13 Mart 2014 10:00

İzettin Hoca'ya açık mektup

Merhaba İzzettin Hocam,8 Mart 2014 tarihli Evrensel’de çıkan yazınızı, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü “kutlamaya” yönelik ilk eleştiri olmamasına rağmen, dileğiniz üzerine, ani kızgınlıklarımı bastırarak, dikkatle ve defalarca okudum

Paylaş

Fulya ALİKOÇ
İstanbul

Merhaba İzzettin Hocam,
8 Mart 2014 tarihli Evrensel’de çıkan yazınızı, Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü “kutlamaya” yönelik ilk eleştiri olmamasına rağmen, dileğiniz üzerine, ani kızgınlıklarımı bastırarak, dikkatle ve defalarca okudum. Eleştirileriniz, “Kadınız. Bizim günümüz. Kutlarız, kime ne?!” diyerek de geçiştirilebilir elbet. Hatta bazı kadınlar, böyle bir eleştiri hele ki bir erkekten geliyorsa, cevap vermeyi bile zul sayabilir. Ne var ki, 8 Mart’ı, etkinliklerini, eylemlerini ve dahi kutlamalarını, kadının kurtuluşu yolunda her yıl uğranan bir durak olarak gören kadınlar için sorduğunuz sorular muhatap alınası sorular.
1977’de Birleşmiş Milletler tarafından ilan edilen ve “kadınlar kuştur, çiçektir, böcektir” söylemleriyle “Dünya Kadınlar Günü”nü kutlayanlar adına bir şey söylemem doğru olmaz. Zira ben, Clara Zetkin’in “mücadele günü” ilan edilmesi önerisiyle, II. Enternasyonal’in 1910 yılında Kopenhag’da kabul ettiği “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü”nü kutlayanlardanım.
Dediğiniz gibi, “bazı olay ve anıların kökenine” inilip, “işin esası biraz kurcalanıp bilinmiş olsa idi”, 8 Mart, sadece işçi sınıfının bir yarısının “bir nefret ya da tepki günü olarak ve şiddetle ayağa kalkma günü olarak” mı görülmeliydi? Hocam, mesele “kadın” ve “kadınlık” olunca, mantığın düz yolları biraz karmaşıklaşabiliyor, erkek olanın anlaması güçleşebiliyor. 19. yüzyıla, dokuma makinelerinin geliştirildiği, fabrika-kasabaların oluşturulduğu, 10-35 yaş arası kız çocukları ve kadınların günde 12-16 saat çalıştırıldığı ve çalıştırıldıkları alanlarda yatırıldığı, erkek ustabaşıların ve pansiyon bekçilerinin zebani gibi başlarına dikildiği günlere… Ağır çalışma koşullarına, işyerinde ve kaldıkları pansiyonlardaki erkek şiddetine ve tacizine karşı sokaklara taşıp yürüyen, sokakta kendi “uydurdukları” piyesleri sergileyen, şarkı söyleyip dans eden ve Mary Wollstonecraft’tan pasajlar okuyan “fabrika kızları”na dönelim, kökenimize inelim. Sınıfsal mücadeleden yola çıkıp nasıl da tüm kadınların özgürleşme mücadelesinin en geniş taleplerini geliştirdiklerini hatırlayalım.
Kadın hareketi sınıfsal bir hareket değildir, farklı sınıflardan özneler barındırır. Farklı sınıfsal kökenlerden, milliyetlerden, inançlardan, demografik özelliklerden ve bazen de farklı politik/ideolojik tutumlardan kadınların, ataerkine, yerleşik toplumsal cinsiyet pratiklerine karşı “ortaklaşmış” talepler etrafında birleşerek oluşturdukları bir harekettir. Mart 1857 ve 8 Mart 1908, işçi sınıfının kadın yarısına özgün bir tarihtir, doğrudur. Ancak, farklı toplumsal kategorilerden kadınlar, 157 yıl boyunca boş durmamış, bir araya gelmiş, yeri gelmiş ayrışmış, yine bir araya gelmiş, biri şiddete maruz kalınca onun yanında durmuş, biri öldürülünce onun hesabını sormuş, yani “kadın dayanışması” dediğimiz şeyi inşa etmiştir. Emekçi kadınların insanca yaşam talebinden, kapitalizme duydukları öfkeden filizlenen mücadeleyi bütün kadınların mücadelesi bellemiştir. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü, tüm kadınların cinsel, sınıfsal ve ulusal özgürleşme mücadelesinin bir sembolü haline gelmiştir.
157 yıl boyunca bu mücadelenin bir parçası olan her kadın kendi geldiği yerden, yani kökeninden bir şeyler taşıyarak geldi. Bizim memlekette ilk defa devrimci kadınlar tarafından kutlandığı 1921 yılından bu yana, yani 93 yıldır, belki artık “korkunç ve mübarek elleri/ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle” değil ama… Tokatlı kadın ellik oynayarak geldi, İzmirli kadın zeybekle, Amedli halayıyla, Trabzonlu horonuyla, Trakyalı 9/8’iyle… Gecekondu yıkımlarına karşı etten barikatlar kurarak, HES’lere karşı iş makinelerini parçalayarak, Hewsel’deki ağaçların başında nöbet tutarak, polis barikatlarını iterek, yok sayılan dillerinde barışı haykırarak, akademideki, meclisteki, meslek odaları ve sendikalardaki erkek egemen temsiliyet cenderesinde gedikler açarak, Punto’da, Standart Profil’de, Greif’te, Luna’da grev gözcüsü önlüğü giyerek, “kız değil, kadın yurdu” diyerek, çocuk gelinlerin kefenlerine bürünerek, namus belasına öldürülenlerin mezarından bir avuç toprak taşıyarak geldiler. Ve hepsi, “eşdeğer işe eşit ücret”, “aile değil kadınız”, “kimsenin namusu olmayacağız”, “erkek adalet değil, gerçek adalet”, “gerçek eşitlik, gerçek demokrasi”, “biz karar vereceğiz, biz yöneteceğiz, biz denetleyeceğiz”, “savaşa hayır, barış hemen şimdi” diye haykırdılar meydanlarda. Uzun lafın kısası, sadece “delikanlılar” değil, biz kadınlar da… hatta en önce, en çok kadınlar… “ölülerimizin başlarına basarak yükseliyoruz güneşe doğru”. Cezaevlerinde “dayak ve işkence seansları”ndan çıkan devrimci kadınların kendilerine gelir gelmez söyledikleri halk türkülerinde, şişmiş ellerini birbirine kavuşturup çektikleri halaylarda buldukları direnci hatırlayalım. Biz 157 yıldır, birleşerek, çoğalarak, güçlenerek büyüttüğümüz mücadelemizi kutluyoruz. Söylediğimiz şarkılar, çektiğimiz halaylar“enerji topraklaması” değil, “cenk havası”dır.
Şimdi soruyorum size… Memleket sathında, on binlerce kadın, tarihsel şekillenişi gereği ataerkil olan kapitalizmin kendi bedenlerine ve zihinlerine değdiği, yara açtığı yerden, irili ufaklı, kendi bildiği ve istediği şekilde, mücadelelerinin sembolleştiği günü, 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nü “kutluyorken”, tüm bu kadınların birbirinden güç aldığı kutlamalara “salon düğünü” muamelesi etmek “zul değil midir haysiyetli bir erkeğe”?

ÖNCEKİ HABER

Yıkanmak istiyorum

SONRAKİ HABER

KHK ile ihraç edilen kanser hastası Haluk Savaş, pasaportunu aldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa