10 Şubat 2014 08:23

‘Elim kırılsaydı demeyeceğimiz tek seçenek HDP’

HDP İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eş Başkan Adayı Sırrı Süreyya Önder “Halk emeğimizi, çabalarımızı görecektir” dedi.

Paylaş

Serpil İLGÜN

Bir buçuk aydır süren devlet krizi yerel seçimleri bastırıyor olsa da, 30 Mart, sistem partilerinin şaşaalı aday tanıtımları, yeni dev inşaat projeleri ile süslü vaatleri ve üretilen komplo teorileriyle gündeme sızmaya başladı.
Türkiye’nin en genel seçim havasında geçecek yerel seçiminde İstanbul, gösterge olma durumunu elbette koruyor. “İstanbul’u almak, Türkiye’yi almak” anlamına geldiğinden, hesapların en incesi İstanbul üzerine yapılıyor.
Halkların Demokratik Partisi (HDP) İstanbul Büyükşehir Belediyesi Eş Başkan adaylığını Pınar Aydınlar’la üstlenen Sırrı Süreyya Önder’le krizden beslenen sistem partilerinin karşısına alternatif olma iddiasıyla çıkan HDP’nin yerel seçimlere nasıl hazırlandığını konuştuk. Önder ayrıca, çözüm sürecinden 17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonuna, anket savaşlarından tutukluluk sürelerinin beş yıla indirilmesine pek çok başlıkla ilgili sorularımızı da yanıtladı.  Ancak Önder’le söyleşiyi geçtiğimiz çarşamba sabahı yaptığımızı not düşmemiz gerekiyor. Bu nedenle İşçi Partisi tarafından dolaşıma sokulan Öcalan’ın sorgu videosu, Başbakan’ın sansür emri verdiği ses kayıtları gibi gelişmeler sohbetimizde yer alamadı.


HDP’nin şu zamana kadarki söyleminde yerel seçimler değil, genel sorunlara ilişkin değerlendirmeler öne çıktı. Gezi’den de tecrübe edildi ki seçmen genel sorunlar kadar, günlük hayatta birebir yaşadığı meselelere ilişkin de somut sözler duymak istiyor. Şöyle soralım; ben ortalama bir vatandaşım, HDP’ye neden oy vereyim?
Aslında biz vekil seçildiğimiz günden beri yerel seçimler için hazırlanıyoruz desek, mübalağa olmaz. Bütün bu gösterişli kampanyalar, manipülasyon çabaları, son tahlilde halkın karşısına çıkardığınız adayda bir hakikilik söz konusu değilse, çizdiğiniz imajı destekleyecek kalibrasyon yoksa, bir müddet sonra tersine çalışmaya başlar. Daha öncesi de var ama bu halk 2011’den beri birlikteliğin ortaya çıkardığı devrimci enerjiyi iki şekilde görüyordu. Birincisi; BDP’nin de içinde olduğu HDP bileşimi, bu ülkede barışın mimarları arasında yer aldı. İkincisi; sadece savaşla sınırlı olmayan, bütün hak ihlallerinde parlamentoyu sokağa taşıdık. HES direnişleriyle, barış mitingleriyle başlayan, Gezi ile devam eden, Gezi’den sonra başka bir niteliğe bürünen bütün bu toplumsal itirazlara baktığımızda, içinde BDP-HDP bloğundan vekilleri görürsünüz. Halk, artık evlatlarının tabutu gelmiyorsa, bunda bizim büyük emeğimiz ve özverimiz olduğunu biliyor. Hayatın, toplumsal muhalefetin bütün alanlarında canhıraş bir şekilde uğraştığımızı görüyor.
Bir üçüncü şeyi de ekleyeyim; halk sandığa gidecek, ağırlıklı olarak hep sevimsiz erkek fotoğrafları görecek. Bir tek bizim partilerimizde bu toplumun yarısını oluşturan kadınlar, adaylarımızın da en az yarısını oluşturuyor. Halk bütün bunları gördüğünde bu emeği, çabayı ve bu niteliği boş çevirmeyecektir.

Şişli’deki aday tanıtım mitinginde “Elimiz kırılsaydı da oy vermeseydik dememeniz için biz buradayız” dediniz. Nasıl olacak bu? Ulaşımdan çevreye, trafikten kentsel dönüşüme yığınla sorun yaşayan kentin sorunlarına ürettiğiniz çareleri nasıl bir yol ve yöntemle halka anlatacaksınız?

Bizim elimizde yaygın kitleye ulaşacak büyük medya olanakları yok, bütün kenti afişlerle bilboardlarla donatacak maddi imkânlar yok. Geriye bir tek şey kalıyor ve bu bizim açımızdan devrimci bir fırsata dönüşüyor. O da şu; biz nasıl yönetimi ta sokaklardan başlayarak ortaklaştırma ve halkı karar süreçlerine katma meselesini önceliyorsak, çalışma meselesinde de böyle bir yöntem geliştiriyoruz. Bizim artık her mahallede bir ya da birkaç temsilcimiz var. Bu giderek semtler, ilçeler nezdinde aşağıdan yukarıya bir örgütlülük içeriyor. Bunların bir kısmına biz ulaşıyoruz, bir kısmı da bize ulaşmaya başladı. Yerinde, birebir, araya hiçbir şey koymadan halka anlatıyoruz. Bu belki biraz zor ve zahmetli bir yol ama kesinlikle kalıcı ve devrimci bir yol.
İkincisi, sivil toplum örgütlenmeleri giderek daha fazla etkili olmaya başlıyor. Bizim tüm bu alanlarda siyasal bileşenlerimizden birine gönül veren insanlarımız var. Dolayısıyla bütün sivil toplum örgütlerinde doğal temsilcilerimiz oluşuyor. Olmayan yerlerde de bu yapılanmaya teveccüh gösteren insanlar kapımızı çalmaya başladı.
Üçüncüsü, artık sosyal medya neredeyse iletişimin temel dili ve enstrümanı haline gelmiş durumda. Burada da biz diğer tüm siyasi partilerden çok daha yetkin ve iyi durumdayız. Niye böyle? Bir, zeki gençlik bizde! İki, diğerleri parayla yaptırıyor bu işi, bizimki gönüllük esasına göre. Yani onların fakirliğini belirten en önemli şey bu…

Son dönemde, “Sırrı Süreyya Önder AKP’den çok CHP’ye vuruyor” eleştirilerine maruz kalıyorsunuz. Bu eleştirilerin bir yanını da, örneğin kentsel dönüşüm meselesine ilişkin ne yapacağınızı duymak istemek oluşturuyor olabilir mi?
İşe CHP kısmından başlayarak cevap vereyim. Birincisi, söylediğimiz şeylerden Hükümetle ilgili olanlar özenle filtre edilip, CHP ile ilgili söylediklerimiz ortada tek başına kalınca insanlar bizim sadece CHP’ye laf ettiğimizi düşünüyorlar. En son Şişli mitingimizde yaklaşık 30-35 dakika konuştum, 5 dakikasını CHP’ye ayırdım. Ama yine ertesi gün bütün medya Hükümetle ilgili kısmını tek cümleye indirip, CHP’ye yüklendi gibi veriyor. Buna karşı biz de belli şeyler geliştirmeliyiz.

Mesela?

CHP’den hiç bahsetmediğim konuşmalar yapıyorum. Ya da artık şu zemine inşa ettik; AKP ve CHP neoliberal sistemin iki temsilcisi. CHP’nin siyaseten söylediklerinde sosyal demokrat bir vurgu söz konusu değil. Hele böyle bir program hiç söz konusu değil. Dolayısıyla birine dediğimiz, hepsine denmiş olur. Hatta bir metafor da kullanıyorum, “Bu neoliberal sistem halkın bağrında bir hançerse, bıçağı AKP, sapı CHP’dir” diyorum. Böyle de yapmak zorundayız çünkü CHP solun üzerindeki en büyük ipotek. “Diğerlerine vereceğiniz oy boşa gidecek” enstrümanıyla bu ülkede ebed müddet ana muhalefet partisi olunur mu? Tabii ki buna uygun bir dil geliştirmek zorundayız. Bize en yakın seçmen, bizim doğal seçmenimiz sayılacak taban CHP’nin etki alanına çabuk giriyor çünkü.

Özellikle batıda “Beyni CHP, kalbi HDP” diyen, bir tür ‘araf’ta kalan hatırı sayılır bir seçmen kitlesinden söz ediliyor. HDP bunları nasıl kazanacak?
İşte bu CHP’yi de teşhir ederek... Yaptığımız da bu. “Sırrı hep CHP’yi vuruyor” eleştirisinde aslında dile gelen talep şu; “CHP’ye hiç vurmasın, CHP’yi teşhir etmesin ki biz halkı kandıralım.” O yüzden bizim öncelikli işlerimizden birisi, CHP’nin neoliberal sistemle eklemlenmesini, konu vurgun ve istismar olduğunda hükümetle hemen kol kola nasıl girdiğini daha beş altı ay önce göstermesini teşhir etmek. Yerel yönetimlerdeki suistimal suçlarının, ihaleye fesat karıştıranların affedilmesi CHP ve AKP’nin oy birliği ile geçti bu meclisten. Elbette ki ağırlıklı hedefimiz iktidardır. Ama bizim doğal kitlemizden oy hırsızlığı yapan CHP’ye de kayıtsız kalmamız beklenemez.


HİTLER'İ BİLE GETİRSELER ÇÖZÜM SÜRECİ DEVAM EDER

Erdoğan’ın 17 Aralık’ın etkilerini demokrasiye sarılarak bertaraf edeceğini söyleyen AKP yanlısı kalemler, demokrasi paketini de buna dayanak yapıyor. Soru şu; HSYK’yi dönüştüren, İnternet’i sansürleyen yasalar çıkaran AKP’den demokrasi beklenir mi? Giderek otoriterleşen Erdoğan, çözüm sürecini müzakereye evriltir mi?
Biz kimseden barış beklemiyoruz. Biz, “Barışı kendi elimizle getireceğiz” diyoruz. Bu sürecin başlatanı ya da mimarı ya da tek belirleyeni AKP imiş gibi konuşuluyor. Bir koalisyon protokolü varmış gibi yola çıkılıyor. Bu değerlendirmelerin sağlıklı olma vasfını sakatlayan en önemli yeri burası. Bir, bu sürecin tarafları var. Tek başına Hükümetten ibaret değil ki Hükümet versin, alsın. İki, Hükümet bu işe gönüllü değil. Bu işe mecbur bırakılmış.

Çözüm süreci devlet projesi olduğu için mi?
İşin o boyutu başka. Süreç anlamında söylüyorum. Bu, Hükümet açısından barışa teslim olma sürecidir. Bunlardan demokrasi beklemek, barış beklemek, üstelik bunların hamiyetine bırakarak beklemek, sınıf analizinden hiçbir şey anlamamış olmak demektir. Sanki tek başına hükümet karar veriyor, bu doğru değil.
Müzakere ağırlıklı olarak şu ana kadar yürüyen savaşın silahsız olarak yürütülmesidir. Anbean hayatın her alanında didişerek, mücadele ederek, diplomasi yaparak geliştirdiğimiz bir süreçtir bu. Söylediğiniz bakış açısı bizim bu meseledeki işlevimizi ve rolümüzü küçümsemeye çalışıyor. Gelelim devlet politikası ayrımına…

O ayrıma, Cemil Bayık’ın “Erdoğan gitse de çözüm süreci devam eder” sözünü anımsatarak değinmenizi isteyelim. Zira Erdoğan 17 Aralık’ın aynı zamanda çözüm sürecini de hedeflediğini söylüyor…
Tam tersine, Erdoğan giderse belki kuvvetlenir.

Neden?
Çünkü bu meselede güven verici olma vasfını yitirdi. Onun için mesele, bir yapısal meseledir. Bunu da Hükümete atfetmek, yine bir analiz yetersizliğidir. Biz biliyoruz ki, bizim adaya gitmemiz dâhil, her şey bu devletin ilgili bütün kurumlarında tartışıldıktan sonra karar altına alındı. Bunda hükümetin siyasi cesaretsizliğinin büyük payı var. Yani, “Bu konuda bir sorumluluk almayayım, devletin bütün birimlerine paylaştırayım.”

17 Aralık’tan bu yana bir sürü senaryo dillendiriliyor biliyorsunuz. CHP-MHP koalisyonu da bunlardan biri. Bunun gerçekleştiğini düşünelim. “Çözüm süreci daha da kuvvetlenir” değerlendirmeniz, bu olası koalisyon için de geçerli midir?
Söyleyeyim; Bir, dillendirilmiyor ama CHP-MHP koalisyonu gerçekleşti.

Nasıl?
CHP’nin aday profiline baktığınızda şu an olanın bir CHP-MHP koalisyonu olduğu açık. Niye açık? Her yerde büyük şehirlerde adı bile bilinmedik kendi tabanının bile tanımadığı insanlar aday gösterildi. Kendi adayları da CHP’nin büyükşehir adayı oldu Ankara’da. Her koalisyon halkın gözü önünde yapılmaz. Bazen koalisyonlar böyle yapılır. Söylemine baktığınızda çok ince şeyler oluyor. MHP, Ali İsmail Korkmaz’a güzellemeler yapıyor. Oysa bu direniş başladığında beni kastederek, “İmralı postacısının başlattığı yere gideni partiden atarım, istifa etsin öyle gitsin” diyorlardı. Bu güzelleme CHP koalisyonundan çıktı. Ama CHP’nin onurlu seçmeni ve tabanının önlerine konan bu yemekten midesi bulandı. İşte Alevilerin HDP’ye gösterdikleri teveccüh ve yönelimin nedeni bu. Bu koalisyon sağlandı. Şimdi bunun piarı yapılıyor. Herkesin bunu böyle görmesi lazım. Bu koalisyonun olmazsa olmaz temel payandası Kürt düşmanlığıdır.

O halde süreç nasıl güçlenecek?
Yine baştaki analizimize sığınıyoruz. Bunu yapanlar hükümetler değil. Bunu yapan halklar. Halkaların direnişi. O yüzden umurumuzda değil. Gitsinler Hitler’i getirsinler, o da bir şey yapamaz. Çünkü arkasında başta Kürt halkı olmak üzere, Türkiye halklarının çelik bir iradesi var. En fazla onlar da denerler, yol olmadığını görürler. Toplumsal faturası büyük ve ağır olur.
AKP halen bunu göremeyecekse, silinip gidecektir. ANAP’ı Doğruyol’u hangi akıbet bulduysa, DSP neye uğradıysa, CHP savaşçılığını en üstte çıkardığında nasıl halktan tokat yiyip barajı bile aşamadıysa, AKP’ye de olacak olan budur.


‘SİZ SAVAŞIN, BEN AĞITLAR YAKAYIM’, YOK BÖYLE BİR ŞEY!

“17 Aralık’ta Türkiye tarihinin en büyük yolsuzluk ve rüşvet operasyonlarından biri yapıldı ama HDP yolsuzluk operasyonuna karşı etkili bir muhalefet yürütmüyor” deniyor. Ne diyorsunuz?
Vallahi anlamakta güçlük çekiyorum! Daha ne yapabilir HDP? HDP bununla ilgili miting yaptı. Kimse gördü mü, duydu mu? Mecliste basın toplantıları, soru önergeleri verdi. Bir tek dezavantajımız var, Mecliste grup oluşturma sayısında olmadığımız için eskisi gibi kürsüyü kullanma durumumuz yok. Bunu söyleyenlerin büyük bir çoğunluğu ya CHP’li, ya CHP’ye ruhunu kiralamış kalemler. Bunlar toplumsal muhalefet alanının adresi olarak CHP’yi gösterme çabasının çok sistematik bir çalışması. Buna herkesin uyanık olması gerekiyor. Gören de zanneder ki bu kalemler şimdiye kadar HDP-BDP muhalefetini takdir etmiş, ya da görünür kılmış insanlar. Düne kadar bize küfür eden zalimler bunlar.

Aynı eleştiri BDP için de yapılıyor biliyorsunuz. “BDP, çözüm süreci akamete uğrar kaygısıyla güçlü muhalefet yapmıyor” deniyor…
Kocaman bir yalan! Her işlerini sosyalistlere ve Kürtlere gördürme kolaycılığı. Bunun da en kestirme yolu, “Siz savaşın, ben de ağıtlar yakayım, güzellemeler yapayım, işimizi görmüş olalım.” Yok böyle bir şey! Bu saatten sonra da olmayacak. Biz siyasetçiler olarak teşhir etmek, arızayı göstermek ve önermelerde bulunmakla yükümlüyüz. Bunu da yapıyoruz. Bir de hiyerarşik bakış gibi vahim bir şeyi içeriyor bu tutum. Bize talimat verme hakkını kendinde görüyor. “Siz şunları yapabilirsiniz, bunları yapmamalısınız.” Öyle bir şey var mı? Biraz demokrasi kültürü olan, biraz sosyalizme bulaşmış birisi için “birlikte ne yapabiliriz” sorusu öne çıkar. Ama şu dile bakın, “hayııır, Kürtler de şöyle yaptılar” falan. Bizim nazarımızda bu anlayışla dile gelmiş eleştirilerin siyaseten hiçbir hakikiliği ve ağırlığı söz konusu değildir.

Geçtiğimiz hafta Gazeteci Ruşen Çakır’a konuşan KCK Yürütme Konseyi Eş Başkanı Cemil Bayık, Öcalan’ın Hükümetten yana tavır almadığını söyledi ama…
“Bu eleştirileri getirenleri kesmedi” diyeceksiniz. Doğru. Bunu söyleyen solcular dağa çıksınlar. Başkalarını savaşa sevk etmesinler. Çünkü Cemil Bayık’a sitem etmek, ondan savaşmayı istemek demektir. Tabii bu eleştirim, sitemini dile getiren her yapı için geçerli değil ama CHP kuyrukçuluğu yapan herkesin yeni moda ağzı bu. Altını kazıyoruz, CHP muhipliği çıkıyor.

Peki, HDP olarak kendinize dönük “17 Aralık süreciyle ilgili şurayı eksik bıraktık” dediğiniz bir eleştiri yok mu?
Bizim kendimizden hoşnut olduğumuz bırak günümüzü, bir tek anımız yok. Hayatımız hep “daha fazla ne yapabiliriz, bunu daha iyi nasıl görünür kılabiliriz”le geçiyor. Bizim kendimize yönelttiğimiz eleştirileri bunlar bilseler, dudakları uçuklar. Ama bizimki yenileyici ve pozitif bir eleştiridir. Oysa bu arkadaşların yaptıkları kendi tembelliklerini örtme çabası ve halkı CHP kuyrukçuluğuna sevk etmedir. Sübjektif olarak böyle düşünmeyebilirler ama objektif olarak sonuç budur. Gelsinler, yan yana bunu pratikte düzeltiriz. Eksiğimizi de kendileri tamamlasınlar. Bu bizim için makbuldür.


KAVGA UZUN SOLUKLU OLMAZ ÇÜNKÜ SINIFSAL BİR KARŞILIĞI YOK

17 Aralık yolsuzluk ve rüşvet operasyonundan bu yana yaşananları nasıl değerlendirirsiniz?
Yaşanan, iktidar bileşenleri arasında muazzam bir hegemonik alan oluşturma kavgası. Bir iç paylaşım savaşı. Zaten var olan, alttan alta yürüyen bir hadisenin su yüzüne çıkması. Görünürde salt çıkar meseleleri, yolsuzluk meseleleri gözükmesine rağmen ki bu yanlış saptama değil, arkasında genel siyasete dönük önemli çatışmaları içeriyor.

Ve bir yeniden yapılandırmayı da mı aynı zamanda?

Bu çatışma haliyle böyle sonuçlanacak. Zaten o yeniden yapılandırma oluşamadığı için mesele bu kadar vahim boyutlara vardı. Kendileri açısından vahim, halklar açısından memnuniyet verici bence.

Neden?
Çünkü bugüne kadar hep dile getirdiğimiz, gerek hırsızlık yolsuzluk meselesinde, gerek hegemonik yapı kurulmaması ısrarımızın, gerekse sürecin önemli bir parçası olan demokratikleşme meselesinin ne kadar elzem olduğunun ortaya çıktığı bir süreç oldu. Halklar açısından memnuniyet verici derken bunu kastediyorum.

Siz bunun çok uzun soluklu olmayacağını, bir uzlaşı ile sonuçlanacağını söylüyorsunuz. Kastettiğiniz nasıl bir uzlaşı?
Çünkü çatışan kesimlerin sınıfsal bir farklılıkları yok. İdeolojik olarak farklı bir yerde durmuyorlar. Hadi güncel kavramları da kullanalım, mezhep olarak farklı değiller. E salt maddi çıkar meseleleri açısından başlayan kavgalar içinde daima yeni bir denge oluşur. Tarihe baktığımızda bunun yüzlerce örneği ile karşılaşırız. Bu denge nerede, nasıl oluşacak bunun kavgasıdır verilen. Onun için uzun soluklu olamaz. Çünkü sınıfsal bir karşılığı yok. Bu nerede kesişir, biz halklar olarak, emekçiler olarak bu çatışmayı kendi lehimize nasıl bir kazanıma dönüştürürüz, bizim derdimiz bu olmalı.


ANKETLER MANİPÜLASYON ARACINA DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR

AKP’nin yolsuzluk ve rüşvet operasyonunun ilk zamanlarında sarsıldığı ama karşı saldırı hamleleriyle şu son süreçte cemaat karşısında daha güçlü pozisyona geçtiği değerlendirmeleri yapılıyor. Katılır mısınız?
Yok. Bu tespiti yapanlar bir tespit gerçeği ile değil, bir temenni gerçeği ile böyle konuşuyorlar. Bence hükümetin bugüne kadar elinde tuttuğu en önemli “biz yolsuzluk yapmayız” imajı -ki baştan beri yanlıştı- tuzla buz oldu. Bütün söylemini bunun üzerine kuruyordu. Bunun böyleymiş gibi görünmesi bir başka vahamete işaret ediyor. O da şu; bugün ana akım medyanın yüzde 70-80’ini hükümet kontrol ediyor. Oradan bir imaj çalışması yapıyorlar ve bütün Türkiye böyle düşünüyormuş gibi yaymaya çalışıyorlar. Buna anket çalışmaları dâhil. Bunun böyle olup olmadığını en canlı olarak 30 Mart’ta göreceğiz.

