Realizmden Postmodernizme sanat

Realizmden Postmodernizme sanat

Gerçekçi akım anlayışının Türkiye romanlarına girişi Batı’daki gibi kapitalizmle birlikte değil daha çok kırsal kesimi konu alan romanlarla olmuştur. Cumhuriyet kurulduktan sonra ilk dönemlerde burjuva bürokrasisi yani Kemalist ideolojiyi halka benimsetmek için birçok roman yazılmıştır

Mesut AKATAY
Çukurova Üniversitesi
Türk Dili ve Edebiyatı


Klasik sanattan postmodernist sanata kadar uzanan tarihsel dönemde birçok dinamikten söz etmek mümkündür. Savaşlar, göçler, çatışmalar, iktidar mücadeleleri, ihtilaller, ekonomik değişim süreçleri, kültürel değişim ve birçok unsur sanatı şekillendirmiştir. Geçmişten günümüze tarihsel süreçte sanatı şekillendiren sosyal sınıflar farklılık arz etmiştir. Sanat; kimi zaman aristokrasinin ve burjuvazinin, kimi zaman halkın, kimi zaman da bireylerin zevkine göre şekillenmiştir.

Bu yazıda sanat akımlarının doğduğu ortamlar, bu ortamların sanata ve sanatçıya etkisi, realist, modernist  ve postmodernist sanatın nitelikleri ve bu niteliklerin eserlere etkisini irdelemeye çalıştım.

REALİZM

19. yüzyılda bilimin gelişmesi, objektifliği ve bilimselliği güçlendirmiş ve bilimi her şeyin tek ölçüsü haline getirmiştir. Artık romanlarda kapitalist düzenden kaçan bir sanat anlayışı yoktur. Aksine kapitalizmle yüzleşen ve mücadele eden bir anlayış vardır. Leonardo da Vinci realist anlayışla ilgili şunları söylemektedir: ‘Yaptığınız resmin konu olarak aldığınız objelere tam olarak benzeyip benzemediğini anlamak istiyorsanız, bir ayna alın ve bu objelerin onda nasıl yansıdığına bakarak gördüğünüzü yaptığınız resimle karşılaştırın.’ Stendhal’a göre ise roman; ‘Büyük bir yolun üstünde gezdirilen bir ayna.’dır.’ Emile Zola, ‘Germinal’ romanını yazmak için haftalarca madende madencilerle birlikte kalmıştır. Tolstoy, ‘Savaş ve Barış’ı yazmak için iki gün at sırtında savaş alanında dolaşmıştır.

BATIDAKİ GİBİ DEĞİL

Gerçekçi akım anlayışının Türkiye romanlarına girişi Batı’daki gibi kapitalizmle birlikte değil daha çok kırsal kesimi konu alan romanlarla olmuştur. Cumhuriyet kurulduktan sonra ilk dönemlerde burjuva bürokrasisi yani Kemalist ideolojiyi halka benimsetmek için birçok roman yazılmıştır. Roman eleştirmeni Fethi Naci, Yakup Kadri’nin ‘Yaban’ ve Reşat Nuri’nin ‘Yeşil Gece’ romanını değerlendirirken, bu romanların sosyal gerçeklikten uzak, burjuva bürokrasisini benimsetmek için yazılmış romanlar olduğunu dile getirir. Yakup Kadri ve  Reşat Nuri’nin yaşaması halinde onlara Yılmaz Güney’in ‘Umut’ filmini önereceğini ve Yılmaz Güney’in sinemada yakalamış olduğu başarıyı hiçbir Türk romancısının yakalayamadığını söyler.

MODERNİST VE POSTMODERNİST AKIM

1980’li yıllara gelindiğinde yani kapitalizmin tam anlamıyla Türkiye’ye girişiyle birlikte modernist ve post-modernist sanat anlayışı ortaya çıkmıştır. Bu iki anlayış Türkiye edebiyatında birlikte görülmüştür. Bu anlayışların Türkiye’deki etkisine geçmeden önce dünyada bu edebiyatın nasıl ortaya çıktığı, hangi sanatçılarla geliştiğine değinmekte fayda var. Modernizm, ‘Gerçekçi estetik’ anlayışına tepki olarak 19. yüzyıl sonlarında doğmuştur. Sanat ve edebiyatta yenilikçi değişiklikler, olağan dışı sunum teknikleri ve yepyeni söyleme biçimleriyle ortaya çıkmış bir sanat akımıdır.

Paul Cezanne sanatta modernizmin kurucusu sayılır. Modernizm bir anlamda; realist yazarların bireyi ihmal etmesi ve kapitalist düzen içerisinde bireyin yalnızlaşması, yabancılaşması ve gelenekleri reddetmesiyle ortaya çıkmıştır. Modernist akım, Picasso ile Brague’nin resimlerinde, Stravisky ile Schoenberg’in müziklerinde, Kafka ile Faulkner’in romanlarında, Yeats ile Eliot’un şiirlerinde görülür. Bu isimleri çoğaltmak mümkündür.


TOPLUMCU GERÇEKÇİLİK

Cumhuriyetin sonraki dönemlerinde ise Türkiye romanında toplumcu-gerçekçi (başkaldıran edebiyat) ortaya çıkmıştır. Bu romanlarda düzendeki bozukluklar, bürokrasinin çürümüşlüğü, fakir halk , sınıf mücadelesi vs. konularına yer verilir. Bu romanlar özellikle Köy Enstitüsü’nde yetişen yazarlar tarafından ortaya konulmuştur. Örneğin Sabahattin Ali’nin ’Kürk Mantolu Madonna’sı bir nevi kadının manifestosu gibidir. Yine Sabahattin Ali’nin ‘Kuyucaklı Yusuf’ romanı devlet içerisinde kaymakam, asker, memur vs. yozlaşmasını anlatır. Yine toplumcu-gerçekçi anlayışın temsilcilerinden Yaşar Kemal, Orhan Kemal ve Kemal Tahir’in de aynı temaları işlediklerini görürüz.


POPÜLER OLMAYAN, POPÜLER KARŞITI

Modernizmin temel özelliklerinden biri, olayların birey üzerindeki etkisidir. Modernizmi esas alan eserler Varoluşçu akımdan etkilenmiştir. Varoluşçuluğa göre; diğer varlıklardan farklı olarak önce var olan sonra ne olduğu belirlenen birey kendi özünü arar, kendisi olmaya çabalar, bu bakımdan birey yaşadığı toplumla çatışma içindedir.’ Modernist edebiyat da bir başkaldırı edebiyatıdır. Tüm gelenekler ve değerler reddedilir. Asıl gerçek toplumun değil bireyin gerçeğidir. Bu açıdan bakıldığında modernizmin hem geleneksel kültüre karşı başkaldırı, hem de popüler kültüre düşmanca bir tutum içinde olduğu söylenebilir. Bu konu da Gasseti’nin söyledikleri konuyu en iyi biçimde özetliyor gibidir: ‘Modernist sanat toplumsal kitlelere, yığın insanına oldum olası karşıdır. Özünde bütünüyle popüler olmayan bir sanattır, üstelik de popüler karşıtıdır.’

TÜRKİYE’DE 1980’DEN SONRA

Dünya edebiyatındaki bu gelişmeler Türkiye edebiyatında 1980’den sonra yani kapitalizmin tam anlamıyla yankı bulduğu süreçte ortaya çıkmıştır. Gerçi 1980’den önce Oğuz Atay’ın ‘Tutunamayanlar’ ve Yusuf Atılgan’ın ‘Anayurt Oteli’ modernist edebiyata örnek teşkil eder. Ünlü eleştirmen Berna Moran ‘Tutunamayanlar’ romanı ile ilgili şu değerlendirmeyi yapar: ‘Atay’ın Tutunamayanlar’ı bujuva düzenin kurallarına, değer yargılarına, beğenisine, yaşama biçimine ayak uyduramayan, topluma yabancılaşmış yalnız insanlardır. Yazar, küçük burjuva aydınlarını silkelemek için onların kültür değerleriyle, ideolojik tutumlarıyla, yaşamda bağlandıkları konvansiyonlarla alay eder.’ Ayten Coşkunoğlu ‘Yusuf Atılgan’ın Romanlarında Yabancılaşma’ adlı makalesinde ‘Anayurt Oteli’ ve ‘Aylak Adam’la ilgili şu değerlendimeyi yapar: ‘20. yüzyıl Avrupa Edebiyatını etkileyen yabancılaşma faktörünü ve varoluş bunalımının yarattığı burjuva değerlerine başkaldıran bireyselci tutumun izlerini Atılgan’ın bu iki romanında görmek mümkündür. Atılgan, insanın varoluş sorunlarına, ruhsal gelgitlerine ilgi duymuştur.’

‘TUHAF BİR ERKEK’

Kapitalist moderniteyi sorgulayan, kadının varoluş problemlerini dile getiren yazarlardan biri de Leyla Erbil’dir. Leyla Erbil modernist edebiyatta bilinç akışı yöntemini ustalıkla kullanan yazarlardandır. Erbil, dilin insanı anlatmada yetersiz olduğunu ve dilin alışıldık kalıpların dışına çıkılması gerektiğini savunur. Erbil ‘Tuhaf Bir Erkek’ adlı romanında büyük harf kullanmamıştır. Hürriyet Gazetesi’ne bu romanıyla ilgili verdiği röportajda; ‘Tuhaf Bir Erkek’ romanının Türkiye’yi anlattığını ve Türkiye’nin hep tuhaf olduğunu söylemiştir. Ayrıca Erbil, sınıflı toplumları tuhaf, yani Marx’ın söylediği tarih öncesi toplumlara benzetmiştir. Leyla Erbil gibi Tezer Özlü, Sevgi Soysal, Latife Tekin vb. yazarlar da eserlerinde modernist unsurları kullanmış ve cumhuriyet aydınlarının yaşadığı bunalımı eserlerinde işlemişlerdir.

OLAY DEĞİL, OLAYIN YAŞATTIĞI DUYGULAR

Modernizmle birlikte ortaya çıkan ve modernizmin devamı olan akım ise postmodernizmdir. Postmodern metinlerde amaç olay anlatmak değil; olayın yansıttığı izlenimleri, duyguları anlatmaktır. Yine bu metinlerde yalnızlık, bunalım, gerçeklik, karamsarlık vs. gibi konular işlenmektedir. Bu ekolün önde gelen yazarlarından biri Orhan Pamuk’tur. Orhan Pamuk dışında Selim İleri, İhsan Oktay Anar, Bilge Karasu, Adalet Ağaoğlu, Nedim Gürsel vs . yazarlarda da postmodernizmin etkisi görülür.

Post-Modernizmin yoğun olarak işlendiği günümüz romanlarında toplumsal gerçeklikten uzaklaşılmıştır. Ortadoğu gibi savaşların yoğun yaşandığı, acısız bir günün olmadığı bu coğrafyada postmodern yazarlar toplum sorunlarına duyarsız kalmış, bir oryantalist gibi batılıların ilgisini çeken konuları işlemiş ve kendilerine bir piyasa oluşturmuşlardır.
Umarım Gezi Ruhu bu anlayışı kıran bir gerçeklik ortaya çıkarır.  Gezi, bireyin varoluş isyanı olduğu gibi aynı zamanda toplumun da isyanıydı. Tamamıyle Haziran Direnişi ile ilgili bir roman yazılacak olursa, realist-modernist anlayışın uzlaştığı bir roman olur.


BİR KAPİTALİZM ELEŞTİRİSİ

Modernist sanat kapitalizme karşı cephe alır. Kapitalizmin insanı tek tipleştirmesi, bireyin gerçeğinin ve değerlerinin yok olması, bireylere yığın olarak bakılması, modernist edebiyatta ciddi bir kapitalizm eleştirisi doğurmuştur. Örneğin Franz Kafka’nın ‘Dönüşüm’ romanında Gregor Samsa’nın böceğe dönüşmesi ciddi bir kapitalizm eleştirisi içerir. Onu böcek olarak görmek isteyen esasen kapitalist düzendir. Yine Albert Camus ‘Yabancı’ adlı romanında yabancılaşmayı işler. Erich Fromm ‘Kapitalist Sistemde Yabancılaşma’ adlı makalesinde şöyle yazar: ‘Kapitalizmin kişi üzerindeki en önemli etkisi onda yabancılaşma olgusunu yaratmaktır… Yabancılaşma, kişinin kendisini bulunduğu toplumda bir yabancı olarak algılamasıdır… Yabancılaşmış kişi başkalarına yabancılaştığı gibi kendine de yabancılaşmıştır.’ Sartre, ‘Bulantı’ adlı romanında bireyin kökten özgürlüğünü ön plana çıkarır. Roguenti’nin dünyaya karşı duyduğu tiksintiyi, nefreti anlatır. Bireyin bu kadar önem kazandığı modernist edebiyatta M.Proust, H.James, J.Conrad ve V.Woolf gibi bir çok yazardan söz etmek mümkündür.

www.evrensel.net