16 Aralık 2013 07:20

AKP, Cemaatin günahlarının birebir ortağıdır

Prof. Dr. Mithat Sancar’la, tehditler ve karşılıklı suçlamalarla devam eden AKP­-Cemaat kapışmasını konuştuk. AKP’nin, Cemaatin sicilindeki olumsuzlukların birebir ortağı olduğunun altını çizen Sancar’a göre, merkezinde iktidar paylaşımı anlaşmazlığı olan bu kavgadan güç ve meşruiyet yitirerek çıkan taraf, Cemaat olacak

AKP, Cemaatin günahlarının birebir ortağıdır

Fotoğraf: Emrah Yorulmaz/AA

Paylaş

Serpil İLGÜN

Aralarda “ateşkes” manasına gelecek çağrılar yapılsa da AKP-Cemaat kavgasında karşılıklı suçlamalar geçtiğimiz hafta da devam etti. İş, “Elimizde önemli siyasetçilerin uygunsuz kasetleri” tehditlerine, aralarında gazeteciler ve akademisyenlerin de olduğu tutuklama listelerinin yeniden dolaşıma sokulmasına kadar vardı.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi Öğretim Üyesi ve Akil İnsanlar Heyeti Marmara Bölgesi Başkan Vekili Prof. Dr. Mithat Sancar’la, AKP-Cemaat kavgasının perdesini aralamaya ve meseleyi çözüm süreci, komplo söylemi, provokasyon girişimleri, Akil İnsanlar Heyeti ve yaklaşan seçimler boyutlarıyla değerlendirmeye çalıştık.


Bir aydır siyasetin ana gündeminde AKP-Cemaat kavgası var. Önce, sizin bu kavgayı nasıl değerlendirdiğinizle başlayalım. Dünün ortakları, hem de seçim öncesinde, neden bu denli şiddetli bir kavgaya girişti?
Kavganın merkezinde iktidar paylaşımı anlaşmazlığı olduğunu düşünüyorum. MİT Müsteşarı Hakan Fidan’a yönelik fezleke, kırılma noktasını oluşturdu ve tamir edilemedi. Başbakanla Akil İnsanlar Heyeti olarak yaptığımız ikinci dar ve kapalı toplantıda bu konu da gündeme gelmişti ve Başbakanın hâlâ ne kadar kızgın, öfkeli olduğunu birebir gözleme imkanı bulmuştuk. Başbakan ve Hükümet, 7 Şubat’ı hiç unutmadılar ve hep teyakkuzda kaldılar. Nitekim hükümet, emniyette Cemaate yönelik ciddi tasfiyeler yaptı.
Diğer yandan Hakan Fidan fezlekesinin bir parçası da, Cemaatin çözüm sürecinde PKK’nin muhataplığı çerçevesini kabul etmemesidir. Çünkü Cemaat, PKK’nin muhatap alınması yoluyla yürütülen bir süreci kabul etmiyor.

Yani çözüm süreci, bu kırılmanın ana faktörlerinden biri oldu?
Evet. Zaten fezleke Oslo’nun hesabını sormaya yönelikti. Verileri alt alta koyduğumuzda ortaya çıkıyor ki, Hakan Fidan’a kesilmek istenen fatura, Oslo’nun faturasıydı. Ve Oslo’nun faturası PKK ile müzakere ederek Kürt sorununu çözme stratejisine karşıydı.

Kürt sorunu konusunda AKP ve Cemaatin birbirine yakın düşünceler taşıdığı söylenegeldi hep. AKP mi strateji değiştirdi?
Birbirine yakın duran, ideolojik olarak birbiriyle daha akraba sayılabilecek akımlar, örgütler, yapılar arasında da iktidar hesapları söz konusu olduğunda savaşlar çıkabilmiştir. İktidar ve çıkar konusu gündemde olduğunda, ortaklıkları dar ölçütler üzerinden değerlendirmek bizi yanıltabilir. Askeri vesayetin tasfiyesi konusunda AKP ve Cemaat çıkarları ortaklaştı. Cemaat hükümeti kullandı, hükümet de Cemaatten yararlandı. Bu güç birliğinin, bütün eleştirilerime rağmen Türkiye için hayırlı sonuçlar doğurduğunu da söyleyeyim.

Ne gibi?
Hem Kürt sorununun çözümünün, hem demokrasi dinamiklerinin gelişmesinin önünü açmıştır, siyasal alanı genişletmiştir. Ve dahi, şimdiki Cemaat-AKP çatışmasının bu kadar görünür olmasının da zeminini hazırlamıştır. Birlikte yürüdüler, askeri vesayet geriletildi, büyük hedef gerçekleşti. Artık çıkarlar farklılaştı ve ittifaklar değişti. Burada da bence iki önemli nokta var görebildiğim. Birincisi, Cemaatin devlet kurumları üzerinde daha fazla güç ve imkan istemesi.

Bunların başında da istihbarat geliyor…
Bu çok açık. Eskiden bunlar sır gibiydi, şimdi herkes konuşuyor. 2011 seçimlerinden önce de pazarlıkların yapıldığı, Cemaatin yüksek oranda kontenjan istediği yazılıp çizildiği için biliyoruz. Bu, hükümet tarafından kabul edilmiş görünüyor. 2011 kritikti çünkü. Birinci nokta bu. İkinci nokta da Kürt sorununda strateji meselesi.
Kürt sorununda Cemaat, bir sürü reforma taraftar olduğunu açıkça söyler ama gelip takıldıkları yer “Çözüme evet, PKK’nin muhataplığına hayır.” Buradaki mesele sadece ideolojik politik değildir. Aynı zamanda hakimiyet meselesidir.

Hakimiyet neden önemli?
Çünkü PKK ile müzakere süreci yürütülürse, PKK’nin Kürt coğrafyasında ve Kürtler arasında meşruiyeti ve gücü artacaktır. Oysa Cemaatin Türkiye’deki en önemli hedeflerinden biri de Türkiye Kürdistan’ında ağırlık kazanmak, Kürtler arasında güçlenmektir.

Cemaatle yaşanan kavga çözüm sürecine nasıl yansır peki? Daha doğrusu AKP’nin çözümüne nasıl yansır?
AKP’nin kafasında net bir çözüm olduğu, net bir program olduğu kanısında değilim. Öcalan’ın merkezinde yer aldığı, dolayısıyla PKK’nin muhatap alındığı bir müzakere sürecine açık olduğunu, AKP Oslo’da da gösterdi. Şimdi de resmen yürütüyor. Birinci belirleyici nokta budur. Bu önemlidir. Böyle süreçler başlayınca tarafların kendilerine göre hesapları olur. AKP’nin de bir sürü siyasal hesabı vardır; kendi kontrolünde yürütmek, her şeyi kendi kontrolü altında tutmak gibi bir yöntemi de var zaten.

Hesaplardan biri de Kürt hareketini tasfiye etmek...
Hiçbir zaman da bu hesaptan vazgeçtiğini düşünmüyorum. Sadece şartlara göre, bazen açık ve ileri, bazen kapalı ve geri davranıyor bu noktada. PKK’yi tasfiye girişimlerinin zor ve riskli olduğunu gördüğü zaman onu geri çekiyor, fırsat doğduğu zaman bunu hayata geçirmeye çalışıyor.

Bugünlerde odatv veya Ergenekon gibi KCK operasyonları da AKP çevrelerince Cemaate yüklenmeye, fırsattan istifade algı değiştirilmeye çalışılıyor, ne dersiniz?

Cemaatin sicilindeki olumsuzlukların birebir ortağıdır AKP. KCK operasyonlarına ya teşvik vermiştir ya göz yummuştur. Çünkü kendisinin de hesabına yarıyordu. Senin de altını çizdiğin tasfiye taktiğini burada devreye sokma fırsatını verdi. Dolayısıyla burada Cemaat kadar hükümetin de sorumluluğu ve günahı vardır. Örneğin tutuklu vekillerin içerde kalmasında da aynı yöntem vardır. KCK tutuklularını serbest bırakacak düzenlemeleri yapmamak da bir suç ortaklığıdır. Bütün bunlar hükümetin sorumluluk karnesindedir.

Başbakan bu sorumluluğu üzerinden atmak için mi sürekli komplo ve provokasyon söylemine başvuruyor?
Evet, ama bunun hiçbir geçerliliği, inandırıcılığı yok. Eğer bir provokasyon olduğunu iddia ediyorsa, mesela Roboskî Katliamının provokasyon olduğunu iddia ediyorsa, bu provokasyonun arkasında kimler olduğunu, nasıl gerçekleştiğini açığa çıkaracak etkili bir soruşturma yürütmelidir. Çünkü hükümettir. İdari ve siyasi sorumluluk ondadır. Eğer etkili soruşturma yapmasını da engelleyen güçler olduğunu iddia ediyorsa çıkıp bunu mağdurların ailelerine, Kürt halkına ve Türkiye’ye anlatmalıdır.

Gever’de halka ateş açılarak üç kişinin öldürülmesi olayında Cemaat işaret ediliyor. Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Arkasında kim var ve hedefi nedir?

Bir defa Gever’deki cinayetlerin, kitleye saldırının provokasyon olduğunu, Öcalan, Kürt hareketi ve Başbakan, hükümet söylüyor. Bu provokasyonun çözüm sürecine yönelik olduğunu da söylüyorlar. Barış sürecinin iki ana aktörü bunu söylüyorsa, bunu ciddiye almamız gerekiyor. Bu provokasyon esas olarak başka bir şeyi hedeflese de, barış sürecini de hedeflediği açık.

Başka şeyler nedir?

Hükümeti sıkıştırmak olabilir. Ama doğrudan hedefi barış sürecidir. Onu bozmak, böylece onun üzerinden hükümeti de sarsmaktır. Arkasında kim olduğu sorusunu cevaplamak için de bir iki veriyi ortaya koyarak tahminde bulunmak mümkün. Türkiye’de bu tür provokasyonlar, silahlı kuvvetlerin ve emniyetin içindeki birimler tarafından yapılmıştır bugüne kadar. İşte JİTEM’den Özel Harp Dairesine, bilebildiğimiz diğer birimler… Üçüncü ihtimal dış servislerdir ama onlara girmeyelim, komplo teorisi çerçevesinde konuşma ihtiyacı doğar, ben de onu yapamam. Hükümetin silahlı kuvvetler üzerindeki etkisinin arttığını dikkate alarak, o ihtimalin yüksek olmadığını söylemek mümkün. Emniyet, kuvvetli şüpheli durumuna geliyor. Emniyet veya emniyet içindeki belli güçler ve bunların da Cemaatle bağlantılı olması ihtimali kuvvetleniyor. Hem çözüm sürecini zora sokmak, hem de bunun üzerinden hükümeti sarsmak, en azından Başbakanı zor duruma düşürmek için Cemaatin, Cemaatle bağlantılı emniyet içindeki güçlerin bu provokasyonun içinde oldukları şüphesi, ciddi bir şüphe olarak karşımızda duruyor.


CEMAAT GÜÇ VE MEŞRUİYET KAYBEDİYOR

Başta ABD olmak üzere uluslararası güçlerin nicedir Erdoğan’dan rahatsız olduğu, AKP’yi bitirme olmasa da, Erdoğan’sız bir AKP hedeflendiği, Fethullah Gülen’in de burada devreye girdiği yorumları ağırlıkta. Meseleye bu boyutuyla bakınca, neler söylersiniz?
Üç seçenek üzerinden konuşabiliriz. Bana göre uluslararası sistemin büyük aktörlerinin şu anda AKP’yi tasfiyeye yol açacak bir girişime yönelmeleri mantıklı değil. Gerçekçi bir senaryo değil. Erdoğan’ı bitirme senaryosu biraz daha ciddiye alınabilir fakat o da gerçekçi görünmüyor. Çünkü Erdoğan’ın bu konuda mülayim davranmayacağı ve yabana atılır olmadığı ortada. Bir sürü çevrenin arzusunun birleştiği nokta Başbakan Erdoğan’ın güçsüzleştirilmesi. Yani “terbiye edilmesi”. Şunu da söyleyebilirim ki uluslararası sistem, büyük güçler, özellikle Ortadoğu gibi bir bölgede liderlerin fazla öne çıkmasını çok tolere etmiyor. Cemaat bu dış hesaplarla da eklemlenmiş olabilir. Peki, bütün bunlar, bu çekişmede hükümetin temiz olduğunu mu gösteriyor? Hayır. Önce şunu söyleyeyim, Cemaat gibi yapıların iktidar mücadelesi vermeleri, iktidar hesabıyla pek çok girişimde bulunmaları, demokratik mantığa kesinlikle aykırıdır.

Aykırıdır ama “Emniyeti verdik”, “Yargıyı da verdik”, “Ne istediler de yapmadık” gibi sözlerin biri bile tek başına skandalken doğallaştırılıp, meşrulaştırılıyor…
Karar organlarının kim olduğunu, hangileri olduğunu, sorumlularının kimlerden oluştuğunu, kaynaklarının nereden geldiği ve hesaplarının nasıl tutulduğu bilmediğimiz bir yapıyı bir siyasi partiyle eş değer tutmak, hangisi olursa olsun bir hükümetle eş değer meşrulukta görmek, demokratik zihniyete yüzde yüz terstir. Yani ortada iki meşru güç varmış gibi, iktidar savaşı yürütüyormuş gibi algıyı normalleştirmek demokratik zihniyete, ilkelere aykırıdır. Hükümet Cemaatle bu tür hukuk devletine ve demokrasi ilkelerine aykırı pek çok iş birliği içinde olmuştur, zaten kendisi de ortaya çıkan bu tablonun suç ortağıdır. Bu gerginliğin Türkiye için en iyi sonucu bu “mecburi şeffaflaşma” olmuştur.

İyi sonuçları da oldu diyorsunuz?
Tabii. Artık ilişkilerin nasıl yürüdüğünü, pazarlıkların ve paylaşımların nasıl yapıldığını daha net görebiliyoruz. İkincisi, Cemaat bir tabuydu, adını anmak bile yakın zamana kadar bir meseleydi ama sermaye yapısıyla, medyasıyla, devlet içindeki gücüyle büyük bir güçtü, bunu biliyorduk. Gücünün bir kısmını da bu gizemden, bu gizli olma halinden alıyordu. Şimdi ortalığa döküldüğü için artık Cemaatin de gizli kapaklı, dokunulmaz bir şekilde bu tür faaliyetlerde bulunma imkanları bana göre çok azaldı.

Dolayısıyla bu kavgadan Cemaatin zararlı çıkacağı görüşüne katılıyorsunuz?
Evet. Bence Cemaat güç ve meşruiyet kaybıyla çıkacaktır. Ayrıca Cemaat içinde de hesaplaşmaların ve ayrışmaların beklenmesi gerekir bu “mecburi şeffaflaşmadan” sonra.


HEM KİRLİ YÖNTEMLERE KARŞI ÇIKMAK, HEM HESAP SORMAK MÜMKÜN

Seçim dönemine girildi ve belge, bavul siyaseti yine devrede. Siyasetçilerin “uygunsuz” kasetlerinden, bir takım anlaşma belgelerinden söz ediliyor. Tablo, kavganın nereye varacağına ilişkin bize ne söylüyor? Rakiplerin kasetlerle ekarte edileceği günlere mi giriyoruz yeniden?
Bu şantajlar oraya varırsa, pek çok insan çok ağır kirlenecektir, çok ağır hasar doğacaktır. Bu bedeli kimin göze alacağını yaşayarak göreceğiz. “Ben yanarsam, seni de yakarım” anlamına gelen her söz ağır ve yakışıksız bir şantajdır. Bunun yerine Türkiye’de demokrasi güçlerinin şeffaflaşmayı derinleştirme imkanı, şansı vardır. Hem kirli yöntemlere karşı çıkıp, hem de kirli işlerin hesabını sormak, bu denklemi kurmak mümkün.