Anket dediğiniz için soralım. Üst üste yayınlanan anketlerde AKP oyları 10, hatta 12 puanlık farklar içeriyor. HDP/BDP oyları bazılarında düşük, bazılarında ise yüksek görünüyor. Nedir maksat?
“İstatistik, rakamlarla yalan söyleme sanatıdır” diye bir laf hatırlıyorum. İstatistik ya da anketler artık bir durum tespiti olmaktan çıkıp, doğrudan bir manipülasyon aracına dönüştürülüyor. Bunu görmezsek eğer, bu yapılan şeyleri tümüyle kavramamız imkânsız. Genel seçmen davranışında güçlü olana meyletmek gibi bir eğilim vardır. Politize olmuş, kent hakkında, ülke hakkında fikirleri oluşmuş insanlar bundan ortalama seçmen kadar etkilenmiyor. Ama diğerleri için böyle bir etki söz konusu. Ölçülmüş, tespit edilmiş bir şey. Onlar bu gerçeği bildikleri için seçmenin davranışını etkileme, giderek belirleme politikasıyla yaklaşıyorlar meseleye. Bizim iki tür çalışma yapmamız gerekiyor. Bir, bu güç algısının böyle olmadığını göstermemiz gerekiyor. Diğeri, bütün seçim çalışmalarımız. Anketler önümüze bir de böyle bir gündem koydu.


İÇERDE HAKSIZ OLARAK TUTULAN HERKES ÖZGÜRLEŞMEDEN BU SÜREÇ BİTMEZ

Tutukluluk sürelerinin beş yıla indirilmesi gündemin sıcak maddelerinden. Balyoz ve Ergenekon için kimler çıkar, kimler çıkmaz listeleri yayınlanıyor ama KCK tutuklularını kapsamayacağı kesin görünüyor. Yasanın kapsamını ve tutukluluk süresi için belirlenen tarihi “manidar” buluyor musunuz?
Bunu manidar bulmuyorum, buna gülüyorum. Artık cezaevindeki herkes özgür, bunu da çok kısa sürede göreceğiz. Çünkü bunlar palyatif işler. Sürecin nihai çözümü ve demokratikleşmeyi erteleme çabaları. Bu bir kez bu şekilde dile gelince, içerde haksız olarak tutulan herkes özgürleşmeden bu süreç bitmez. Bunun için herkese önerim, dar konjonktürden değerlendirme yapmamaları. “Öcalan’ı ben olsam asardım” dedikten bir ay sonra barış süreci başladı. “Ana dilde eğitim ülkeyi böler, bana ana dille gelmeyin” lafından altı ay sonra bu bir demokrasi paketi maddesi oldu; eksiği ile kırığıyla... Onun için cezaevleri bir kez bu toplumda gündemleşirse ki gündemleştiren biz olduk, insanlar çabuk unutmazlar. Aydınlar biraz çabuk unutur. 68 gün açlık grevi yaptık bütün cezaevlerinde; Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması ve ana dil talebiyle. Buna vekiller olarak da dâhil olduk. Süreç onunla birlikte başladı sayılır. Oradan başlayıp, bugünlere geldik. Kimse bize muhalefet nasıl yapılır dersi vermesin. Ülkeyi dönüştürmüş bir muhalefetiz. Bizden öğrenmelerini tavsiye ediyorum. Samimi, yoldaşça yapıyorum bunu. Biz ne yaptığımızı biliyoruz, ülkeyi bir yerden alıp, bir yere getirdik. Buradan da alıp nihai demokrasiye götüreceğiz. Yeter ki bu ortaya çıkan enerjiyi, CHP’nin o istismarcı kollarına bırakmayalım.


ADAYA HEYETLERİN GİDECEĞİ BİLGİSİNİ ÖCALAN VERDİ

İmralı’ya HDP Eş Başkanlarının, gazetecilerin ve siyasi bir heyetin gideceğini açıkladınız. Bu nicedir dillendiriliyordu. Sürecin yasal dayanağa kavuşturulması talebi karşılanmıyor ama heyetler çeşitleniyor, gitmelerine izin veriliyor. Bu ne anlama geliyor?
İzin verilmiyor… İşte bu jargon beni deli ediyor!

Peki, düzeltelim!
Bunlar söke söke aldığımız şeyler. Dediğiniz gibi başından beri konuşulan şeyler. Bir kısmı bilgi, bir kısmı taleptir benim bu söylediklerim. Mesela, siyasi heyetler meselesi bir taleptir. Böyle olmak zorundadır. Medya, akil adamlar ve HDP Eş Başkanlarının gidecek olması Sayın Öcalan tarafından bize verilmiş bilgilerdir. “Onlar gelecek ve görüşeceğiz” diye. Dolayısıyla süreç bu şekilde gidecek. Herkesin ıskaladığı bir şey var; çok değil, daha 15-20 gün önce HDP’nin dört vekili, vekillerinin özgürlüğü için açlık grevi yaptılar ve bir netice aldılar. Biz, bu kendini dünyanın merkezi sayan insanlara eylem beğendiremiyoruz! Böyle bir telaşımız da yok. Ama bunu teşhir etmek lazım. Kimse bize akıl vermesin. Gelsin, bizimle birlikte kendi doğru bildiği işi yapsın. Bunun yolu odur.


ÖCALAN “30 MART’A KADAR SÜRE VERDİM” DEMEDİ

Öcalan 30 Mart’a kadar hükümete süre tanıdı. 30 Mart’a kadar ne olursa çözüm sürecinin ilerlemesi söz konusu olur?
Önce bir yanlışı düzelteyim. Ben Sayın Öcalan’la son dönemin bütün görüşmelerinde vardım. Ağzından “30 Mart’a kadar size süre verdim” lafını duymadım! Yani böyle bir şey yok, birincisi bu.

Ama Kürt hareketi içindeki isimlerden de bunu dillendirenler oldu. Böyle bir süre yoksa ne maksatla çıkıyor bu?

Sayın Öcalan’ın tarzı ve tavrı bu değildir. O şöyle yapar; hedefler kor, bir program kor. Onun işi takvim ve tehdit gibi bir şey değildir. Olması gerekeni, siyasi bir analizle, tarihselliği ile felsefesiyle beraber ortaya kor. Buradan hem kendi siyasal hareketine bir takım görev ve sorumluluklar işaret eder, hem de hükümete konuda çağrıda bulunur. “30 Mart ya da seçimlere kadar halledilmelidir” gibi bir şey çıktığında, ince ve zalim bir siyaset bunu hemen ikili kullanır. Buna uyanık olmak durumundayız. Bir, “tehdit etti” der. Yani 30 Mart’tan sonra savaşacakmış gibi söyler. İki, itibarsızlaştırmaya çalışır. “Süre verdi” der. Sanki bu süre içinde biz ense yapıp yatacakmışız gibi. “30 Mart’a kadar süre verdi” lafını dolaşıma sokmaları, arka planda böyle bir algı manipülasyonuna işaret eder. Ben buna dikkat çekiyorum. Sayın Öcalan’ın basın açıklamaları var. Biz her ada dönüşünde yapıyoruz. Bu düşünceler kendisine aittir. İki, değişik yerlere yazdıkları mektuplar var, biz bunların tümünü kamuoyu ile paylaşıyoruz. Üç, Kürt hareketinin yaptıkları açıklamalar var. Bir de bizim izlenimlerimizi anlattığımız basın görüşmelerimiz var. Belirleyici olanlar bunlardır. Biz halktan bir şey saklayan siyasal yapılar değiliz. Bizim söylediklerimizin içinde böyle bir şey yoksa 30 Mart bilgisini bu insanlar nereden uyduruyorlar?

Evet, nereden?

İşte soru bu! Sadece bu soru bile bu propagandayı geçersiz kılar. Ayrıca tarih de zikredilir ama hep bir program aciliyetini işaret ettiği için. Mesela ben o cümleyi söyleyeyim; “Demokratikleşme konusunda belli bir mutabakat var, bu seçimlere kadar eksiksiz devam etmeli. Hükümet bunu yüzde hesaplarına, oy kaybederim hesaplarına heba etmemeli.” Aha söylediği bu! Buradan 30 Mart’a kadar süre verdiği mi çıkar, yoksa hükümeti ve diğer muhataplarını, yani genel olarak devleti zorladığı ve kendi siyasal yapılarına da bu konuda bir program işaret ettiği mi?


YÜZDE 35 BİR HAYAL DEĞİL

AKP’ye ya da CHP’ye yakın araştırma şirketlerinin oranlarını bir yana bırakarak, HDP olarak İstanbul’da alacağınız oy oranıyla ilgili sizin öngörünüz nedir? Son görüşmede Öcalan’ın yüzde 35’leri dillendirdiğini öğrenmiştik. Bunu gerçekçi bir tahmin olarak görmeyenler de oldu…
Tecrit koşullarında yaşayan birisi olarak Sayın Öcalan’ın elindeki kıt kaynaklarıyla yaptığı gözlemlerden ve bizim aktarımlarımızdan sürekli vurguladığı bir şey var: “Toplumsal muhalefet alanları bu kadar çeşitlenmişken ve hepsinde hükümet memnuniyetsizliği türlü çeşit göstergelerle kendini belli ederken, bu ülkede sağlıklı, etkili ve doğru bir muhalefetin yüzde 35 oy bandına oturmaması sadece kendi sorumluluğudur.” Yaptığı analiz bu. Bizden çok daha net görüyor bu tabloyu. Onun için toplumsal muhalefet alanlarının çeşitlendirilmesini istiyor. Diyelim ki işte HES’ler için yükselen bir ses var, kentsel dönüşüm için yükselen bir ses var, seküler hayat tarzına dönük tehditlerden yükselen bir ses var… Etki alanında olan siyasal yapılara “siz bu muhalefet alanlarında da olup örgütlerseniz, buna öncülük ederseniz yüzde 35 uzak bir hayal değil” diyor. Yoksa siz yatın kalkın yüzde 35 oy alacaksınız, ya da bugüne kadar sürdürdüğünüz tarzla yüzde 35 alırsınız gibi bir öngörü içermiyor. Yani yüzde 35 uzak bir ihtimal değildir, bir hayal hiç değildir.

