Ağaç gölgesi

Ağaç gölgesi

Ne zamandır kullanılmayan robotlar hazırlandıktan sonra hep birlikte yola çıktılar. Bir süre sonra üzerinde küçük bir korunun bulunduğu tepeye geldiler… Yemyeşil korunun ortasında kırık sütunlarıyla antik bir yapı vardı. Başkan yardımcıları, bu tepenin, üstündeki antik yapı nedeniyle imara açılamadığını söylediler. Başkan,öfkeyle söylendi: - Birkaç taş yüzünden burayı boş bırakacak değiliz.

Gülsüm CENGİZ

Başkanın canı sıkılıyordu. Gökdelenin yüzyirmiüçüncü katındaki çalışma odasında sıkıntıyla dolaşırken birden robotlarını anımsadı. Başkanın dört robotu vardı. Bul Bul gelişmiş bir bilgisayardı; alıcıları kentin her tarafını görebilecek biçimde yapılmıştı. Üzerlerindeki bir düğmeye basılınca Yık Yık ile Kaz Kaz dev iş makinelerine, Sık Sık ise su fışkırtan dev bir araca dönüşüyordu.
Başkan, Bul Bul’un düğmesine basarak kenti taramaya başladı. Ekranda her zamanki görüntüler vardı; gökdelenler, AVM’ler; yolların kenarındaki yapay parklar ve ağaçlar... Başkanın ansızın gözleri parladı. Gökdelenlerin arasında bir yeşillik gözüne çarpmıştı. Bul Bul’u ayarlayıp görüntüyü yaklaştırdı. Hemen yeşil alanın bulunduğu yerin bilgilerini saptadı. İçindeki sıkıntı dağılmış, neşesi yerine gelmişti. Masasındaki düğmeye basıp çağırdığı yardımcıları içeri girer girmez de öfkeyle bağırmaya başladı.
- Ben olmasam, hiçbirinizin bir şey yapacağı yok!
Başkan yardımcıları elleri göbeklerinin altında kavuşturulmuş bir şekilde, başları önlerine eğik duruyorlardı. Başkanın her cümlesinin sonunda;
- Haklısınız efendim. Allah sizi başımızdan eksik etmesin efendim, diye mırıldanıyorlardı.
Başkan;
- Gidip bakalım. Hemen Yık Yık, Kaz Kaz ve Sık Sık’ı hazırlatın, dedi.
Ne zamandır kullanılmayan robotlar hazırlandıktan sonra hep birlikte yola çıktılar. Bir süre sonra üzerinde küçük bir korunun bulunduğu tepeye geldiler… Yemyeşil korunun ortasında kırık sütunlarıyla antik bir yapı vardı. Başkan yardımcıları, bu tepenin, üstündeki antik yapı nedeniyle imara açılamadığını söylediler. Başkan,öfkeyle söylendi:
- Birkaç taş yüzünden burayı boş bırakacak değiliz.
Başkan,yeşil alanın genişliğini gözleriyle taradıktan sonra hoşnutlukla ellerini ovuşturdu.  Heyecanlanmıştı; yeşil alanı gören Yık Yık ile Kaz Kaz da ışıklarını yakıp söndürerek onun heyecanına katıldılar. Başkan, onları elleriyle okşadı ve hemen işe başlanmasını emretti. Yık Yık antik duvarları kırıp yıktı. Kaz Kaz, toprağı kazıp ağaçları söktü… Sık Sık can sıkıntısıyla bekliyordu… Bugün ona iş düşmemişti. Bazen, yıkma ve kazma işlemine karşı çıkanlar olurdu; o zaman Sık Sık, karşı çıkanların üzerine su sıkardı. Ama bugün başkanın yeni bir inşaata başladığından kimsenin haberi olmamıştı…
Günler günleri kovaladı. Başkan yıkım çalışmalarını Bul Bul’un ekranından izledi. Kısa süre içinde yeşil tepe bir düzlük haline getirildi. Yıkım sırasında ağaçların çevresinde çığrışarak uçan kuşları ve korkuyla kaçışan hayvanlarıysa o günden sonra gören olmadı. Bir süre sonra bir inşaat şirketine yapım izni verildi. Yapım izni verilen şirketin sahibinin Başkan’ın akrabası olduğunu söylemeye gerek yok… Başkan temel atma törenine katılarak bu inşaatların kente nasıl da gerekli olduğunu anlatan bir konuşma yaptı. Herkes onu uzun uzun alkışladı.
Günler günleri kovaladı. İnşaat tamamlandı. Başkan bu kez gökdelenlerin ortasına yapılan AVM’nin açılış törenine katıldı… Yine kentin gelişmesi ve kendisinin yaptığı hizmetler üzerine dokunaklı bir konuşma yaptı. Başkan kendisini alkışlayanlara bakıp mutlulukla gülümsedi.
