2014’ün kapısında; elmadaki özgürlük

2014’ün kapısında; elmadaki özgürlük

Havva ile Adem’in birbirlerine elma sunarak rahat, tasasız, ‘insanca’ yaşamaya devam edebilme koşullarının daha ilk elma ile ortadan kalkması çok acıydı...

Barış AVŞAR

Havva ile Adem’in birbirlerine elma sunarak rahat, tasasız, ‘insanca’ yaşamaya devam edebilme koşullarının daha ilk elma ile ortadan kalkması çok acıydı... Dünyanın bu en yaygın efsanesini ilk aklına getiren, eklemeler çıkarmalar yapan, değiştiren, yenileyen, aktaran atalarımızın bugünkü torunlarının şimdi artık hangi dinin inananları ya da hangi ulusun ferdi oldukları önemsiz. Zira ilk tek tanrılı din kitabında yer almasından ve farklı ülkelere ait yaradılış mitlerinden anlıyoruz ki; ilk tek tanrılı din kitabı yazılmadan önce de bu ‘talihsiz’ olay insanlığın ortak hafızasında yerleşmişti. Sonrasında da değişerek taşınmaya devam etti, dini metinlerde. Ancak özü aynıydı: Elmayı yediğimiz gün ayvayı da yemiştik!
Cennetten yeryüzüne düşen ve artık her ne yiyip içecekse emek harcamak zorunda olan insan için, bunu en kolay şekilde yaparak cennette Tanrı’nın sağladığı konforu, yeryüzünde kendi elleriyle sağlayabilme mücadelesidir ‘yaşamak’ en baştan bu yana. Ve bu aynı zamanda, dünyanın en uzun erimli özgürlük mücadelesidir de... Bir yanında yağmur suyu biriktirmek için ağaçtan koparılıp ters çevrilen kabukla başlayan alet/eşya üretimi vardır;  bir yanında bütün aletleri bilek gücü/mali güç ile zapt etmeye çalışan ‘yeryüzü tanrıları’ ile verilen mücadele. Ki artık cennete dönülüp dönülemeyeceği konusunda bin türlü yorum ve fikir ortaya çıkmıştır. Ama hiçbiri şu katı gerçeği değiştiremez: Yeryüzü ‘özgür bir yaşam’ sürdürmek için ‘bilinen’ tek mekandır, halihazırda!
***
Adem’in cennette yediği yasak ama çok leziz elmayı yeryüzünde ‘denk gelirse’ değil de kendi kontrolü ile yetiştirip ulaşarak yemek isteyen ilk insanın ilk tohumu toprağa attığı gün, toplumsal sınıfların ilkel halleriyle ortaya çıkmaya başladığını söyleyebiliriz. Toprakla uğraştığı için, ‘yumuşamak’ sadece western filmlerinin eski silahşor yeni çiftçi kahramanlarına mahsus değildir. İnsanlığın geneli için geçerlidir. Nitekim prehistorya ve antropolojinin bulguları da yerleşik hayatı ilk başlatan ve yürütenin daha ‘yumuşak’ olan kadınlar olduğuna işaret eder ki, “Yuvayı dişi kuş yapar” sözü de bu deneyimin bir ifadesidir. Fiziksel olarak daha zayıf görünen zekasını öne çıkararak yaşamaya çalışır.
Ancak işte Amasya’da ya da Fethiye’de ya da Filistin’de her yıl aynı mevsimde kızarmış tatlı elmalar yemek için henüz başkalarının yetiştirdiği elmaları zorla elde etmekten vazgeçmemiş bir takım istilacılardan korunabilmek de gereklidir. Japon yönetmen Kurosawa, “7 Samuray” filminde bu silahlı koruyucu gruplarından birinin maceralarını anlatır.
‘Korunma’nın bir zorunluluk olmanın yanı sıra toplumsal idarenin kendi başına bir amacı haline gelmesi ile bir orduyu beslemek için tek tek ağaç sahiplerinden elma getirmelerini beklemek yerine bütün elma sahiplerini ‘vergi mükellefleri’ başlığı altında toplamayı akıl edip bunun gereklerine uygun bir vergilendirme sistemi kurma süreçleri eşgüdümlü olarak yaşanmıştır.
Öyle ki ‘koruyucu güçler’ olarak ordu-polis ne kadar kudretli ve yenilmez olursa olsun daha fazlası olabilmeleri için koşullandırılır her toplum. Eğer buna bir yerde ‘dur’ denebilseydi; örneğin Roma, Sezar’la bir imparatorluğa ulaştığı gün dünyanın tek büyük hakimi olarak lejyonlarına iki haftada bir çift gün haftalık izin verebilirdi belki! Ya da, Napolyon’un askerleri, Rus steplerinde kötü hava koşulları olabileceğini öğrendiklerinde sert votkalar içerek ısınma hayalleri kuracakları yerde Akdeniz sıcağıyla içlerini ısıtan şaraplarına geri dönebilirlerdi. Ancak işte daha fazla fetih, daha fazla iktidar, daha fazla hegemonya isteklerindeki ‘daha fazla’nın tarifi kolay değildir. Daha fazlanın bu durumdaki en iyi tarifi, ‘azıcık bile kalmayana kadar’dır belki de. Çünkü muktedirin en büyük düşmanı kendisidir aslında ve içerde ya da dışarıdakilerin hepsini ‘temizlemiş’ olsa bile sonunda kendi kendisiyle didişmeye başlayacaktır.
Bitmek tükenmek bilmeyen bu hırsın asıl hedefi ise üretim araçlarını elinde tutup işleterek daha fazla üretim aracına sahip olmak, bu yeni gücünü devam ettirecek yeni kontrol mekanizmalarını kurmaktır. Ki işte bu bir tek elmayı yiyebilmek için cennetten (ya da kim bilir belki de çok güçlü ‘efsanelere karışmış’ bir vandalın hükmettiği eşsiz güzellikteki bir yeryüzü parçasından) kovulmayı göze almış insanın, doğasındaki özgürlük dürtüsüne aykırıdır. Bu fikir örgütlü bir muhalefete dönüşüp mevcut sınıfın iktidarını alaşağı ederek kendi iktidarını kurmaya yönelebilir; Fransız İhtilali, Paris Komünü, Sovyet Devrimi gibi… Yerel iktidarın teslim olduğu yabancı güce karşı bir ulusal kurtuluş mücadelesine dönüşebilir, Kurtuluş Savaşı’nda, Çin’de, Vietnam’da, Küba’da, Hindistan’da, Cezayir’de olduğu gibi…
Eğer ‘özgürlük mücadelesi’ni ‘bireysel özgürlükler’ sınırından bir adım öteye geçerek anlayacaksak (ki aslında bunlar da toplumsal yaşamla doğrudan bağlantılıdır, bugün ‘bireysel özgürlüğün’ en gözde ifade edilme aracı olarak görülen sosyal medya kullanımının toplumun genelini bağlayacak şekilde yasaklanması/kısıtlanması bile bunu gerektirir) insanlığın tüm bu deneyimleri bize bir tek şey söylemektedir: En dar anlamıyla ‘bireysel özgürlükler’i yaşayabilmenin bile biricik koşulu bunun için birden fazla kişinin birlikte hareket edebilmesidir!  
***
2013 yılı bir ‘çağ devri’ olarak anılmayacak belki. Takvimsel bir ‘yüzyıl başı’, ‘binyıl sonu’ da değil… Aslında dünyanın büyük çoğunluğu açısından bakacak olursak ‘soğuk savaş’ın sona ermesiyle birlikte batısından doğusuna parça parça alev alan, bir yangını sönerken diğeri başlayan, bazısı da 30 yıldır devam edegelmiş kanlı kavgaların ortasında görüyoruz ‘ortası Ortadoğu’ olan eski dünyayı. ‘Yeni dünya’ ise yaklaşık 200 yıldır aynı: Tüm kötülüklerinin saçıldığı Pandora’nın Kutusu!
Hal böyleyken 2013’ü bundan 10 yıl, 50 yıl, 100 yıl sonra en çok hatırlanır kılacak olansa muhtemelen biz olacağız. Evet, ‘biz’… Adem ve Havva’nın adına ‘Türkiye’ denen şu yeryüzü parçasında yaşayan torunları! 30 yıllık kavgamızın bitmesine sevinmeye çalıştığımız 2013 yılında, kendimizi Dünya’nın bugüne kadar gördüğü direnişlerinden ve en mide bulandırıcı iktidar oyunlarından birinin içinde bulan ‘biz’. 2013, özgürlük için ve özgürlük uğruna çok şey devrederek gidiyor; özgürlüğü arayan ‘efsanevi’ Adem ve Havva’nın 140 karakterle kendi ironik efsanelerini yazabilen torunları için… ı

www.evrensel.net