Yaşamak denen  bu zahmetli iş

Yaşamak denen bu zahmetli iş

İstanbul Devlet Tiyatrosu, yaşadığı 56 yılda 56 tiyatro oyununu miras bırakan İsrailli dramaturg, Tiyatro Yönetmeni, Şair ve Yazar Hanoch Levin’in (1943-1999) “Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş/The Labor of Life” başlıklı eserini sahnelemekte.

Üstün AKMEN

İstanbul Devlet Tiyatrosu, yaşadığı 56 yılda 56 tiyatro oyununu miras bırakan İsrailli dramaturg, Tiyatro Yönetmeni, Şair ve Yazar Hanoch Levin’in (1943-1999) “Yaşamak Denen Bu Zahmetli İş/The Labor of Life” başlıklı eserini sahnelemekte.

Levin eserinde yeni bir şey söylememiş; söylememiş, ama ne söylemek istediyse doğrusu olamazcasına güzel söylemiş. Varoluşçu bir yaklaşımla aile kurumunu eleştirirken yaşama kavuşturduğu “kısmen arızalı” karakterlerle izleyiciyi hem gülümsetmeyi, hem de düşündürtmeyi becermiş. Gel gelelim, hiç kuşku duymadan söylüyorum, Levin’in bu kara komedisi, İstanbul’da izlediğimiz oyuncu performansıyla daha bir değerlenmiş.

BİRBİRİNDEN BIKMIŞ BİR ÇİFT


Birbirlerinden ve evliliklerinden sıkılmış, bıkmış bir çiftin bir anda sorgulamaya dönüşüveren öyküsü, evliliğin kim ve ne için yapıldığını, çiftlerin evlendikten sonra bir anlamda adanmışlıkla yaşamak zorunluluğunu; oradan da geçerek sadakatin gerekli mi gereksiz mi olduğunu mıncıklıyor, oyun geliştikçe ortaya sıkı bir kara mizah örneği çıkıyor.   

Zirveden inişe geçen oyunun erkek kahramanı Yona’nın iç hesaplaşması, gerçi Tolstoy’un “Ivan Ilyiç’in Ölümü’nü (İnkılap Kitapevi / Dünya Klasikleri Dizisi)” çağrıştırıyorsa da, benzerlik esere toz kondurmuyor, Çevirmen Nermin Saatçioğlu’nun duru ve akıcı üslubuyla oyun mükemmel akıyor. Evlilik özelinde yazarın yaklaşan ölümü de zekice kurgulaması, oyunu daha bir dikkat çekici ve etkili kılıyor.

KEREM AYAN’IN BAŞARISI

Yönetmen Kerem Ayan, oyun metninin iletisini estetik bir biçim ve biçem içinde kodlamış. Kodlamış derken söylemek istediğim şu: Tiyatro, hiç kuşkusuz bir iletişim aracı. Tiyatrocular bir mesajı iletmek adına oyun sahneliyor; seyirciler de oyundaki ilişkilerin izini sürerek, bir nevi “gösterge avcılığı” yaparak, estetik bir biçimde kodlanmış mesajı çözüyor. Oyunu izlerken, gerçek hayatta olduğu gibi birçok gösterge onlara doğru yöneliyor. Tamam da, göstergeler tiyatroda bir sanat eserinin düzeni içinde karşılarına çıkıyor. Onlara bir şeyler söylemeye çalışıyor. Bir oyunun “anlaşılır” ve “eğlendirici” olması, gösterge kodlamalarındaki tutarlılığa ve estetikliğe bağlıysa, bu konuda Kerem Ayan’ı gönülden kutlamam gerekiyor.
Diğer taraftan, Murat Balcı’nın besteleri pek güzel.

Işın Mumcu’nun sahne tasarımı sadelik uğruna kötü, hatta çirkin.

Mihriban Oran’ın kostümleri için fazla sözüm yok.  

Akın Yılmaz’ın ışığının yönü, şiddeti, rengi, diğer ışıklarla olan kombinasyonu seyirciye oyun ile ilgili ipuçları verir nitelikte.

METNE DEĞER KATAN OYUNCULAR

Oyunculuklarda İşdar Gökseven, Gunkel’i hem bütünsel, hem derin, hem de eksiksiz değerlendirirken, fiziksel olarak da mükemmel biçimlendiriyor. Ülkü Duru, dışsal olguların altında gizli bir nehir gibi akan o canlı ruhu, seyirciye pek güzel aktarırken; Musa Uzunlar kuşkucu, korkak ve iddialı Yona’nın yaşamını tümüyle kabul edip, sahipleniyor.
Sözün özü bu oyun alkışlanmayı anasının ak sütü gibi hak ediyor.

www.evrensel.net