” diye devam ediyor. Yaşanan kaza ile ilgili yorumunu soruyorum, “Ciddiyetsizlik” diyor ve ekliyor: “Fazla para kazanma peşinde taşeronlar. Ciddi bir denetim de yok. Burası bir maden memleketi, ama tam teşekküllü bir yanık hastanesi bile yok.” Bu nedenle de madenden çıkarılanların İzmir’deki, Bursa’daki hastanelere gönderildiğini söylüyor.
Harun Muzaç da 11 yıldır maden de çalışıyor. Madende şu anda çıkarılamayanlar arasında arkadaşları varmış, “Bazı şeyler ört bas edilmek isteniyor” diyor. “Ne bunlar?” diye soruyorum, “İhmaller” diyor tek kelimeyle çok şey anlatan bir yanıtla. Harun da, diğerleri gibi ölü sayısının 300’ü geçtiğinden emin gibi konuşuyor. Bu yazıyı siz okuduğunuzda muhtemelen bu rakamlar netleşmiş olacak.
Ahmet Tanrıverdi de, 8 yıldır madende çalışan bir başka işçi. “Tamamıyla ihmal” diyor yaşananlar için. Trafo patlamasını, daha fazla kar hırsıyla kapasitesinin çok üzerinde zorlanmasından kaynaklanmış olabileceği yorumunu yapıyor. Maden de henüz çıkarılamayanlar arasında hem arkadaşları hem de akrabaları varmış.
Buradaki kalabalık arasında dikkatimizi çeken Gülşah Güçlü ise, Trabzonluymuş. Burada üniversite okuyor ve dördüncü sınıf öğrencisi. Bir arkadaşının babası bu iş cinayetinde ölmüş, bir arkadaşının babasından da henüz haber alamıyorlarmış.Gülşah yaşananların kader ile açıklanmasına tepki gösteriyor ve “Resmen katliam” diyor.
Ben bu yazıyı Soma Devlet Hastanesi’nin hemen yan sokağındaki bir pastanede yazarken, aynı anda da madende yaşamını yitirenler sesli olarak anonslanıyor. Cenazeleri ile ilgili bilgi veriliyor. İlçedeki madenci anıtı da çiçeklerle süslenmiş.
Tüm bunları yaşarken aklım Emile Zola’nın Germinal’ine gidiyor. Zola’nın 1860’larda kuzey Fransa’da geçen şaheser romanı Germinal’de anlattığı koşullardan daha iyi değil 2014 Türkiye’sinde maden işçilerinin durumu. Kim bilir bu yaşananlar, belki o zamanki gibi görkemli bir grevin kıvılcımı olur.

www.evrensel.net

0 yorum yapılmış

    Yorum yapın

    Yorum yapmak için üyelik gerekmemektedir. Yorumlar, editörlerimiz tarafından onaylandıktan sonra yayınlanır. Konuyla ilgisi olmayan, küfür içeren, tamamı büyük harfle yazılan yorumlar onaylanmamaktadır.