Ne yıldı ama şu 2013; Tencere tava bu başka hava

Ne yıldı ama şu 2013; Tencere tava bu başka hava
Ne yıldı ama şu 2013; Tencere tava bu başka hava

Fotoğraf: DHA

2013 Türkiye sanat ortamı için, tam anlamıyla “atipik” bir yıldı. Son derece yorucu, bir o kadar heyecan verici, can sıkıcı olduğu kadar ümit va’deden “fevkalâde kaotik” bir yıl da diyebiliriz.

Orhan ALKAYA*

2013 Türkiye sanat ortamı için, tam anlamıyla “atipik” bir yıldı. Son derece yorucu, bir o kadar heyecan verici, can sıkıcı olduğu kadar ümit va’deden “fevkalâde kaotik” bir yıl da diyebiliriz.
Bu atipik ve kaotik yılın en parlak dönemi, hiç kuşkusuz 28 Mayıs’tan başlayarak Gezi Direnişi sürecinde yaşandı. Bienalle aynı döneme denk gelen bu süreçte, sanat disiplinleri, belki hiç olmadığı kadar demokratik bir ifade alanı buldu.
Direniş sürecinde, özellikle 31 Mayıs-15 Haziran aralığında, Gezi Parkı enstalasyonları ya da “Büyük Gezi Parkı Enstalasyonu”, Bienal’in kat kat üzerinde yaratıcı bir dinamizmle, çağdaş sanat disiplinlerine unutulmayacak büyüklükte bir katkı sundu.
Konsepti Lale Müldür’ün “Anne Ben Barbar mıyım” kitabına gönderme yapan Bienal’in değerine gölge düşürmeye çalışmıyorum elbette. Aksine, Fulya Erdemci’nin konseptini başarılı buldum. Ne var ki, bugüne kadar gezdiğim, gördüğüm, izlediğim çağdaş sanat sergilerinin, bienallerin hepsini aşan bir ihtişamı vardı “Büyük Gezi Parkı Enstalasyonu”nun. Dünya ölçeğinde, çağdaş sanat tartışmalarına yeni bir pencere açılıyordu Gezi’de. Sanat demokratikleşirken, sanatçı da kendi özgün anonimasını oluşturuyordu.
Gezi Direnişi, değişik sanat disiplinlerinde karşılığını bulmaya başladı ve bu büyük silkinişin yan atılımlarını, hayatın her alanında olduğu gibi, sanat disiplinlerinde de izlemeyi sürdüreceğiz.
Yiğit Sertdemir, Özen Yula, Mirza Metin ve Cem Uslu’nun metinlerinden oluşan “Gezerken Gezi Parkı” gösterisi, hem Gezi Parkı’nda hem park forumlarında gösterildi. Mehmet Ergen’in “Taksim Müzikali” sahneleniyor. Bilebildiğim, Ümit Denizer’in Gezi göndermeli bir komedisi ve Bilgesu Erenus’un nefis “direniş farsı”, okunmayı ve sahnelenmeyi bekliyor.
Yanılmıyorsam ilk Gezi Direnişi şarkısı Duman’dan geldi: “Biberine gazına/jopuna sopasına/tekmelerin hasına/eyvallah eyvallah”. Bu sıkı rock soundunu, Kardeş Türküler’in akustik şaheseri “Tencere Tava Havası” ve sayısız Gezi şarkısı izledi. Çapulcular’ın “Gaz Marşı”ndan, kimin olduğunu bilmediğim “Sık Bakalım”a, New York’lu Çapulcular’ın “Şimdi İstanbul’da Olmak Vardı Anasını Satayım” dönüştürümüne, Fazıl Say’ın zamanın ruhuyla kucaklaşan “Gezi Parkı Konçertosu”na... dehşetli bir diskotek oluştu Gezi Direnişi sürecinde.
Gezi Direnişi’nin şahlanan disiplini mizah oldu. Türkiye’nin mizahçıları, mizah dergileri ve daha önemlisi “mizah anoniması” bir tür “zekâ piki” yaptı. Z Kuşağı’nın yaratıcı zekâsıyla –“Revolution Party, tüm halkımız davetlidir (pilavlı)”-, 68’in, 78’in direnci –“Kes Sesini Tayyip”- buluştu, kucaklaştı. Met-Üst kardeşimiz gibi, ismiyle imza atanlar da vardı -“Sinirlenince çok güzel oluyorsun Türkiye’m”, yüzlerce eşsiz anonima da -“Taksim’de kal, gaza gelme, gaz ayağına gelsin”-...
Performans sanatının eşsiz bir örneği, polis saldırılarının “ateşle, yık, parçala, ez” boyutuna vardığı 17 Haziran gecesi, Erdem Gündüz’ün “Duran Adam” eylemiydi. Bugüne kadar hiçbir “performer”ın bu kadar değiştirici etki yaratan bir performansına tanık olmadığımı söylemeliyim. Bu eylem, aynı zamanda dünya sivil itaatsizlik taktiklerine en hızlı duhul edeniydi sanırım. Aynı gece Güney Kore’de tekrarlandı.
Sokak sanatı inanılmaz bir patlama yaşarken, video-art da eşsiz örnekler sundu. Yeni enstrümanların –yüksek çözünürlüklü cep telefonu, i-pad, video kaydeden pocket fotoğraf makineleri vb.- ve yeni medyanın –twitter, facebook, bloglar, her türlü sosyal medya aracısı- etkili kullanımı, sayısız mini belgesel üretilmesine yol açtı.
Berna Tunalı’nın post-production aşamasındaki büyük belgeseli ve benzerleri de peşi sıra geldiğinde, 2013 belleklerde yaratıcı tazeliğini sürekli kılacak, görünen bu...
22 Aralık’ta Mimarlar Vakfı’nda açılan Orhan Taylan’ın “Gezi Resimleri” sergisi, Gezi Direnişi’nin resim sanatında etkili bir karşılık bulacağının da göstergesi. Fotoğraf disiplini için de Gezi eşsiz bir malzeme kaynağı oldu. Tam da Ara Güler’i doğrulayacak biçimde, fotoğrafın en sanatsal ânının deklanşöre basıldığı habercilik ânı olduğu doğrulandı da diyebiliriz.
Gezi Direnişi, şimdiden –dergi ağırlıklı- bir yazılı birikimi de oluşturdu. Agora Kitaplığı’nın cep serisi “Gezi Direnişi Broşürleri” ve Nurten-Erol Özkoray’ın “Gezi Fenomeni” kitabı benim gözdelerim. Tempo Dergisi şahane dört nüsha yayımladı. NTV Tarih Dergisi’nin kapatılmasına neden olan “Yaşarken Yazılan Tarih”, Notos Edebiyat’ın 41. Sayısı, Duvar’ın 9. Sayısı ve adlarını anamadığım  pek çok leziz özel sayı yayımlandı.
Evet, 2013’ü sanat ortamımızda bir “Gezi Direnişi Yılı” olarak okuyabiliriz. Haksız da olmayız. Gezi Direnişi’nin sineması, şiiri, romanı, hikâyesi ve bence en heyecan verici beklentiyi yaratan operası –bakarsınız barok esintili olur- da eli kulağında, yoldadır.
Gelelim “dark side of the moon”a... Yazıya girişirken de söyledim ya, “atipik ve kaotik” bir yıldı 2013. Heyecan verici, ümit va’deden bir sene tasvirinin ardından, yorucu, can sıkıcı 2013’e de bakmamız da iktiza eder.
Ayın karanlık yüzündeki 2013’ü, siyasi iktidarın “genel ahlak zortlaması” üst başlığı altında toplayabiliriz. Son sözü baştan söyleyelim ve rahatlayalım: “Toplumun genel ahlak kuralları” diye bir sistematik diziliş yoktur, çünkü toplum dediğimiz organizma fertlerden oluşur. Bu “zortlama” otoriteryen toplumlarda baş göstermiş, mühendislik hesaplarına dayandırılmaya çalışan bir “fil”dir ki onu sadece körler eller. Bu mealde, sanat düşmanlığı sürecinin başladığı 2012 yılında üretilmiş diğer “zortlama” da “muhafazakâr sanat” idi.
Türkiye’de, 1927’de çıkan 1050 sayılı kanuna atfen kurulmuş -1914 mahreçli Darülbedayi-i Osmanî’nin devamı niteliğindeki- İstanbul Şehir Tiyatrosu, İstanbul Şehir Operası vardı. 1949’da, 5441 sayılı kanunla Devlet Tiyatrosu kuruldu. Devlet tiyatrosu, 1946’da Almanya’da çıkan kanun esas alınarak yapılandırılmış, özel bütçeli bir Genel Müdürlük olarak kuruldu. 1309 sayılı kanunla kurulan Devlet Opera ve Balesi ve Devlet Senfoni Orkestrası ile birlikte, sadece dört Belediye tiyatrosunu da ekleyerek, Türkiye’nin tiyatro, opera, bale, senfonik müzik alanında devlet sübvansiyonu alan sanat kurumlarının tamamına ulaşabiliriz.