Bunun için ne yapmak gerekiyor?
HDP felsefesi, belki bugüne kadar Türk siyasal tarihinin başardığı ya da başarmak üzere olduğu en önemli yeniliktir. Eskiden bu tür birlik çabalarında, bu tarz muhalefet alanlarının gelip o birlik içerisinde erimesi istenirdi. Bizim farklı olarak yaptığımız şey, kendileri olarak gelmelerini, kendileri olarak kalmalarını talep etmemiz; bunu teşvik ediyoruz, bu konuda alan açıyoruz. Hatta onu bırak, bireysel temsiliyetlere bile böyle bir ağırlık ve ciddiyetle yaklaşıyoruz. Dolayısıyla buraya gelen herkes kendisi olarak kalabiliyor ve kendisi için özgün bir alan yaratabiliyor. Biz toplumsal muhalefet alanlarını alıp kendimize benzetmiyoruz, deneyim paylaşıyoruz, yanımızda durdukları andan itibaren ya da yanlarında durduğumuz andan itibaren, o muhalefetin ortak paylarına dönüşmüş oluyoruz. Bunu ne kadar etkili yapabilirsek, yüzde 35 hedefine o kadar fazla yaklaşırız. Belki geçeriz. Bu konuda ne kadar eksik kalırsak, o kadar uzağına düşeriz.


OYLARIN HER AŞAMASINI DENETLEYECEĞİZ

Erdoğan, milli irade hırsızlığı meselesini son zamanlarda çok işliyor. Yine AKP’ye yakın yazarlarca, “darbeciler” tarafından 30 Mart’ta oyların yanlış sayılacağı, buradan bir sokak çatışması çıkarılacağı gibi komplo teorileri üretiliyor. Ayrıca seçim güvenliği tartışmaları var. İstanbul ve başka illerde irili ufaklı çatışmalar yaşandı, yaşanıyor. Bütün bunları nasıl değerlendiriyorsunuz? HDP “seçim güvenliği” için nasıl tedbirler alacak?
Bu her seçimde oldu. Biz bunu hem yaşadık, hem teşhir ettik. Bağımsız adaylarla girdiğimizde bölgede JİTEM bizim adaylarımızın adına benzeyen isimler bulup, müracaat parasını yatırıp bağımsız aday etti. Hatip Dicle varken, Hasip Dicle vardı örneğin. Böyle yönelimler var. İki, keşke bu röportajı evde yapaydık, üzerinde benim adıma evet oyu basılmış yanmış oy pusuluları topladık biz. Birini hatıra olarak çerçeveletip duvarıma astığımı görürdünüz. Aldığımız seçimler, başka partilere verildi. Mersin’de seçim almıştık, başka partiye verildi, İzmir’de seçim almıştık başka partiye verildi. Mardin’de belediye başkanlığını almıştık, başka partiye verildi. Karşıdan şefaat beklemek, “yapmayın” demek gibi bir aymazlık içinde olamayız. Bizim ikili bir programımız var. Seçim gününe kadar kendimizi kitlelere anlatma ve bu paydaya dâhil etme, seçim günü geldiğinde de, mümkün olan en üst katılımla partili ve paydaş arkadaşlarımızla, bütün sandıkların güvenliğini sağlama. Başında durup, oyları tutanağa geçirme aşamasını denetleyeceğiz. İkincisi, bütün sandıklardan gelen sayısal toplamların genel sayısal toplamla örtüşüp örtüşmediği, yani bilgisayarın yaptığı ile sahada yaptığımız toplamın birbirini tutup tutmadığı konusunda yoğun bir duyarlılık ve seferberlik içinde olacağız.

AKP’nin milli irade hırsızlığı telaşı, İçişleri Bakanı Efkan Ala’nın valileri toplayıp “milli irade hırsızlığına izin vermeyeceğiz” sözleri ne anlama geliyor?

Vaktinde çok iyi bildiği bir işin kendisine karşı yapılacağı şüphesine kapıldığından olabilir mi?
 

ÖNCEKİ HABER

Trabzonspor kendi evinde farklı yenildi

SONRAKİ HABER

Cumhurbaşkanlığının 15 Temmuz raporundaki "Kumpas davaları"ndan "KCK" çıkarıldı

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa