28 Aralık 2013 06:00

Büyüyü kaybetmek

Günlerden bir gün, Euroleague’in başındaki kişi, Jordi Bertomeu, bir sponsporluk anlaşmasının müjdeli haberini ilan etmek üzere geldiği İstanbul’da basınla buluşur. Laf döner dolaşır, Avrupa’yla NBA’in basketboldaki kıyaslanmasına gelir. ‘Hayır’ der Bertomeu, ‘Biz NBA’in pazarlamadaki başarılı hikayesinden dersler çıkarıyoruz elbette; fakat bizim kendimize göre bir tarihimiz ve yöntemimiz var. Bizim rol modelimiz NBA değil’. ULEB, gerçekten de Avrupa basketboluna, böyle afilli biçimlerde, sevimli duran bu iddiayı destekleyecek biçimde yön verebiliyor mu?

Büyüyü kaybetmek

Fotoğraf: Emrah Yorulmaz/AA

Paylaş

Uygar KARACA
İstanbul


Günlerden bir gün, Euroleague’in başındaki kişi, Jordi Bertomeu, bir sponsporluk anlaşmasının müjdeli haberini ilan etmek üzere geldiği İstanbul’da basınla buluşur. Laf döner dolaşır, Avrupa’yla NBA’in basketboldaki kıyaslanmasına gelir. ‘Hayır’ der Bertomeu, ‘Biz NBA’in pazarlamadaki başarılı hikayesinden dersler çıkarıyoruz elbette; fakat bizim kendimize göre bir tarihimiz ve yöntemimiz var. Bizim rol modelimiz NBA değil’. ULEB, gerçekten de Avrupa basketboluna, böyle afilli biçimlerde, sevimli duran bu iddiayı destekleyecek biçimde yön verebiliyor mu?

EUROLEAGUE’D EŞİTSİZLİK MESELESİ

Asıl derdimiz, günlük yaşamda onca sorun dururken yanı başımızda,  neticede icat edilmiş bir sporun içinde bir basit güç dengesi analizi değil. Mevzu, sürekli dönüşüm içinde olan hayatlarımızda, olan bitenlerin bir kısım yansımalarını sporda, bir zamanlar ABD’dekinden oldukça farklı bir işleyişe sahip olan kulüp basketbolunda takip etmek.
Çoğu kez fark etmesek de spor müsabakaları, başarının tanımı, kıstası ve ona ulaşmanın yolları, güçlü-zayıf arasındaki ilişkiler ya da “Süreç mi-Sonuç mu?” gibi bir sürü konuyu düşündürmeksizin yapılıyor ya da takip ediliyorsa, anlamsız bir aktivitedir.  Spor, bir takım toplumsal mesajları izleyicisine iletmeli ve onu düşünmeye zorlamalıdır; toplumsal değilse, orada olmasının bir anlamı yoktur.  Gel gelelim  Avrupa’da futbol gibi basketbolun da gidişatı, bir çeşit ‘toplumları dönüştürme’ misyondan giderek uzaklaşmakta; hatta her türlü fenomeni ‘rasyonel’ ve istatistiklerin konuştuğu ‘bilimsel’ bir bakışla diğer her şeyden kopuk,  ‘tek başına’ ele alma potansiyeline sahip neoklasik gözlükle değerlendirildiğinde bile benim hesabıma göre zarar yazan bir noktaya yaklaşmakta.

Euroleague’de güçlü-zayıf dengeleri, son yıllarda çok değişti. Bu sezon Fenerbahçe’nin grubunda, son üç sırada yer alan takımlardan Partizan – Nanterre - Budivelnik üçlüsü toplamda, tepedeki FB – Barcelona - CSKA üçlüsüyle oynadığı maçlardan sadece 2 tanesinde galibiyet elde edebildi. 10 maçta yenilgi almayan R. Madrid, son iki müsabakasında  kadar tüm maçlarını +20’yle kazandı. Diğer gruplarda da aynı yapıyı görmek mümkün: genellikle düşük bütçelilerle,  yeniler elendi, iyi kadrolar kaldı.
Hikayeyi başından alırsak,  özel bir spor kuruluşu olan ULEB’in, Euroleague markasını yaratmasından beridir bu lige istikrarlı katılamayan takımlar, gitgide  güçsüzleştiler ve çoğu, ilk turda elendi. 2001-2002’den bu yana AEK, Ural Great, Union OIimpija, Cibona, Virtus, Asvel, Pesaro, Trefl Sopot gibi takımları son 16’da, üst seviyede mücadele edebilen biçimde görebiliyorken, özellikle 2005-2006 yılından itibaren düşüş, artarak devam etti. Bir süre sonra Barcelona, R. Madrid, CSKA, Maccabi, Siena, Panathinaikos ve Olympiakosla dışında hiç kimse son 4’ü koklayamaz oldu. Split, Partizan, Limoges, Joventut, Zalgris, Virtus Bologna gibi son 20 senede şampiyonluk yaşamış takımların, aynı şansı yakalamaları, ancak mucize olarak değerlendirilebilir. Geçmişin büyüsünün kayboluşuna bir örnek daha.

LİSANSLAMA VE DAHA FAZLA ELİTİZM

Şirket  mantığıyla çalıştığı  için seyirci ve ‘marka değeri’ konusunda, mecburen takıntılı olan Euroleague’e  göre sorun belliydi: Kulüpler kötü harcamalar yapıyor, göze hoş gelen basketbol oynamıyorlar ve izleyicileri salonlara çekemiyorlardı. Madem bu işte ciddiyetini göstermiş ya da göstermeye aday birkaç kulüp vardı, bunların üzerinden yürümek, ortaya heyecanlı maçlar ortaya çıkarmak için  bu takımları daha sık bir araya getirmek daha mantıklı değil miydi?

İşte, 2010’da, lisanslama sistemi böyle getirildi. A lisansın verilerin yeri Euroleague’de garanti olduğundan, rahat rahat uzun vadeli düşünebilirlerdi. Eğer bu ‘büyük’lerle  yerel liglerde başa çıkabilen olursa, onlar da geçici bir B Lisansıyla ve elbette bazı ekonomik kıstaslara uygunluk sağlamaları koşuluyla Avrupa’ya davet ediliyor, fakat çok kalamıyorlardı. Mesela bu seneki Zielona Gora,  başta liderleri Quinton  Hosley - Walter Hodge olmak üzere geçen sene büyük sükse yapan kadrodan birçok önemli oyuncuyu başka takımlara gönderdi. Haliyle, Euroleague’e yeni yükselen ama büyük sponspor bulup harcama yapamayan her takım gibi, yeterli bir kadro kuramayınca elendiler. Daha önceden Koraç ya da Saporta ismiyle bildiğimiz diğer Avrupa Kupaları aynı potada toplayarak öyle bir kuşa çevrildi ki, mecburen küçük takımlarda parlayan oyuncular haliyle, aynı parayı kazanacak olsalar bile, isimleri daha büyük takımları tercih ettiler. Önceden büyük önem verilen bu Saporta ve Koraç’dan geriye  kalan, en büyük vaadi, şampiyonuna  bir adet Euroleague bileti hediye olan Eurocup oldu.

ÖNCEKİ HABER

Gezi’de gazeteciler de fişlenmiş

SONRAKİ HABER

Akar: Bedelli askerlikten 9 milyar 533 milyon lira gelir elde edildi

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa