27 Nisan 2014 13:33

Mülteci proleterin 1 Mayıs’ı

Çağlayan’daki merdiven altı atölyeler, İstanbul’un tekstil sanayisini fason üretim yaparak ayakta tutuyor. Burada çalışan işçilerin yüzleri kadar mahallenin demografik yapısı da değişiyor.

Paylaş

Ercüment AKDENİZ  

Çağlayan’daki merdiven altı atölyeler, İstanbul’un tekstil sanayisini fason üretim yaparak ayakta tutuyor. Burada çalışan işçilerin yüzleri kadar mahallenin demografik yapısı da değişiyor.
Önce Kürtler büyük kalabalıklar halinde geldiler ve Çağlayan çevresine yerleştiler. Köhne gecekondular, rutubet kokan bodrum katlar onları bekliyordu. 90’larda bölgedeki savaştan kaçanlar İstanbul’un bu arka bahçesinde iş tutar oldular. Arka bahçede emek ucuz çalışma koşulları kuralsızdı.
Aradan yıllar geçti... Yemek paydosları ve iş çıkışlarında bu kez çekik gözlü işçiler boy vermeye başladı. Moğol, Tatar, Kazak, Türkmen, Azeri mülteciler arka bahçenin ekmeğe muhtaç yeni proleterleriydi.
Şimdilerde Çağlayan’ı yeni bir göç dalgası sardı; sayıları her gün katlanarak artan Suriyeliler! Sokaklar, lokantalar, cami çıkışları Arapça konuşan göçmen işçilerle dolu...  Bir iş hanında Suriye yemekleri yapan küçük bir lokanta açılmış. Uyanık bir Suriyeli yöresel yufka ekmeği pişiren bir fırın işletmeye başlamış. Duvarlarda Türkçe’nin yanında artık Arapça yazılı iş ve kiralık ev ilanları var. Ama mülteci işçilere Arapça ilanlarla seslenenler sadece patronlar ve emlakçılar değil. Zira Çağlayan İşçi Derneği de 1 Mayıs bildirilerini  bu yıl üç dilde yazmış; Türkçe, Kürtçe ve Arapça...

OMAR’IN EVİNDE

Bu akşam Halepli Omar’ın evine misafiriz. Tercümanımız Ali olacak; Antakya’dan İstanbul’a çalışmaya gelmiş işçilerden biri o. Suriye Kürtlerinden işçi Cuma da bize eşlik ediyor.
Omar, iş çıkışı bizi alıp eve götürmek üzere derneğe geliyor. Omar’da ev sahibi olmanın heyecanı, biraz da telaşı var. Herhalde Türkiyeli ilk misafirleri biz oluyoruz.
Çağlayan deresinde bir apartmanın bodrum katına iniyoruz. Kapı açıldığında, korku dolu gözlerle bizi iki küçük çocuk karşılıyor. Evde, sıcak bir “hoş geldiniz” faslından sonra sofra kuruluyor. Sofraya geleneksel Suriye yemekleri geliyor. Karnımızı bir güzel doyurduktan sonra haberi yapmak üzere sorulara başlıyoruz.
Omar ve Cuma, Çağlayan çevresinde 300 civarında Suriyeli ev olduğunu söylüyor. Fakat yerleşim şekli onlar için henüz bir gettolaşma yaratmış değil. Çünkü buralarda bir apartmanda birden fazla Suriyeliye ev vermiyorlarmış. Suriyeli işçiler –ki çoğu erkek- daha çok atölyelerde birbirlerini görüyorlar. Akşam olunca herkes dağılıyor ve evlere kapanıyor. Örneğin Cuma Nurtepe’de oturuyor ve sadece Suriye yemekleri için Çağlayan’a geldiğini söylüyor.
Omar, kendisine evi kiralayan emlakçının elinden çok çekmiş, öfkesi öyle hiddetli ki anlatılır gibi değil. Omar çocuklarına sürekli şunu öğütlüyormuş; “Aman ses çıkarmayın, evden dışarı sakın çıkmayın yoksa polisler gelir!” Omar’in birbirinden güzel iki çocuğu var ama içerden, ağlayan bir çocuk sesi daha geliyor. Derken bir çocuk sesi daha. Yani evde toplam dört çocuk var. Anlıyoruz ki; 1+1’lik bu küçük evde iki aile yaşıyor; Omar’in ve erkek kardeşinin ailesi. Omar bu durumun din ve göreneklerine de uymadığını söylüyor ve ekliyor; “Şimdilik yapacak bir şey yok”

İKAMETGAH YOLU; ÖLÜM YOLU

“Hükümetten çok şey bekliyorduk. Bize gelirken birçok vaatte bulundular ama hiç birini yerine getirmediler” diyor Omar ve konuşmasına şöyle devam ediyor: “Size ikametgah verilecek, kimseye muhtaç olmayacaksınız, çocuklarınız okulda okuyacak dediler ama hepsinin karşılığı boş çıktı! Ekmek parası bile yoktu, günlerce aç kaldık ama hükümet yardım etmedi.”
Burada yani Çağlayan’da hayat ağacına tırnaklarını geçirerek tutunmaya çalışan mülteciler için en önemli sorun ikametgah belgesi. Çünkü o belgeyi almak deveye hendek atlatmaktan daha zor. Omar sitem kar konuşuyor: “Şu anda ne benim ne de ailemin ikametgahı var. Benim yasal hiçbir hakkım yok. Ben kimim ki?”
Bir keresinde kuzeninin eşi hastalanmış. Onu Okmeydanı Araştırma ve Eğitim Hastanesi’ne götürmüşler. Ama ikametgah belgesi olmadığı için hastaneye girişini başkasının üzerinden yapmışlar.
Soruyoruz; “Peki, ikametgah belgesi istemeye gidince size ne diyorlar?”
Omar soruya öyle bir yanıt veriyor ki adeta donup kalıyoruz: “İkametgah istemeye gidince diyorlar ki; pasaportunun süresi geçmiş, veremeyiz! Bize diyorlar ki; Suriye’ye geri dönün, pasaport çıkartıp öyle gelin. Bizim orda pasaport nasıl alınır biliyor musunuz? Pasaport dairesine gitmek için bir caddeden geçmek zorundayız. Caddenin iki tarafında kim olduğu bilinmeyen sniperlar yani keskin nişancılar var. Aralarında kelle hesabı bahse giriyorlar. Her gün o caddede 10-15 kişi ölüyor. Vallahi bana 1 milyon lira da verseler o caddeden geçmem”
Omar, bizimle gelen Bahadır’ı göstererek sözü İşçi Derneği’ne getiriyor: “Allah vekil bu dernek olmasaydı belki de kötü yollara düşmüştüm, elimden kötü şeyler gelmişti.” Anlaşılan o ki burada yani Çağlayan’da, İşçi Derneği’nden başka mültecilerin ve göçmen işçilerin sorunlarına eğilen başka bir kurum yok!

1 MAYIS... 1 MAYIS...

Omar, kardeşi ve Cuma Suriye’deyken de işçilermiş. Orada çalışma saatleri; sabah 08:00 akşam 22:00 imiş. Fazla mesai ise 22:00’den sonrasına sayılıyormuş! Savaştan önce (Türk parasıyla) günde 75-100 lira kazanıyorlarmış. Savaş çıkınca işçi ücretleri 15-25 liraya kadar düşmüş. Hayat ise tahmin edileceği gibi şimdi orada oldukça pahalı.
Söz işçi haklarına ve 1 Mayıs’a geliyor; “1 Mayıs Suriye’de tatildi ama bu tatilden sadece memurlar yararlanabiliyordu” diyor Omar. Yani işçilere tatil falan yokmuş; Çağlayan’da da değişen bir şey olmadığını söylüyor. Sözü Cuma devralıyor; “Elinde dilin ve mesleğin yoksa yabancı bir ülkede tutunamazsın. Sokaklarda dilenen Suriyeliler çoğunlukla bunu başaramayanlar.” Cuma’nın bu sözleri bir zamanlar Almanya’daki Türkiyelilerin durumunu akla getiriyor. Cuma devam ediyor; “Mülteci kamplarında kalanlar en alttakiler. Nüfusun yüzde 30’u kamplarda kalmaya razı ama yüzde 70’i kampları kabul etmiyor. Çünkü kamplar ne ahlaka ne da insanlığa uygun.”
Omar’a “1 Mayıs’ta İşçi Derneği sizin hangi taleplerinizi dile getirmeli?” diye soruyoruz. Madde madde şöyle sıralıyor:
1- Haftalık ücret 500 TL olsun, eşit işe eşit ücret verilsin,
2- Paralarımız düzenli ödensin. İş azalınca önce Suriyeliler işten atılmasın. Çünkü bizim tutunacak başka dayanağımız yok. Mesai ücretleri zamanında ve kırpılmadan ödensin,
3- Ev kiraları sabitlensin,
4- Çocukların eğitimi ve sağlığı için önce ikametgahlarımız verilsin.
Omar’in sohbet boyunca dinleyici kalmayı seçen kardeşi, kaygılı bir yüz ifadesiyle nihayet bize şöyle soruyor; “Suriyelileri çalıştıran atölyeleri kapatacaklarmış. Böyle bir şey duydum doğru mu acaba?”
Savaş, yalın bir kılıç gibi, alın teri döken mültecinin tepesinde sallanmaya devam ediyor. Keskin kılıcın gölgesinde kötünün kötüsüne razı olmak da var; kılıcı sallayan celladın koluna yapışmak da! Türkiyeli sınıf kardeşleriyle birlikte, kendi dillerinde 1 Mayıs’a hazırlanan Suriyeliler cellada “dur” demeyi öğreniyor.

ÖNCEKİ HABER

1 Mayıs 1915

SONRAKİ HABER

CHP Sözcüsü Faik Öztrak, YSK'nin gerekçeli kararını değerlendirdi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa