14 Mart 2014 10:00

Kanlı üç yıldan sonra Suriye krizi

Bütün bölgeyi derinden etkileyen, ve birçok hesabı değiştiren Suriye krizi bugün üçüncü yılını geride bıraktı. Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen krizin nasıl sonuçlanacağı ve sonrasında ne gibi gelişmelere yol açacağı hâlâ kestirilebilmiş değil. Krizin başlangıcının yıl dönümünde sürecin ana hatlarını kısaca hatırlatalım istedik.

Paylaş

Ali KARATAŞ

Bütün bölgeyi derinden etkileyen, ve birçok hesabı değiştiren Suriye krizi bugün üçüncü yılını geride bıraktı. Aradan bu kadar zaman geçmesine rağmen krizin nasıl sonuçlanacağı ve sonrasında ne gibi gelişmelere yol açacağı hâlâ kestirilebilmiş değil. Krizin başlangıcının yıl dönümünde sürecin ana hatlarını kısaca hatırlatalım istedik.

KRİZ ULUSLARARASILAŞTI


Belki Suriye krizi ile ilgili söylenecek ilk söz, ortaya çıktığı ilk andan itibaren emperyalist güçlerin ve Ortadoğu ile ilgili tasarrufları olan ülkelerin krize anında dahil olduğudur. Suriye politikasında bir yandan ABD ve Rusya karşı karşıya gelirken diğer yandan bölgede etkin oyuncu olmak isteyen Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün, Körfez Ülkeleri, İran ve Lübnan Hizbullah’ı gelişmelerde farklı biçimlerde saf tuttu. Her ne kadar yaklaşımlarında farklılık olsa da ABD, Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, Ürdün ve körfez ülkeleri muhalifleri desteklerken; Rusya, İran ve Lübnan Hizbullah’ı Rejimin yanında yer aldı. Kısacası yaklaşık iki buçuk yıldır Suriye’de yaşanan bölgesel ve küresel ölçekte bir bilek güreşidir. Bu durum krizin bu kadar uzamasında önemli bir etken olmuştur.

SURİYE LİBYA’YA BENZEMEDİ


Suriye’de rejimin kısa sürede yıkılacağı beklentisine girenler ve siyasetlerini bu beklenti üzerinde şekillendirenler hayal kırıklığına uğradı. Libya’da her şey birkaç ay içerisinde oldu bitti. NATO üzerinden alınan müdahale kararından sonra Libya bombalandı ve Bingazi’de silahlandırılan kabilelerle beraber kısa sürede Muammer Kaddafi devrildi ve linç edilerek öldürüldü.
Şüphesiz Suriye’ye müdahale edilmesini isteyenlerin en başında Türkiye yer aldı. Neoosmanlıcı olarak adlandırılan AKP hükümetinin dış politikasına göre Esad birkaç hafta ya da ay içinde devrilecek, Müslüman Kardeşler Suriye’de iktidar olacak, bu şekilde Türkiye bölgedeki nüfuzunu arttıracak. O kadarla da kalmayacak tehdit olarak gördüğü Suriye Kürtlerini de bu şekilde zapturapt altına alacaktı.

Lakin Suriye, kabilelerden oluşan bir ülke değildi. İçinde farklı etnik grup ve mezhepler olmasına rağmen iddia edildiği gibi mezhebe dayalı bir yönetime sahip de değildi. Örneğin bakanlar kurulunun 30 bakanlar kurulu üyesinin sadece üçü Alevi, diğerleri farklı mezhep ve dinlere mensuptu. 2012’nin temmuz ayında öldürülen Savunma Bakanı Davud Racha Hıristiyan’dı. Türkiye’de bir savunma bakanının yani aynı zamanda genelkurmay başkanının Hıristiyan olduğunu düşünelim. Kısacası iddia edilenin aksine rejimin azımsanmayacak kitle desteği de mevcut.

Bunun yanı sıra barış anlaşması imzalanmadığı için İsrail’le olan savaş hali nedeniyle gerek silah gerekse diğer imkanlar bakımından Suriye ordusu, Libya veya herhangi bir körfez ülkesinin ordusunun durumu ile karşılaştırılamayacak kadar donanımlı bir ordu konumundadır.

