Seçimden sonra...

Seçimden sonra...

Geçen hafta bugün sandık başındaydık. Düz bakarsak, sözü dolandırmanın anlamı yok; seçimin galibi yüzde 95 ile “düzen partileri” oldu. Eğer bu sistemde seçimler, yüz metre yarışı gibi, önde gidenin “galip” olduğu bir süreçse, sırasıyla AKP, CHP ve MHP kazandı. Peki öyle mi sahide

Mustafa Kara

Aslında, karanlığın içinden doğan küçük bir ışık demeti de kazanmış olabilir seçimi... Hatta, yüzde 50’yle, yüzde 26 ile iki partiye giden oylar, aslında “değişim özlemi”nin yalan deryası içinde yolunu kaybetmiş bir tezahürü olabilir pekala. Yorumlamak, anlamak, anlamlandırmak lazım. Bakmayın siz, sosyal ağlarda, gazete köşelerinde, İnternet sitelerinde umutsuzca yazılmış satırlara. Aziz Nesin göndermelerine, Aysun Kayacı’nın “Dağdaki çoban ile benim oyum nasıl eşit olur?” mızmızlanmasını haklı bulan ağlamalara... İlk anın öfkesi, kızgınlığı, hayal kırıklığı yerini akılcı yorumlara bırakmalı mutlaka.

91 yıllık Ankara idaresinin çözmek yerine derinleştirerek bugüne taşıdığı bütün yüklerle eziliyor Türkiye halkı. Ve artık değişim istiyor. 2001 krizi sonrası açık biçimde de gösterdi bunu. “Değişim”den anladığı “eski statüko”ya neoliberal makyaj olan ve “O adamlar yerine bu adamlar geldiğinde” sorunu çözdüm sayan AKP, halkın yarısı için ehven-i şer de olsa bir seçenek. Şimdilik.

Başbakan Erdoğan seçim dönemi boyunca milliyetçiliği, dinciliği, şiddeti ele alsa da, alttan alta “seçimdir geçer, Anayasayla ülke değişecek” propagandasını sürdürdü. İstanbul’a kanal, Ankara’ya hayvanat bahçesi dışında; vaat ettiği tek şey “ülkeyi 12 Eylül Anayasasından kurtarmak” oldu. Bu taktiğin, “Ne İsa’ya, ne Musa’ya yaranmak” gibi bir riski olsa da, seçim sonuçları AKP’nin hem İsa’yı, hem Musa’yı “kandırdığını” gösteriyor. 2002’den bu yana AKP’yi istikrarlı biçimde büyüten sürecin, “Diğer düzen partilerini yutması” olduğu da bir gerçek. Bunu da 12 Eylül ruhuyla hazırlanmış Siyasi Partiler Yasası’na borçlu. Kendini yaratan koşulları “değiştirme” iddiasında bir parti AKP; ama yine de insanları inandırmış görünüyor. Asıl “başarı”sı bu olsa gerek!

Taze değişim sevdalısı CHP, 5-6 puanlık doping alsa da, umut olmaktan uzak; ancak halkın çeyreği de onun yanında. Kaset maset derken duygusal oylarla kefeni şimdilik yırtan MHP’yi geçelim. Sorsan üçü de seçimi kazandı; biraz altını kazısan hepsi kaybetti. Sermaye partileri cephesinde yeni bir şey yok; ama yine de oyların yüzde 94’ü orada. Emek, Demokrasi ve Özgürlük Blokunda buluşan Kürtler ve sosyalistler de haklı olarak kendini “başarılı” sayıyor. Hem oy artışı, hem milletvekili artışı bir yana; ülkenin 15 yıldır içine düşürüldüğü “kısır kamplaşma”ya alternatif, yeni bir umut odağı olarak yükseliyor. Blok partisi ile bu odağın kalıcı iş birliğine dönüşme çabaları da cabası. Şimdi, bütün iş bu odağı somut bir alternatif halinde yeniden ve daha güçlü örmekte.

Bir haftadır analizler, yorumlar, “nasıl oldu”lar gırla gidiyor her yerde. Konu oldukça çetrefilli, pek çok farklı yönü, bir sürü ince ayrıntısı var. Ama konumuz bu değil; eksik, yanlış  anlaşılmak pahasına uzatmayalım. Seçim sonrası, üzülenler, karamsarlığa, umutsuzluğa düşenlere dönersek; asıl büyük grubun üzüntü kaynağı AKP’nin oyların yarısını alması. Bir de, kendi oyları “düşük” geldiği, istedikleri çıkışı yakalayamadıkları için üzülenler var. CHP ve TKP’de görünen hava da ağırlıkla bu. ÖDP çevresiyse, seçime girmeleri engellendiğinden doğal olarak ilk grupta yer alan bir izlenim bırakıyor. Elbette, bu iki grubun kesişim kümesi de epey büyük.

Öncelikle söyleyelim, seçimdir, belirleyeni çok, denklemi karmaşık bir süreç. Hele de kendini “sosyalist” sayan partiler için “tek kriter” olamaz, olmamalı hiçbir zaman. Ama yapılan değerlendirmelerde, “ölüm-kalım” meselesine dönüştüren; kendi örgütsel varlığını olmasa bile, bu ülkenin insanını “ileri derecede aşağılayan” ifadelere rastlamak şaşırtıcı.

Yazılmış onca yazı, yapılmış onca değerlendirme arasında elbette öğretici, açıklayıcı, yeni sorular sormamızı sağlayan pek çok görüşle karşılaştık. Ahmet Çınar’ın sol.org’daki yazısı ise tersine “tüyler ürpertici” satırlar içeriyordu. Belki de, en arı haliyle “Bu halk adam olmaz”cılığın zirvesi. Yazıda, Türkiye toplumuna yönelik kullanılmış ifadelerden bazılarını sıralayalım: “Çöküş” , “tükeniş”, “toplumsal çürüme”, “akılsızlaşma”, “sürüleşme”, “zalimleşme”, “vicdansızlaşma”, “toplumsal tükeniş”, “celladına aşık bir toplum”, “kirlenmekten haz alan bir kitle”, “Oblomovluk”...

“Çöküşün içselleştiği” kanısında sol.org Yazarı Ahmet Çınar ve şu tespiti yapıyor: “Ve Türkiye 2011 yılında, bütün tarihlerin gerisine düşürülmüştür. Türkiye şu anda Tanzimat’ın, 2. Mahmut’un, 3. Selim’in öncesine ve gerisine düşmüştür. Tarihinin en karanlık dönemine girmiştir.” Öyle ki; AKP’ye oy veren yüzde 50 için, daha önce Başbakan Erdoğan’ın ağzından duyduğumuz “ayaktakımı” ifadesini kullanıyor ve “Sermaye ile ittifak halindeki ayaktakımı” tespiti yapıyor. Bu, “Büyük sermaye destekli AKP’nin işçilerden, emekçilerden, yoksullardan oy aldığı” gerçeğinin bir başka ifadesi. Asıl sorun kullanılan “kavram”da. İşçi sınıfı ve emekçiler, komünistler yerine AKP’ye oy verdiği anda, birden “ayaktakımı”na dönüşüveriyor! Aysun Kayacı’nın “dağdaki çoban”ı, Ahmet Çınar’ın kaleminde “ayaktakımı” oluyor. Sonra da, tartışmalı çıkış önerisi geliyor: “Artık bu coğrafyada eşitliği, özgürlüğü, cumhuriyeti, laikliği, aydınlanmayı ve tüm ilerici değerleri savunmanın, var kılmanın tek yolu jakoben düşünce ve yöntemlerdir. Bu toprakların tarihinin derinliklerindeki jakoben damarı yakalayıp kalınlaştırmak, tek çıkış yolu gibi görünüyor”.

Fransız Devrimi yıllarının “burjuva terörist”i; toplumun kirini kan ile yıkama sevdalısı Jakobenizm, çıktığı dönemde ve yerde bazı ileri özellikler gösterse de, bu topraklarda yıkıcı etkisini yıllar yılı sürdürdü. Baskıyı ve şiddeti temel alarak toplumu değiştirme çabası olarak da özetlenebilir aslında. Yakın arkadaşları bile “Artık giyotinler durmalı” dediğinde Jakobenizmin Kurucusu ve Lideri Robespierre “Dehşet, çünkü onsuz erdem güçsüzdür” diyebilmiştir. Robespierre’nin bir kral ve sayısız insanı gönderdiği giyotinde, üstelik aynı suçlamayla, haksız bir “karşı devrimci” yaftasıyla can verdiğini hatırlatalım.

Türkiye’yi 3. Selim öncesine dönmüş ilan edince, elbette geriye “Zora dayalı burjuva devrimcilik” kalıyor herhalde. Üstelik, tarih sahnesine çıktığı ve kısmen devrimci ruh içerdiği andaki Jakobenizm bile değil Ahmet Çınar’ın önerdiği. Onun bu topraklardaki tepeden inmeci, “karikatür” hali... “Bu toprakların tarihinin derinliklerindeki jakoben damar”dan ne kastettiğini anlamak da hiç güç değil. Çünkü bugün karşımıza hangi sorun çıksa; hangi çözülememiş büyük bir dert ile boğuşsak, o “yerli Jakobenler”in bıraktığı miras karşılıyor bizi. “Ulus devlet” adına işlenen büyük cinayetlerde de, “tek”çi anlayışların dayattığı devlet modelinde de... Kendi halkını, kendine tehdit sayan bir rejimden söz ediyoruz, işin özü. Halk için, halkla birlikte değil, “halka rağmen” bir değişim. Ve en önemlisi halka karşı bir değişim. Hadi diyelim yazar haklı, Türkiye toplumu 3. Selim öncesine kadar geriledi; sen niye peşi sıra gidiyorsun? Fransız Devrimi yıllarında olmadığımıza; Paris Komünü’nü, Ekim Devrimi’ni ve sayısız halk devrimini yaşadığımıza; ve tüm bu yaşadıklarımızdan öğrendiğimiz bir şeyler olduğuna göre, niye başkalarının sularında yüzelim?

Moda kavramlarla söyleyelim; “eski statüko ile yeni statüko” arasındaki çatışmada saf tutup, eskinin kaybetmesine üzülmek değil bizim işimiz. Hele hele, “eski statüko”yu var eden tepeden inmeci halk düşmanlığının peşine takılmak hiç değil. Üstelik, “eski ile yeni” çoktan el ele, kol kola girmiş; pürüzler bir bir temizlenirken... Tonları birazcık farklı olsa da, tek bir rejim var karşımızda.

Halka duyulan karşılıksız aşk, yerini nefrete bırakabilir kolayca. Örneklerini görüyoruz. Halkı sevmek ise emek vermeyi getirir beraberinde. Değiştirmek için yoğun bir emek. Israrlı, kararlı, sürekli bir emek.

“Halka rağmen, halksız bir politika” ise istenen; ancak beyaz perdeye yansıyan film avutabilir bizi. Ama çoğu kez “düş satar” sinema; gerçek hayat “mutlu son”u o kadar kolay vermez insana. Gerçek bir değişimi başlatmak için bugün 2.5 milyon oy; yani yüzde 6 yeter! Yarın için ise az... Tek yol daha fazla “ayaktakımı” arasında olabilmek. Ve elbette, değiştirmek için çalışmak, çalışmak, çalışmak... Ayaklar baş olacaksa, böyle olacak. Gerisi lafügüzaf.

www.evrensel.net