SÜRECİN DAYANAKLI HALE GELMESİ İÇİN KURUMSAL VE HUKUKSAL ÇERÇEVE ŞART

Yapılan haber ve yorumlara bakınca, İmralı’ya yakın zamanda gazetecilerin ve akil insanların da aralarında olduğu bir heyetin gideceği anlaşılıyor. Siz bu heyetin içinde yer alacak isimlerden biri misiniz, bu doğrultuda hükümetten bir çağrı geldi mi?
Hayır, hiç kimsenin benimle ilgili bir teması olmadı. Bu konuda basın dışında hiçbir kaynaktan bir bilgi sahibi de olmadım.

Akil İnsanlar Heyeti öncesinde de Kürt sorununun çözümü için birçok girişimin içinde yer almış, çaba harcamış biri olarak, çözüm sürecinin gidişatına ilişkin ne söylersiniz? 10 ay sonra neredeyiz ve müzakereden söz edilmesi için en acil nelerin yapılması gereki-yor?
Birincisi, şu an yürümekte olan sürecin kurumsal ve hukuksal bir çerçeveye oturtulması artık şart. İlk aylarda belki zamana ihtiyacı olabilir, düzenleme yapmak zor olabilir, toplumsal destek açısından temkinli davranmak, mazur görülebilirdi ama geldiğimiz noktada bunların hiçbiri geçerli değil. Bu süreç kurumsal ve hukuksal çerçeveye oturtulmalıdır. Öcalan’ın sıraladığı talepler de bu açıdan haklıdır, doğrudur, meşrudur. Bunun uzantısı olarak söylüyorum; Ada’ya akil insanlardan bir heyetin, basından insanların gitmesi de elbette doğrudur, faydalıdır. Ancak, akil insanlardan bir heyetin Ada’ya gitmesi için bence akil insanlar heyetinin hukuksal bir temele bağlanması lazım.
Akil İnsanlar Heyeti hiçbir hukuksal temele dayanmadan kuruldu. Davet edilen insanlar tabii ki, BDP ile hükümet arasında ve heyetle Öcalan arasındaki görüşmelerin bir ürünüdür. Benim gibi ve bana yakın insanların hemen hepsi bunun farkındaydı ama barış sürecinin çok kritik bir aşamasıydı ve bize bir rol düştüğüne inandık, bunu elimizden geldiğince yerine getirdik. Ama bu aşamadan sonra Akil İnsanlar Heyetinin içinde yer alan insanlardan veya o heyet yapısından katkı isteniyorsa, bunun hukuksal bir temele bağlanması gerekiyor. Bu aşamadan sonra fiilen, hükümetin daveti üzerine bir araya gelmiş gibi bir hava içinde faaliyet yürütmesini ben doğru bulmuyorum.

Dolayısıyla bu çerçeveden uzak bir şey gelirse, içinde yer almayacaksınız?
İçinde yer alıp almama meselesinden çok, bu görüşümü böyle bir davet olduğunda dile getireceğim. Resmileştirmeden, adını koymadan el yordamıyla ve fiilen süreci yürütme politikası AKP’nin tercih ettiği bir yöntem ve bana göre doğru değil. Bu aşamadan sonra artık meşru da değildir, hukuksal açıdan da, etik açıdan da. Sürecin sağlam ve dayanıklı hale gelmesi için kurumsal ve hukuksal çerçeve şarttır.  Artık hükümetin düzenleme yapmaktan kaçarken gösterdiği gerekçeler, bahaneye dönüşmüştür. Barış süreciyle ilgili atılan hiçbir adıma bırakalım infiali, ciddi bir itiraz yükselmemektedir.


DEMOKRASİ GÜÇLERİNİN NET BİR DURUŞ SERGİLEMESİ GEREKİYOR

Kavganın yargı içindeki statükoyu kırmaya başladığı söyleniyor. Balbay’ın tahliyesi, Gezi davalarındaki kimi tahliyeler, BDP’li vekillerin tahliyelerinin gündeme gelmesi gibi gelişmeler de buna dayanak yapılıyor. Sizin gözleminiz ne?
Bunları ona bağlamak doğru mu değil mi, o kadar önemli mi, bilemem. Bunlar da doğabilir, evet. İyi, olumlu gelişmelerdir. Ama ben daha büyük tablodan, daha önemli uzun vadeli etkilerden söz ediyorum. Toplamda Türkiye’de bu tabu ve gizlilik üzerinden, devlet içi paylaşım uzlaşmaları üzerinden bir yönetim anlayışının büyük ölçüde meşruiyet kaybı yaşamakta olduğunu düşünüyorum. Bu hükümet cephesi için de geçerli ama özellikle cemaat cephesi için geçerli.
Türkiye demokrasi güçleri de ortaya çıkan durumu bu açıdan değerlendirmeli. “Acaba ben cemaatin yanında mı durmuş oldum veya acaba hükümeti mi savunmuş oldum gibi, son derece sığ bundan önce defalarca denenmiş ve Türkiye’de siyasete etki gücü olmadığı bilinen yöntemleri, bakış açısını bırakmalıdır.

Oda TV, Ergenekon ve KCK tutuklamaları döneminde içinde gazetecilerin, siyasetçi ve akademisyenlerin olduğu bazı listelerin varlığından söz ediliyordu. Birkaç gündür Ahmet Hakan, Cengiz Çandar, Ferhat Kentel üzerinden, bunlar yeniden gündeme getirildi. İsimler neden yeniden dolaşıma sokuluyor ve neden “dosyalar sadece rafa kalktı, yok edilmedi” gibi imalarda bulunuluyor?
Şantaj. Bunların dolaşıma sokulmasının ciddi bir siyasi hamle olduğu kanısında değilim. Aslında hükümet de uzun vadede bir sürü noktada hesap vermek zorunda kalacaktır ama cemaat çevrelerinden sızdırılıyorsa bu haberler, “gücümüzü koruyoruz, herkes hesabını buna göre yapsın” mesajından başka bir anlama gelmez benim için. Ve buna da çok net bir şekilde karşı çıkmak, net bir duruş sergilemek gerekiyor. Hiçbir gücün böyle bir yetkisi, böyle bir meşruiyeti olamaz. Ayrıca bana sorarsan gücü de kalmamıştır. Çünkü bu “mecburi şeffaflaşma” dolayısıyla atacakları her adımın hesabı, üç beş katı olarak kendilerine dönecektir. Ama bunun da olabilmesi için demokrasi güçlerinin, bütün bu gelişmeleri demokrasi değerleri çerçevesinde ele alması gerekiyor.


BAŞBAKAN YÜZDE 50 OYUNU SAĞLAMA ALDIĞINA İNANIYOR

İktidarla yaşanan kavgadan sonra Gülen Cemaati’nin CHP ile flört ettiği, cemaatin tabanına CHP’yi desteklemesini salık vereceği söyleniyor. Sizin gözleminiz ne? Cemaatin oy oranının düşük olduğu söyleniyor ama seçime nasıl yansımaları olur?
Açıkçası Türkiye’de sosyal yapı ve sosyolojik tablo, 2010’dan önceki tablo değil artık. Şimdi yeniden bir diziliş oluşmakta. Mesela, cemaatin 2000’lerde, 90’larda etkilediği seçmen kitlesini bugünün şartlarında onları etkileme şansı aynı değildir kanımca.

Neden?
Daha kapalı, vesayet sisteminin daha güçlü olduğu dönemlerde kendi kitlesini daha fazla bir arada tutma gücü olur, yönlendirme gücü olur. Oysa son dört yıl pek çok konu değişime uğradı.

Aynı şey AKP için de geçerli değil mi?
AKP’nin bu dönemde izlediği yol, kontrollü gerilim politikasıydı. Kendi tabanını konsolide etmek için. Başbakan bunu çok ustaca yaptı. Tehlikeli ve bana göre yanlış, hatta kötü bir yöntemdi. Türkiye’de toplumsal barışı, uzun vadede çok fazla tahrip etme potansiyeli olan bir yöntemdi ama Gezi’den itibaren sistematik olarak kontrollü gerilim politikası yürüttü, kendi tabanını konsolide etmek için. Bir siyasi partinin kendi tabanın konsolide etmesi çok daha kolaydır. Cemaat gibi yaygın ve dağınık, belli ölçülerde de esnek sayabileceğimiz bir yapıya göre daha kuvvetlidir. Ben Başbakan’ın kendi yüzde 50 civarındaki oy oranını sağlama aldığı inancında olduğunu düşünüyorum. Düşün, Gezi’den sonra mesela, küçük bir gösteriye bile gazla müdahale edip gerilimin yükselmesini istedi. Gerilim yükseldikçe, kendi tabanına “tehlikeler bitmemiştir, karşımızdakilerin oyunu bitmemiştir, o yüzden kenetlenelim” mesajı verdi. Böyle bir inançları olmasa, cemaatle bu kadar açık kapışmaya girmeleri bana çok ihtimal dâhilinde görünmüyor.


YEREL SEÇİMLER REFERANDUM ETKİSİ YARATACAK

Balbay’ın tahliyesi, BDP’li vekillerin de tahliyesini gündeme getirdi. Anayasa Mahkemesi kararına rağmen tahliye edilmeme durumu söz konusu olur mu?
Bu konularda kuvvetli tahminler yapmak bana zor geliyor her zaman. Hukuken ve şu anki siyasi şartlar çerçevesinde makul ve beklenebilir olan, tahliye edilmeleridir.

Söz konusu Kürtler olunca makul olanın, hukukun işletilmesinin ne kadar zorlaştırıldığına ilişkin yeterince deneyim biriktiği için, bu ihtimal de dillendiriliyor…

Hukukun işleyip işlememesi meselesinin ötesinde bir şey var. Zaten hukuk Kürtlere kötü işler ama bazen Kürtlere iyi, başkalarına da kötü işleyebilir! Bunu belirleyen, siyasi hesaplar, dengeler ve gelişmelerdir.

O halde şöyle soralım; vekillerin tahliye edilmeleri çözüm süreci için ne sağlar?
Güçlenmesine psikolojik katkı yapar. Her türlü güven arttıran gelişme, bu tür süreçlerin daha da oturmasına hizmet eder. Kürt hareketinin ve Kürt toplumunun büyük bir kısmının temel taleplerinden biri buydu. Bunun gerçekleşmesi başlı başına olumlu gelişmedir. Kaldı ki, süreç oturdukça özellikle Kürtlerin siyaseti etkileme imkânları da fazlalaşıyor. Türkiye’de siyaset yoluyla dönüşümü hızlandırmak veya belirlemek isteyen her güce daha fazla imkân çıkıyor. Böyle bir gelişme de siyasi alanın biraz daha açılmasına, biraz daha rahatlamaya yol açacaktır.

Seçimlere dönük de okunabilir mi bu hamle?
Seçimler çok önemlidir. AKP oylarını yükseltmek, en azından korumak istiyor ama bunu isterken kendisine yönelik Kürt oylarını da yükseltmek istiyor. Burada hedefi, en önemli hesabı muhataplık konusunda Kürt siyasi hareketini köşeye sıkıştırmaktır. Eşit muhataplık iddialarını aşağıya çekmeye zorlamaktır. Sürecin ortak kurucu aktörü ve eşit muhatabı olma açısından bir referandum olacaktır yerel seçimler. Bir referandum etkisi yaratacaktır.

Seçimler ayrıca, Başbakan’ın cumhurbaşkanlığı hesapları açısından da kritik, ne dersiniz?
Doğru. Kendi tabanını konsolide etmek için bu kadar riskli bir taktiği kullanmasının arkasında büyük ölçüde, hem AKP’yi hem de önümüzdeki cumhurbaşkanlığı ve genel seçimleri dizayn etmeye yönelik hesapları da önemli bir rol oynuyor Başbakan’ın. Yani, yerel seçimleri gücü azalmadan atlatırsa, ondan sonraki sürecin nasıl yürüyeceğini belirleme konusunda Başbakan Erdoğan’ın eli rahatlayacaktır.

ÖNCEKİ HABER

Kırk katır mı, kırk satır mı?

SONRAKİ HABER

Yüzlerce geyik öldüren avcıya hapis ve ayda 1 kez Bambi izleme cezası

Sefer Selvi Karikatürleri
Evrensel Gazetesi Birinci Sayfa