‘Koşun koşun radyo başına...’

‘Koşun koşun radyo başına...’

Radyo ile dinleyici olarak ilişkimiz geceleriydi. İşten gelip yemeğimizi yediğimiz, kahveler içilip bulaşıklar yıkandıktan sonra çaylarla, meyvelerle oturuluyordu radyonun başına.

Sennur SEZER

Benim için radyo “koşun koşun radyo başına” diye çınlayan bir şarkıydı. Ankara Radyosu’nda Ayşe Abla’nın “radyo çocuk kulübü”nün başlangıç şarkısı başladı mı Eskişehir’deki lojmanımızda radyonun başında alırdım soluğu. Yıl 1946-47 olmalı. Bir süre sonra şarkıyı öğrendim:
“Koşun koşun radyo başına, başlıyor saatimiz,
Koşun koşun radyo başına, işte hep beraberiz.
Şarkı, masal, gülmece, bilmece, yarışma
Dileriz sizin olsun güzel olan ne varsa...”
Benim için radyo yeni çocuk şarkılarıydı. Annem için de müzik.
Babam DDY’de görevliydi. Elektrik ve elektronik eğitimini meslek okulunda almış, bir süre uçak fabrikasında çalışmış bir teknik eleman. Radyomuz da onun yapımıydı, bakır tellerden oluşan kocaman bir makara ve hoparlör. Bir de pencerede anten.
Annem evin işi bitince bu makaranın başına geçip sararak yeni istasyonlar arıyor. Bulunca işaretliyor. Mısır radyosunu bulduğunda dayımlar eve misafir çağrıldı. Türkçe sözlü Arapça şarkılı filmler moda. Ümmü Gülsüm, Emine Rızık gözde.  (“Ev işi” kavramını açıklamalıyım, o zamanlar buzdolabı, çamaşır makinesi, elektrik süpürgesi, düdüklü tencere yok. Ev de kömür sobasıyla ısınıyor. Kömürlük dört kat aşağıda. Çarşı-pazar eve yürüyüş uzaklığı olarak en az yarım saat uzaklıkta, alış verişi zaten haftada bir babam yapıyor.)
Radyomuzun mobilyası yani cilalı tahtadan kutusu, açıp kapama düğmesi ya da dalgaların yönetileceği bir düğme, hangi istasyonun dinlediğini gösteren bir göstergesi yok. Sonradan babam eve eski bir radyo mobilyası getirdi ama bu da içine makaraların konduğu bir dolap görevi gördü. Ben de İstanbul’da ciddi bir radyo görene kadar radyoları hep böyle olur sandım. Henüz antensiz küçücük radyolar düşlenmiyordu bile.
İstanbul Radyosu Ankara Radyosu’ndan daha önceleri başlamış yayına. Bu radyonun yayını için efsaneler dinledim sonradan. Radyoda spikerlik ve yayın şefliği yapan şair Ercüment Behzat Lav (1903-1984) varlıklı ahbaplarından plaklar toplayıp yayınlıyormuş. Bazen de olacak bu ya tam yayının ortasında “kusura bakma Ercümentciğim, hanımın arkadaşları geldi” diye kapıya dayanıp plağı geri alanlar oluyormuş.   

HEYECANLI RADYO PROGRAMLARI

Eşref Şefik (Atabey, 1894 - 1980) ilk canlı futbol yayınının spikeriymiş. 1934’te gerçekleşen Fenerbahçe ve Wac (Avusturya) takımları arasındaki maçı radyodan canlı olarak anlatmış. O yıllarda da bir spor yazarı olarak tanınan ve sevilip saygı duyulan bir kişiymiş. Ne var ki Eşref Şefik, futbol anlatıcılığını pek sevmemiş. Biz İstanbul’a geldiğimiz 1950’li yıllarda daha çok boks ve güreş karşılaşmaları anlatıyordu. Güreşlerde tuşları santim santim vererek (omzunun mindere değmesine beş santim kaldı, dört santim kaldı... hay Allah köprüye kalktı vb) soluğumuzu kesiyordu. Bazen karşılaşmanın en heyecanlı yerinde “ ağzım kurudu, izninizle şu sütümü içeyim” diyordu. Bu sütün bildiğimiz süt mü aslan sütü mü olduğu da mizah dergilerinde tartışılıyordu. Olimpiyatlarda ve milli maçlarda güreşçilerimizi yöneterek konuşturuyor (Hadi bakalım büyüklerin ellerinden, küçüklerin gözlerinden öp,) bu yüzden ayrı bir sempati topluyordu.
1950’den başlayarak Kore’ye gönderilen Türk birliklerinden haberler radyodan yayınlanmaya başlandı. Bu programın bir bölümü bir tür telefon gibi çalışıyordu. Bir gün “Kore birliğimizden İbrahim Sezer ailesine selam ediyor” anonsunu duyunca “babam Kore’ye gitmiş” diye ağlamaya başladım. Babamın Trakya’da görevde olduğuna onu görene kadar inanamadım.
Radyoda 1941 yılında bugünkü Radyo Tiyatrosu’na benzer nitelikte “Temsil Saati” adıyla dramalar da yer almış. İlk piyesler 1947lerde başlamış: “Radyofonik temsiller”. Hatırlamıyorum. Kardeşimin doğduğu yıl olduğundan olabilir.  15 dakikalık skeçlerin en tanınanı “Kimgiller”miş. Başrollerinde Vahi Öz, Saime Arcıman, İbrahim Delideniz ve Kemal Tözem gibi ünlü ve usta isimler görev almıştı. Başlangıçta Radyo Temsil Kolu Şefliği adı altında yönetilen radyofonik temsillerin amacı, eğlendirirken eğitmek ve düzgün Türkçe’yi halka benimsetmekti. Bu program, 1960’lı yılların başında “Mikrofonda Tiyatro” adını aldı. “Radyo Tiyatrosu” adıyla günümüzdeki biçimine dönüşmüş.
1960’lı yılların başında “Arkası Yarın”  adlı programlar başladı. Programlar “dinleyicilerin tiyatroya, yazılı sanat eserlerine ilgisini artırmayı, okumaya yönlendirmeyi, Atatürkçü düşünce ve milli amaçlar doğrultusunda dinleyiciyi bilinçli tutmayı hedefliyordu.” Ama aşkla ilgili olanların salgın gibi yayıldığını söylemeliyim.  Adnan Özyalçıner ile evlenmeye karar verdiğimizde gerekli ek para için Orhan Hançerlioğlu bize Oktay Akbal’ın  Garipler Sokağı’nı Arkası Yarın olarak uygulamamızı önerdi. Bunu Bir Genç Kız Yetişiyor izledi.
Radyo ile dinleyici olarak ilişkimiz geceleriydi. İşten gelip yemeğimizi yediğimiz, kahveler içilip bulaşıklar yıkandıktan sonra çaylarla, meyvelerle oturuluyordu radyonun başına. En heyecanla izlediğimiz programlar yarışma programlarıydı. Bu programlar kültürel yanı ağır basan programlardı. Hatırladığım ve çok izlenen programlardan biri Yapı Kredi reklam programı olan Ayaklı Sözlük’tü. Jüri üyeleri arasında Türkoloji Profesörleri vardı. Programı Orhan Boran sunuyordu. Sorulan sözcüklerin kolay olduğunu öyle çok söyledim ki, Adnan “sen de katıl da boyunu görelim” dedi. Ben de yasal adımla katıldım ön elemeye. Yarışmada da bir sözcüğü bilemedim. Eve 1500 lirayla döndüm.

www.evrensel.net
ETİKETLER Sennur Sezerradyo