İşte böyle geçerken günler, bir gün hiç beklenmedik bir şey oldu. Başkanın küçük kızı hastalandı. Başkan telaşla kızının odasına koştu. Küçük kızın yüzü sararmış, dudakları morarmıştı; soluk alamıyor, ağdaki balık gibi çırpınıp duruyordu. Başkanın üzüntüden kalbi yerinden çıkacak gibi oldu. Hemen ülkenin en tanınmış doktorlarını çağırdı, ama hiçbiri kızın hastalığının nedenini bulamadı. Başkanın çok parası vardı, bu parayla mutlaka kızının hastalığına bir çözüm bulacağına inanıyordu. Ülke dışından doktorlar getirtti. Onlar da kızın hastalığının nedenini bulamadılar. Küçük kız, günden güne sararıp soluyor, yemek yemiyor, uyuyamıyor; daha da önemlisi nefes almakta güçlük çekiyordu.
Başkan yardımcılarından biri, kentteki eski hastanede çalışan yaşlı doktordan söz etti. Doktorun bu tür hastalıkları iyileştirdiği söyleniyordu. Doktorun adını duyan Başkan yüzünü buruşturdu. Yıllardır, kentteki yeşil alanların yok edilmesinin hastalıklara neden olacağını belirten doktoru dinlememiş, ayrıca onun kentin gelişmesini istemeyen bir bozguncu olduğunu söylemişti. Şimdi ona muhtaç olmak canını sıkıyordu. Ama bu dünyada her şeyden çok sevdiği küçük kızının hasta olması bir baba olarak onu çok üzüyordu. Sonunda doktoru çağırmalarını emretti.
Yaşlı doktor, gelip kıza baktı. Hiç konuşmuyordu. Bir süre sonra Başkan dayanamayıp sordu:
- Kızımın hastalığı ne? İyileşecek mi?
- Kızınızın hastalığının nedeni doğa özlemi… Çaresi de ağaç gölgesi…
- Olamaz! Bu ne saçma bir hastalık böyle!
Yaşlı doktor, başını kaldırıp Başkan’a baktı.
- Yıllar önce de söylemiştim, ama bana inanmamıştınız. Ne yazık ki gerçek bu… Hem yalnız kızınız değil, kentteki bütün çocuklar hasta.
- Bütün çocuklar hasta mı? Neden haberim yok?
Doktor Başkan’a bakıp sustu. Yanıtı bu bakışlarda gizliydi. Başkan onun suçlayıcı bakışları karşısında ezilmiş, ama bir yandan da öfkeye kapılmıştı. Kendisine karşı çıktığı için onu cezalandırmayı nasıl da isterdi. O Başkan’dı, o en güçlüydü, o karşı çıkılamaz büyük bir liderdi. Tam o sırada küçük kız yeniden çırpınmaya başlayınca, başkan gururunu yenip acıyla konuştu.
- Kızımı kurtarın doktor. Çaresi, ilacı her neyse hemen alalım…
- Kızınızın iyileşmesi için her gün birkaç saat ağaç gölgesinin altında yatması gerekiyor…
- Ağaç gölgesi mi? Nasıl bir ağaç?
- Rüzgarda dalları, yaprakları sallanan; üstünde kuşların ötüştüğü bir ağaç.
Başkan, bu ilacı çok garip bulmuştu,
ama yapacak bir şey yoktu.  Yardımcılarını çağırıp emretti.
- Hemen bir ağaç gölgesi bulun!
- Bu o kadar kolay değil ki sayın başkan. En son ağaçları geçtiğimiz günlerde söktük, yerine AVM ve site yaptık.
Başkan, buluşçuları çağırıp emretti.
- Hemen üstünde kuşların öttüğü bir ağaç yapın.
Buluşçular, laboratuarlara kapanıp plastik ağaçlar yaptılar. Üzerine çiçek kokuları sıktılar. Kısa süre içinde başkanlık konutunun bahçesi yapay ağaçlarla dolmuştu. Ortalığı bu ağaçların üzerinden yayılan baygın koku ve oyuncak kuşların ötüşleri kaplamıştı. Dalların altına yerleştirilen dev bir fırıldak ağaçların yapraklarını oynatıyordu.
Küçük kızı, ağaçların altındaki hamağa yatırdılar. Başkan umutla kızının yüzüne baktı. Ancak, kızda en küçük bir değişiklik bile yoktu.Başkan hemen yaşlı doktorun çağırılmasını emretti. Doktor gelince de ona öfkeyle bağırdı:
- Ağaç gölgesi kızımın hastalığını iyileştirmedi.
Doktor, bahçeyi kaplayan plastik ağaçlara bakıp acı acı gülümsedi.
- Ben size gerçek ağaçtan söz etim, sayın başkan… Kızınız gerçek bir ağacın gölgesinde yatarsa  iyileşebilir.
Başkan ne yapacağını bilemedi. Çılgın gibi çalışma odasına koştu. Bul Bul’un başına geçip ona komut verdi.
 - Çabuk bana bir ağaç bul!
Bul Bul, bütün alıcılarını çalıştırıp çevreyi taradı. Başkan, gözlerini ekrana dikip umutla bir yeşil alanın belirmesini bekledi. Bir süre sonra Bul Bul mekanik bir sesle sonucu bildirdi.
- Hiç yeşil yok, hiç ağaç yok...
O sırada başkan yardımcılarından biri çekinerek konuştu.
- Başkanım, hani en son yok ettiğimiz koru ve ağaçlar vardı ya…
Başkan, en son ağaçları yok etmesinin anımsatılmasına sinirlenmişti. Öfkeyle;
- Ee, ne olmuş onlara, diye söylendi.
- Şey, oradaki hayvanlar kentin dışına doğru kaçtılar. Belki onlar yaşayacak bir yeşillik bulmuştur. Eğer onları bulursak ağaçlara da ulaşırız.
Başkan hemen Bul Bul’u canlı varlıkları taramak üzere programladı. Bul Bul, uzun süre çevreyi taradıktan sonra bir noktada durdu. Işıkları yanmaya başladı. Başkan heyecanla görüntüyü büyütüp baktı. Bu, kayadaki yarıktan başını çıkarmış bir kertenkeleydi. Başkan, kertenkelenin çevresini taradı; ama hiç ağaç görünmüyordu.
- Oraya gidip bakalım.
Başkan ve yardımcıları, robotları yanlarına alıp kertenkelenin görüldüğü yere gittiler. Burası çıplak kayalardan oluşan büyük bir dağdı. Çevrede hiç yeşil yoktu. Başkan kertenkelenin göründüğü kayanın önünde durup Yık Yık’ın düğmesine bastı.
- Yık burayı!
Yık Yık, kayayı kepçesiyle çekip kaldırınca ortaya bir mağara ağzı çıktı. Başkan, robotları ve korumalarıyla birlikte mağaradan içeri girdi. Bir süre yürüdükten sonra karşılarına bir kapı çıktı. Kapıdan içeri girdiklerinde Başkan şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı neredeyse. Dağın altında bir yer altı kenti vardı. Buradaki yemyeşil çayırlar ve tek katlı yapıların bahçeleri rengarenk çiçeklerle kaplıydı. Ağaçların üstündeki kuşlar neşeyle şakıyıp duruyordu. Kentin ortasındaki ırmağın suyu, dingin şırıltılarla akıyordu. Evlerin bahçelerinde ve yol kenarlarında türlü türlü ağaç vardı.
Başkanın robotları, evleri ve ağaçları görünce, ışıklarını yakıp söndürmeye ve tek düze bir sesle konuşmaya başladılar: “Yık Yık!”, “Kaz Kaz!”
Başkan onları sert bir hareketle durdurup şaşkınlıkla çevresini incelemeyi sürdürdü. Tek katlı, bahçeli bir binadan neşeli çocuk sesleri geliyordu. Başkan neler olup bittiğini anlamak için eve doğru yürürken karşısına genç bir kadın çıktı. Üzerinde beyaz bir çalışma önlüğü vardı. Başkana hiç de dostça bakmıyordu.
- Burayı buldunuz demek. Çocukları sizin yıkımlarınızdan korumak için burayı yaptık, ama burayı da buldunuz, diye söylendi.
Başkan, şaşkınlıkla sordu.
- Burada nasıl yaşıyorsunuz? Yeraltındaki bu yere ışık ve hava nereden geliyor?
- Bilgilerini ve yeteneklerini para için değil, yaşam için kullanan bilimciler sayesinde kurduk burayı… Dağın içine yaptığımız bacalardan giren güneş ışıkları dev  yansıtıcılarla çevreye yayılıyor. Hava da bacalardan geliyor; ancak uçlarındaki filtreler dışardaki kirli havayı temizliyor… Burada zaten bir yeraltı ırmağı vardı. Su, hava ve güneşle çocuklar, yaşlılar ve hastalar için yeni bir yaşam alanı yarattık…
- Neden, diye sordu Başkan.
- Hâlâ anlamadınız mı? Sizin kurduğunuz beton, demir ve camdan oluşan kentte canlıların yaşaması güçleşti. Yeşilin, ağacın olmadığı bir ortamda çocuklar soluk alamıyorlar. Hastalanıyorlar. Hem, siz de bir yeşil dal, bir parça ağaç gölgesi için buraya gelmediniz mi?
- Bunu nerden biliyorsunuz, diye sordu Başkan.
O sırada, çocuk seslerinin geldiği binanın kapısı açıldı ve yaşlı doktor dışarı çıktı. Başkan onu görünce iyice şaşırmıştı. Genç bilgin, sözlerini sürdürdü.
- Siz öyle hızlı tükettiniz ki yaşam alanlarını, artık hiç yeşil kalmadı yukarda. Biz de hastalanan çocukları burada iyileştirmeye çalışıyoruz.
- Nasıl?
- O da bizim sırrımız olsun…
- Kızımı buraya getirebilir miyim?
- Tabi ki. O da sizin doğal yaşamı yok etmenizin kurbanı olmuş bir çocuk.
Kısa süre içinde, küçük kız yeraltı kentine getirilip bir ağacın dibine yatırıldı… Başkan, kızının yanına çimenlerin üstüne oturdu. Altında oturduğu ağaca bakıp “Fabrikada üretilen ağaçtan ne farkı var ki?” diye düşünürken ağaçtaki meyveleri gördü. Yerin altına dek gelen güneş ışıklarının altın rengini taşıyorlardı. Ağaçtan çevreye çok güzel bir koku yayılıyordu. Ağacın dallarını ve yapraklarını usul usul okşayan rüzgarın sesi, çayırda akan ırmağın dingin şırıltısı insana büyük bir rahatlık veriyordu. Daldan dala uçup ötüşen kuşların sesleri insanın içini neşeyle dolduruyordu. Başkan, ansızın tozlu bir arsada eskimiş ayakkabılarıyla top peşinde koştuğu çocukluğunu anımsadı. Yorulunca, arsanın çevresindeki dev ıhlamur ve çınar ağaçlarının gölgesinde dinlenirlerdi. Şimdi ne o arsa ne de o ağaçlar vardı…
Başkan’ı daldığı düşüncelerden genç bilginin sesi uyandırdı.
- Bakın, burada olmak çocuğa nasıl da iyi geldi.
Başkan, kızının pembeleşen yüzüne baktı. Soluk alışı düzelmeye başlamıştı. Kızının iyileşeceğini anlayınca Başkan’ın içini büyük bir sevinç kapladı.
- Kızım hep burada kalamaz. Bu ağacı ve gölgesini bana satın. Benim çok param var ve ne kadar isterseniz veririm...
Genç bilgin buruk bir sesle konuştu.
- Hâlâ anlamadınız değil mi? Ne kadar paranız olursa olsun, ağacı da gölgesini de satın alamazsınız. Ama isterseniz buna benzeyen birçok ağacınız olabilir.
- Nasıl?
Genç bilgin, ağaçtan kopardığı portakalı kesip çekirdeklerini çıkarırken açıkladı.
- Bugüne dek bilim ve tekniğin olanaklarını doğal yaşamı yok etmek için kullandınız. Eğer isterseniz, bundan sonra bilim ve tekniği doğal yaşamı yeniden kurmak için kullanabilirsiniz. Kaz Kaz’ı toprağı sürmek, Yık Yık’ı çekirdekleri dikmek, Sık Sık’ı ise bitkileri sulamak için programlayabilirsiniz. Gelişmiş teknoloji sayesinde kentin her yanına dikilen çekirdekler kısa sürede filizlenir, hızla büyüyüp ağaç olur. Bir süre sonra da çiçek açar. O çiçeklerin kokusu kente yayıldıkça çocuklar iyileşecek ve yüzlerine renk gelecektir. Tıpkı kızınız gibi. Bu meyvenin suyu ise, hekimlerin binlerce yıldır aradığı yaşam suyu gibi yararlıdır insana…
Başkan genç bilginin elindeki çekirdeklere baktı; ağaca, ağacın dallarındaki güneş renkli meyvelere baktı. Dallarda ötüşen kuşların, çayırda esen rüzgarın ve dingin şırıltılarla akan ırmağın sesini dinledi. Ağacın altında yatan kızının gittikçe pembeleşen yüzüne baktı. Düşündü, düşündü…
............
Çekirdekleri aldıktan sonra Başkan’ın ne yaptığını bilmiyoruz. Yer altı kentini de AVM yapmak ve turizme açmak için yıktırdı mı, yoksa aldığı çekirdekleri beton evlerin arasında kalan topraklara diktirdi mi… Öykünün bundan sonrasını yazmayı size bırakıyoruz… İnsanlığın geleceğini bilimin ışığında akılla, bilinçle, sevgiyle, emekle kurmak için...

www.evrensel.net