1826’da kurulan Mızıka-i Hümayun’un devamı niteliğindeki, Riyaset-i Cumhur Filarmoni Orkestrası 1932’de kuruldu. Bugünkü adı Cumhurbaşkanlığı Senfoni Orkestrası’dır ve aşağıda açacağımız problemli bölgenin –ne iyi ki- dışındadır.
Bu sanat kurumları, 2012’de patlak veren İstanbul Şehir Tiyatrosu yönetmelik değişikliği ile birlikte açığa çıkan biçimiyle, siyasi iktidarın banisi, tek adamı Başbakan Erdoğan’ı rahatsız ediyor olmalıydı ki, 2012 Mart ayının bir günü, “Bu kurumları özelleştireceğim” diyerek işaret fişeğini patlattı malûm zat.
Geçen yılın konusunu uzatacak değilim ama, bir sonraki sabah, benim telefonlarım durmadı. Maliye Bakanlığı’ndan Başbakanlık Özelleştirme İdaresi’ne, arayan arayana... Özetle, “Talimat geldi, bu özelleştirme konusunda dünyada bir örnek var mı”yı soruyorlardı. Ben de “Yok,” deyip o iyi niyetli insanlara dünyada olup bitenleri anlatmaya çalışıyordum.
Emekli Kültür Bakanı Günay, halisane davrandı, tek adamın talimatını zamana yayarak görmezden gelmeyi denedi. İki arada bir derede, diye tanımlayabileceğim bir yasa hazırlığıyla, sübvanse edilen sanat kurumlarının yok olmasını engellemeye çalıştı. Sonunda, bütün iki aradakiler gibi, bakanlığından ve sahiden büyük emek verdiği müzeciliğinden mahrum bırakıldı.
Yerine gelen bakan, vakti zamanında sol entelektüel mahfillerle de değme noktası olan Çelik, şaşırtıcı bir sığlık sergileyerek, olmayacağı hayata geçirmeye soyundu. Bu “olmayacak”ın adı TÜSAK. Açılımıyla Türkiye Sanat Kurumu. Bu kurum, “muhafazakâr sanat” kavramını ilk ve son kez ağzından kaçıran bir profesörün fikri, çalışkan bir müsteşarın çabası gibi gözükse de, Türkiye’nin 1978’den beri ilgilendiği İngiliz Arts Council modelinin bir versiyonuydu. Ama ne versiyon!
Az bir şey Arts Council, az bir şey Avustralya Tiyatro Kanunu, bol miktarda 1500 (yazıyla bin beş yüz) yıl yaşayacağı ve hep başbakan kalacağı varsayılan bir kişinin Türkiye’deki tüm sanat alanlarını dizayn etmesi fikrine dayanıyordu. O kadar ki, hâlâ gün yüzü görmemiş bu yasa taslağına göre, TÜSAK 5018 Sayılı Kamu Mali Yönetimi Kontrol Kanunu’ndan da azadeydi ve bir tür “örtülü ödenek” kurumu olarak tasarlanmıştı.
Bu kanun, Allah korusun yürürlüğe girdiğinde, 1309, 5441, 1310 gibi, nadir kanunlar yürürlükten kaldırılacak, Türkçesi, Devlet Tiyatrosu, DOB, DSO vb. fiilen yok edilecekti. Tutarsız, merkeziyetçiliği had safhaya çıkartmış bu kanun henüz Meclis’ten geçip yürürlüğe girmedi ama, Bütçe’de yerini aldı. Çelik’in Bütçe konuşmasındaki ilgili bölüm ise, benden çok Baattin’in yorumlamasına müsaitti.
Aynı Çelik, şu saadete ermeden evvel entelektüel sol mahfillerle değme noktası olan bakan, Özel Tiyatroları Destekleme listesinden Dostlar Tiyatrosu, Ortaoyuncular, AST, Duru Tiyatro, Tiyatrokare, Kumbaracı 50, Tiyatro Atölyesi, Destar gibi önde gelen toplulukları, kişisel kanaat notuyla siliyor, “bright side of the moon”u destekleyen sanatçılara gözdağı vermeyi marifet sayıyordu.
Bam teli ise, hemen arkasından gelecekti bu otoriter babalanmanın. Yönetmeliğe eklenen 14. Madde ile, destek alan tiyatrolara “genel ahlak kuralları”na uygun oyun sahneleme şartı getiriliyordu. Aynı uygulama Sinema Destek Fonu’nda da sürdürüldü ve +18 ibaresi getirilen filmler için özel bir düzenlemeye gidildi.
Burada iki önemli nokta var.
Birincisi tehdit: Körler tarafından ellenen fil, genel ahlak kuralları mugalatasına uygun görülmezse, verilen destek, faiziyle geri alınacak. Devlet adına yetki kullananlar, siyaseti olduğu gibi, ahlakı da bir ticaret oyununa çeviriyor yani.
İkincisi ise, daha vahim: Bu maddelerin altına, evet kabul ediyorum, anlamında imza atan sanatçıları, kolayına onulmaz bir aşağılamaya tabi tutuyor bu yetki kullanıcıları.
Faşizm, demeyeyim diye kavram arayıp duruyorum ama, kimse kusura bakmasın, Can Yücel’in mahkeme savunmasından öteye gidemiyorum.
Bir yıla kısaca bakmak kolay iş değil. Bendeniz, her yıl sonu bu konuda ıstırap çeken biriyim. Elbette bu yazı da bir hayli eksik kalacak. Kısaca birkaç karanlık yüzünden daha bahsedeyim 2013’ün.
Emek Sineması, Hikmet Dikmen’in ve fakülteden arkadaşım Cengiz Güngör’ün zamanında yeterli desteği görmemesinin de bir sonucu olarak, hafızamızdaki yerinden sürüldü. Cercle d’Orient ana binasındaki 765 koltuklu Yeni Komedi Tiyatrosu’nu, ne yazık ki hatırlayan bile olmadı.
Atatürk Kültür Merkezi restorasyon/renovasyonu, Kültür Bakanlığı’nın bir “Gezi” emri ile durduruldu. Her Şeyi Bilen Adam, yerine bir “barok opera binası” yapmaktan falan bahsetti. 1 Haziran’daki LGBTT –LGBTİ- Onur Yürüyüşü’ne barok bir kostümle katılan sevdiğimiz bir arkadaşımız, “Barok opera var dediler, geldik” pankartı taşıdı. Gülelim mi ağlayalım mı bilemiyorum ama, AKM göz göre göre çökmeye zorlanıyor.
Eskişehir’de sergi resimlerini ters çeviren dangalaklar da 2013 mahsulü, her ne kadar tohumları daha önce atılmış olsa da... Devlet Sanatçılığı sanını kabul etmeyen Neşet Ertaş’ın devlet merasimiyle defnedilmesi zulmü de içimizi acıttı...
Kaybettiklerimiz var, Kurtiz gibi, yerine kimseyi koyamayacağımız arkadaşlarımız, Nejat Uygur gibi geleneğin son taşıyıcısı ağabeylerimiz. Dövülerek öldürülen Ali İsmail’lerimiz var, Abdo Can’larımız, Ayvalıtaş’larımız, Sarısülük’lerimiz, polis Mustafa’mız, Ahmet’imiz, uyan artık diye yalvardığımız Berkin’imiz... Ayın karanlık yüzünde borçlandığımız çok canımız var.
Neşet Usta’nın şarkısından aklına düşen erotik hislenimleri aktaran profesöre de bu yıl denk geldik, ama o arkadaş kıdemlidir. Bu eksik gedik yıl sonu yazısını da, o “insanın aklına neler gelir, kimbilir” Neşet Ertaş hisleriyle bitirelim o vakit:
“Gönül dağı yağmur yağmur boran olunca
Akar can özümde sel gizli gizli
Bir tenhada can cananı bulunca
Sinemi yaralar yar oy
Dil gizli gizli, dil gizli gizli”
E, ne demiş evveliyatımız: Anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az. Bugün söylenseydi, tencere tava da diyebilirlerdi, vesselam.ı

* Yazar, Yönetmen, Oyuncu,

[email protected]   

İLGİLİ HABERLER

29 Aralık 2013 08:09
2013 Türkiye sanat ortamı için, tam anlamıyla “atipik” bir yıldı. Son derece yorucu, bir o kadar heyecan verici, can sıkıcı olduğu kadar ümit va’deden “fevkalâde kaotik” bir yıl da diyebiliriz.

Toplam Query: 26