Askerlik üzerine

Askerlik üzerine

Bir resmi rakamın bir milyonun üstünde, başka bir resmi rakamın altı yüz bin olarak verdiği sayıda insan, kaçaklıkta kader birliği ettiler bir gecede. Bir kısmı birliği direk bozdu, haklı sayılabilecek sebeplerle. Şubelerin önünde sıraya dizildiler; kimisi beşeri, kimisi mali korkulardan.

Alper BAKINER*

Ursula Le Guin “Marifetler” serisinin üçüncü kitabı “Güçler”de asıl kişisine şöyle bir şey söyletiyor: “…(şimdi yirmi yıl evvelki hayatı yazarken) her şeyi o zamanki gibi görüyorum, içeriden ve aşağıdan, herhangi bir mukayese imkânım olmadan, sanki hiçbir şey başka türlü olamazmış gibi. Çocuklar dünyayı böyle görürler; kölelerin çoğu da. Hürriyet daha ziyade başka seçenekler de olduğunu görmekle ilgilidir.”

ÇOCUK DEDİĞİN O VAKİT BİR UZAYLI

İşin çocuklarla ilgili kısmında kafam çok karışık, bilemiyorum. Çocukların dünyaya nasıl baktığını asla bilemeyeceğiz diye düşünüyorum; ya da kafadan birkaç tahta eksiltirsek belki (tamamen olumlu manada). Hayatın bir yerinde, erken bir zamanda bizden alınan bir şey var. Hem de alınış modeli son derece sinsice. Sanki önce uyutuyorlar bir güzel, sonra lanet gele bir şeyleri zerk ediyorlar kafacığımıza. Bir uyanıyorsun ki; “Ciao”… Hüzünle el sallamaktan gayrı yapacağın bir şey yok. O vakittir ki çocuk dediğin artık başka bir uzayın başka bir halkından başka bir şey değil. Yırtsan kendini aynı yerden bakamayacaksın dünyaya. O sebepten konumuz bu değil.
Peki ya köleler?... Ah pardon! Kalkmıştı değil mi? Tamam o zaman, zihniyet olarak kölelik diyelim.
Ursula’nın yukarıdaki sözlerini gün içinde aklıma getiren yığınla vesile mevcut, okuduğum günden beri. “Hürriyet, başka seçenekler de olduğunu görmekle ilgilidir”.
“Ekümenopolis”i seyrederken meselâ; mahallelerinden kilometrelerce öteye sürülmüş insanların biçare gözlerine bakarken… Yahut devlet katmanlarının bütün erkeklikleriyle birbirlerine girişlerini oflaya puflaya izlerken… Marketteki et reyonunun önünden geçerken… Mahpushane’den yazılmış bir mektubu okurken… Artık kesilme hızlarına yetişemediğimiz ağaçları düşünürken… Her bir kadın cinayetinde…

‘İMBİZAT’LAR KOL GEZİYOR

Ama en çok da, neden bilmem, askerlikle ilgili herhangi bir saçmalık karşıma çıktığında, bu iki kavram ve beraberindekiler ışık hızıyla zihnime üşüşüyor: Hürriyet ve Seçenekler. Bu ikisinin kol kola girip imdada yetişmesi gereken nadide yerlerden biridir kışla. Ve tabii ki apoletli ‘sahip’lerin değil, vatani görev safsatasıyla orada alıkonulmuşların imdadına.
Askerlik, yakıcı bir gündem olarak hortladı yeniden. Belki de en belden aşağı vuruşla. Evet, tabii ki hiçbir vakit bir mesele olarak önemini yitirmemişti; lâkin kabul etmek gerekir ki, birkaç yıldır bu hususta başka şeyler konuşabilir olmuştuk en azından. Şimdiyse rahmetli Kemal Sunal’ın ağzından söylersek, dışarıda ‘imbizat’lar kol geziyor.
Bir resmi rakamın bir milyonun üstünde, başka bir resmi rakamın altı yüz bin olarak verdiği sayıda insan, kaçaklıkta kader birliği ettiler bir gecede. Bir kısmı birliği direk bozdu, haklı sayılabilecek sebeplerle. Şubelerin önünde sıraya dizildiler; kimisi beşeri, kimisi mali korkulardan. Uzatılan mikrofonlara hesaplar zikrediliyor: “Kendileri yakalasaydı beş katını ödeyecektim abla”.

ARAF’TA KALDI YIĞINLA ÇOCUK

Diğerleriyse beklemede, Allah bilir neyi. Onlar tarafından yakalanmayı; ya da devletin bir anda tekrar fikir değiştirmesini; GBT zamazingolarında görünmedikleri günleri; parası olanlar bedelliyi… Olmayanların zaten hiçbir şekilde yok. Bir Araf’ta kaldı yığınla çocuk. E bu da devlet için büyük şey doğrusu. Yine nasıl oluyorsa asıl olanın etrafından dolanıyoruz. Pınar Öğünç’ün bir ‘bedelli’ zamanı dediği gibi; ‘laf bir türlü zorunlu askerliğe gelemiyor’.
Oysa gelmesi lazım, çabuk! Çünkü üzerine konuştuğumuz şey, sair zamanlardaki benzerlerine rahmet okutacak denli büyük bir kölelik düzenidir. Modern çağın ücretli kölelik çağı olduğuna hükmedenleri dahi kontrpiyede bırakacak üç yüz bin kişilik dev bir ‘tam teşekküllü kölelik sirkülâsyonu’dur.

VELEV Kİ KAZA!

Şimdi büyük bir şaşkınlık içinde kalakalmış yüz binlerin büyük bir kısmı, hangi küçük şirin evin biricik yavrusu olurlarsa olsunlar, memleketin bilumum kışlalarının potansiyel berberi, terzisi, bulaşıkçısı, çalgıcısı, aşçısı, garsonu, duvarcısı, boyacısı… aklınıza ne gelirse. Tıpkı öncekiler gibi. Karşılığında berbat yemekler, az uyku, pislik içinde koğuşlar ve daha yığınla ‘sürpriz’. Şimdikiler ekstradan çuvalla para verecekler bir de üstüne. Kendileri giderse şu kadar, yakalanırlarsa şu kadar… Hakikaten akıl sağlığını bozacak cinsten; devletlerin hepsi vatandaşın ‘muhbir’ olanını sever de, vatandaştan kendini ihbar etmesini isteyen bu ilk galiba.
Velev ki kaza!
Bu köleler periyodik aralıklarla nöbet de tutuyorlar, yaptıkları işler yetmiyormuş gibi; onu da anlatayım. Bir kışlanın hayli yakınında meskûn bir kulunuz olarak özellikle balkona çıkarken biraz endişeleniyorum. Zira hemen karşımda nöbet tutan çocukların, ellerindekinden pek de bir bok anlamadıkları, şahsi tecrübemle de sabittir. (Evet bendeniz de askerliğimi yaptım maalesef. Vicdani retçi dostlarımdan ödünç aldığım bir kavramdan yardım alırsam: ‘Pişmani retçi’yim).
 24 Nisan 2011’de, yani Sevag Balıkçı’nın Batman’daki birliğinde öldürüldüğü gün, artık devreleri yakmak üzereydim. Evet duyduğum andan itibaren hissim değişmedi; bu işin arkasında tanıdık kumpaslar olduğunu hâlâ düşünüyorum. Ama eşzamanlı olarak başka bir mesele kafamı kurcaladı durdu: Şimdi bu ordu yetkililerinin kıçlarını yırtarak ispata çalıştıkları şey gerçek ise, yani olay hakikaten de bir kaza eseri gerçekleşmişse, ordu aklanmış mı olacak?
Nöbetçilere güvenmemem boşuna değil, iş bir acayip. Ellerindeki tüfekleri öğrenmeleri için onlara istihkak edilmiş az sayıdaki mermiye bile göz koymuş bir “üst” yapı söz konusu olan; onları kendi atış talimlerinde kullanan efendiler… Bir de ‘kullandım’ diye imzalatıyorlar utanmadan.
O yüzdendir ki ‘bütün ordular dağıtılsın’ düsturunu şiar edinmişler dahi, bağırlarına taş basarak şunu diyor: “Artık bir zahmet profesyonel ordu!”
Zira bu haliyle ordu, kocaman bir “potansiyel ‘taksirle adam öldürme’ merkezi”nden başka bir şey değil. Hani şu Sevag’ı öldüren çocuğa verilen şuncacık cezaya biçilen gerekçe. E hadi çocuğa verdiniz dört buçuk yıl. Sormazlar mı ileride “Peki hafız, ordu kurmanın cezası nedir acep?” diye.

*Müzisyen (LUXUS)

www.evrensel.net