SURİYE MUHALEFETİNİN KARAKTERİ

Burada rejimin ayakta kalmasını sağlayan ve kriz üçüncü yılını geride bırakırken muhaliflerin başarı kazanamamasının nedenlerinden birine dikkat çekelim. O da muhalif olarak adlandırılan silahlı grupların karakteri ile ilgilidir. Gelinen noktada Kürt bölgesini bir tarafta bırakırsak Suriye’de savaşan grupların hemen hepsinin ortak özelliği cihatçı olması ve hemen her grubu destekleyen bir dış destekçisinin olmasıdır. Örneğin dünyanın dört bir tarafından farklı milletlerden Suriye’de savaşmaya giden cihatçıları barındıran el Kaide’nin adı Türkiye ile beraber anılmaktadır. Yakın zamanda oluşturulan ve içinde 43 cihatçı grubu barındıran İslam Ordusu adlı cihatçı yapılanma, Suudi Arabistan ve onun Eski İstihbarat Şefi Bandar Bin Sultan’a direk bağlantılıdır.

SURİYE SADECE SURİYE DEĞİLDİR

Bu gelişmelerin ışığında bir noktayı hatırlatmakta fayda var. Suriye krizi, ortaya çıktığı ilk andan itibaren bölgeselleşti ve bütün bölge ülkelerini değişik oranlarda ama kesin bir şekilde etkiledi. Bunun nedeni Suriye’nin başta Filistin ve Lübnan olmak üzere sahip olduğu ilişkiler ve geliştirdiği siyasettir.
Krizin bölgedeki ilk etkisi Lübnan’ın Suriye rejimini destekleyenler ile muhalif grupları destekleyenler olarak bölünmesidir. Kriz başladığı andan itibaren Lübnan’ın Suriye ile sınır kenti Trablus başta olmak üzere çatışmalar yaşanmaktadır.

Özellikle Suriye üzerinde bölgede derinleştirilmek istenen mezhepsel bölünme Irak’ta zaten kötü olan durumu daha da vahim hale getirdi. Irak’ta her ay patlayan bombalar nedeniyle ortalama 1000 kişi ölmekte ve binlerce kişi yaralanmaktadır.

Filistin’in Gazze şeridinde en güçlü örgüt olan Hamas, Suriye krizi başladıktan kısa bir süre sonra saf değiştirdi. Öncesinde Suriye, İran ve Hizbullah’ın yer aldığı ve direnç ekseni olarak anılan kutupta yer alırken, krizin başlamasından kısa bir süre sonra Hamas Şam’daki bürosunu kapattı. Ve geleneksel Arap ligi ülkeleri ile bir yakınlaşma içerisine girdi. Fakat Esad rejiminin devrilmeyeceği anlaşılınca ve sırtını en çok dayadığı Mısır Müslüman Kardeşleri, Cumhurbaşkanı Muhammed Mursi darbe ile iktidardan indirilince yeniden Suriye ve İran’la ilişkilerini geliştirmenin arayışına girdi.

VE ORTAYA ÇIKAN İNSANLIK DRAMI

Neticede uluslararası güçlerin ve bölge ülkelerinin tasarruflarının faturasını Suriye halkı ödemektedir. Bu güne kadar 100 binin üzerinde kişi yaşamını yitirdi. Resmi rakamlara göre sadece Türkiye’de 700 bin Ürdün’de 600 bin Suriyeli mülteci konumundadır. Gerçek rakamlar ise bunun çok üzerindedir. Bu rakamlara Lübnan, Irak ve diğer ülkeler eklendiğinde mülteci sayısı milyonlarla ifade edilir duruma gelmektedir.  Ülke içerisinde de yüz binlerce kişi evini bırakıp kendini daha güvende hissedeceği bölgelere gitmiştir.
Kısaca ana hatlarıyla özetlemeye çalıştığımız Suriye’de yaşanan süreçten üç yılın sonunda çıkarılacak olan sonuç, emperyalist güçlerin ve onların bölgedeki uzantılarının eliyle Suriye halkının çıkarına bir netice elde etmenin mümkün olmadığıdır. Ancak halklar kendileri nasıl bir rejimde yaşamak istediklerine karar verip onun mücadelesini verirlerse sağlıklı bir sonuç elde edilebilir. Cenevre 2’de herhangi bir sonucun çıkmamasının nedeni de halkın iradesinin yaşayacağı kanalların mevcut olmaması ve daha çok krize dahil olan aktörlerin konferansı “politik hamle alanı” olarak görmeleridir. Afganistan’da, Irak’ta ve en son Libya’da yaşanan gelişmeler; emperyalistlerin müdahalelerinin ancak ölüm, kargaşa ve halklar arasında bölünmeden başka bir şey getirmeyeceğinin açık örnekleridir.

ÖNCEKİ HABER

Halk kendisi karar verecek

SONRAKİ HABER

Binali Yıldırım: YSK'nin oylar çalındı yazacak hali yok

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa