Spora yatırım yapmayı spor tesisi inşa etmek zannediyoruz

Spora yatırım yapmayı spor tesisi inşa etmek zannediyoruz

Spor yazılarıyla tanıyıp sevdiğimiz Banu Yelkovan, NTVSpor’da Bağış Erten’le birlikte sundukları ‘Yenilsen de yensen de’ ve ‘Veni vidi vici’ ile ekranlarımıza konuk olmaya devam ediyor. Yelkovan’la aynı anda hayatı, sporu ve medyayı konuşmaya çalıştım. Yelkovan, “Sporcu yetiştirmek istiyorsak çocuklar antrenmandayken anne babaları da eğitime almalıyız” diyor.

Özgür ÖZGÜLGÜN

Spor yazılarıyla tanıyıp sevdiğimiz Banu Yelkovan, NTVSpor’da Bağış Erten’le birlikte sundukları ‘Yenilsen de yensen de’ ve ‘Veni vidi vici’ ile ekranlarımıza konuk olmaya devam ediyor. Yelkovan’la aynı anda hayatı, sporu ve medyayı konuşmaya çalıştım. Yelkovan, “Sporcu yetiştirmek istiyorsak çocuklar antrenmandayken anne babaları da eğitime almalıyız” diyor.

Hayat, çoluk, çocuk, eş ve tüm buradan arta kalan zamanda nasıl gidiyor?
Geçen gün bir kız arkadaşımla konuşuyorduk, ‘O anda ne yapıyorsam yapayım, sanki başka bir yerde bir şeyleri kaçırıyormuşum ya da yapmam gereken daha önemli bir şey varmış gibi hissediyorum’ dedi. Bence herhangi evli-çocuklu-kariyer sahibi kadının hayatını özetleyebilecek güzellikte bir cümleydi. Ben de aynı durumdayım. Evdeysem evde yapacak bir sürü iş buluyorum kendime, ‘oh ne güzel, bugün hiçbir işim yok, koltuğa yayılıp bir film seyredeyim diyemiyorum. Ya dolabı indirip bir daha diziyorum, giymediklerimi ayırıyorum, tamire gidecekleri götürüyorum, verilecekleri veriyorum. Ya çalışma masamı, ya dergilerimi, ya arşivimi döküp düzenliyorum. Hiç işe gitmesem, evde kalsam her gün yapacak bir iş bulurum kendime. Bunu yaparken futbolmuş, kariyermiş başka hiçbir şey düşünmüyorum. Çocukla ilgilenirken bu defa konsantrasyon tamamen onda. İşe gidince bu defa evi unutuyorum. Ben dengeyi böyle kurdum sanırım; ne yapıyorsam ona tam konsantrasyon veriyorum. Arta kalan zaman? O ne?

Bir anne olarak, çocukların özgür spor yapamamasına ne diyorsun?
Spora yatırım yapmayı spor tesisi inşa etmek zannediyoruz. Sporda da eğilimimiz farklı değil, kazananın hep haklı olduğu bir düzen içinde yaşıyoruz. Ama her şeyi bir eleştiri vesilesine çeviren, sadece sızlanarak ve söylenerek, çözüm üretmeden eleştirerek iç rahatlatmaya da inanmıyorum. Çocuklar görerek öğrenirler. Anne-baba spor yaparsa çocuk da yapar. Bu iş bu kadar basit. Öte yandan ebeveynin asıl sorumluluğu çocuğu spora başlatırken değil, asıl çocuk ‘sporcu’ olduktan sonra başlıyor, bunu da unutmamak lazım. Sporcu anne-babası olmak diye bir şey var. Çocukları gerçekten ‘sporcu’ yapmak istiyorsak, onlar antrenman yaparken anne-babaları da eğitime almalıyız.

Özgürlük, saygı, eleştiri gibi kavramlar ve meslek içindeki kullanımları nasıl olmalı?
Zor bir soru. Oysa doğru bir dünyada, doğru bir ülkede ve her şeyin olması gerektiği gibi olduğu bir sektörde böyle bir soruyu sormaya gerek bile olmamalı, öyle değil mi? Her şeyin birbirine karıştığı, özgürlük denince ‘benim özgürlüğüm’, saygı deyince ‘bana saygı’nın anlaşıldığı garip bir dünyada yaşıyoruz artık. Bu kavramların hepsi karşılıklı oysa; özgürlüğün sınırı karşı tarafın özgürlüğünün başladığı yerdir, saygı gösterdiğin kadar görürsün diye öğrenmemiş miydik küçükken? Hatta bunları karşı taraftan beklemek yerine, karşı tarafa göstermenin daha büyük meziyet olduğunu anlatmamış mıydı büyüklerimiz? Oysa şimdi hepsi tek taraflı hale geldi. Özgürlük ve saygı koşulsuzca ‘bana’ gösterilmesi gereken şeyler, eleştiri de yine sadece ‘benim’ tekelimde.. Burada ‘ben’den kasıt tabii ki benim şahsım değil. Bütün birinci tekil şahıslar. Her lafa ‘ben’ diye başlayıp, ‘ben’ diye bitirenler.

CİNSİYETÇİLİK HER YERDE

Mesela ‘medyada kadın olmak’ gibi bir üst başlık atsam, altını nasıl doldurursun?
Tek kelimeyle anlatmamı istiyorsan zor. İki kelimeyle anlatırsam çok zor. Eskiden hiç böyle düşünmüyordum. Ama sonra fark ettim ki gençken, üzerimde aile ve çocuk sorumluluğu yokken zaten benim için kadın-erkek farkı diye bir şey yoktu; herkes aynı şekilde çalışıyordu. O zaman bana bu soru sorulduğunda, ‘Ne alakası var’ diye cevap veriyordum. Ama bir noktada işler değişti. Bu zorluk iki türlü. Biri kendi kendine yaptığın vicdan azabı: Evde olman gereken zamanlarda işteysen, kendini çocuğun zamanından çalıyor gibi hissediyorsun. İş arkadaşlarından önce çıkarsan bu defa mesleğin hakkını vermiyorsun gibi. Dışardan baktığında çalışma şartları uygun, maç seyretmek için üste para aldığın bir iş gibi görünüyor ama her şeyi takip etmeye kalksan yetişmene imkan yok. Ha bu zorluğun iş hayatındaki konum ve maaş eşitsizliği, özellikle benim sektörümde ne yaparsan yap tam olarak ciddiye alınmadığını bilmenin getirdiği moral bozukluğunu filan da sen ekle..

Cinsiyetçi küfür ve sloganlar dediğimde aklına neler geliyor?
Cinsiyetçilik sadece stada özgü değil. Hayatın her alanında kadınlar dezavantajlı durumda. Bu yüzden ‘Ama biz onu söylerken onu hiç kastetmiyoruz’ diye mazur gösterilen küfürler dahil, insanların ağzında iki cümleyi birbirine bağlayan bağlaca dönen küfürler dahil, hepsine karşıyım. Bu ülkede kadına ve çocuğa tacizler ve tecavüzler bu denli artmışken, cezalar bu denli komik haldeyken, belki sadece küfürle mücadele etmek komik ama o da aynı mantalitenin, o büyük resmin bir parçası.

İSTANBUL UNITED UMUT VERİCİYDİ

İstanbul United, taraftarlık ve mizah ne ifade ediyor?
İstanbul United ve o birleşme hali beni son yıllarda en sevindiren, en umutlandıran görüntülerden biriydi. Gezi döneminde kendiliğinden ortaya çıkan o yardımlaşma hali, o birliktelik duygusu, o dayanışma ve o inanılmaz mizah herkes gibi benim de inancımı arttırdı. Ama ilk üç gün, sonra değişti dermişim! Hahahaha..

Ülkede futbol, siyaset ve bu çarkların arasında kalan bir avuç taraftar, gözüne nasıl görünüyor?
Ben bu sektöre ilk girdiğimde kimi ‘romantikleştirmeye’ kalksam elimde kaldı. Yani futbol ortamı ve yöneticiler kötü ama futbolcular iyi ya da teknik direktörler bu işin en mazlumu gibi bir durum yok. Garip bir şekilde birbirine bağlı çarklar ve birbirini besleyen, birbirinden beslenen taraflar var. Taraftarlar ve medya da bu sektörün bir parçası ama bizim bu ülkede en kolaylıkla düştüğümüz tuzağa düşüp genellemek de yanlış. Bütün medya, bütün futbolcular, bütün teknik direktörler ve bütün taraftarlar tabii ki tamamen ve bütün olarak kötü değil. Ve yine de her şeye rağmen taraftarın hepsi olmasa da büyük kısmı bu işin en temiz bileşeni bana göre.

www.evrensel.net