Mezopotamya’nın nefesini üfleyen şehir: Mardin

Mezopotamya’nın nefesini üfleyen şehir: Mardin

Mardin’e vardığımızda Berat bana eski Mardin ve yeni Mardin olarak neredeyse iki ayrı kültürün ürünü olan yapılaşmaları gösteriyor. TOKİ ve çeşitli inşaat firmaları tarafından yapılan çok katlı, aynısına her yerde rastlayabileceğiniz apartman ve rezidans binalar yeni Mardin denilen bölgede bulunuyor.

Tuğçe ÇELİK

Uçak kalktığından beri gerginim. Ne ruhlara İzlanda serinliğini getiren Olafur Arnald’ın piyano tınıları ne de Listz’in yer yer sakin eserleri gerginliğime çare değil. Yaklaşık iki saat süren yolculuğum uçağın Diyarbakır Havaalanı’na inmesiyle sonlanıyor. Sağanak yağmuru İstanbul’da bırakarak sisli soğuk havaya karışıyorum kısa süre sonra. 90’larda küçük bir çocukken geldiğim Diyarbakır şimdi çok değişmiş. Büyük binalar kaplamış her yeri. Çocukken 15 gün kaldığım Diyarbakır’da her gece çatışma seslerini dinler, yere yatar ve bitmesini beklerdik. Diyarbakır, anılarımda çatışma sesleriyle yer etmiş bir şehirdir. Mardin gezimde bana eşlik edecek rehber arkadaşım Berat Falay’la buluyoruz birbirimizi. Selamlaşmamızın ardından Mardin’e yola koyuluyoruz.  Berat’ın ailesi yüzlerce yıldır Mardin’de yaşıyor. Sınırlar çizilirken ailesinin bir kısmı da Suriye’de kalmış. Tam bir Propaganda filmi örneği anlattıkları. Tellerin ardında görüşme çabaları, sınırdan geçme maceraları… Bunların hepsi ayrı bir dram tabi. Şimdi ben dinlerken o da anlatırken gülüyoruz oysa biz.

‘REZİDANSIYLA’ ÜNLÜ YENİ MARDİN

Mardin’e vardığımızda Berat bana eski Mardin ve yeni Mardin olarak neredeyse iki ayrı kültürün ürünü olan yapılaşmaları gösteriyor. TOKİ ve çeşitli inşaat firmaları tarafından yapılan çok katlı, aynısına her yerde rastlayabileceğiniz apartman ve rezidans binalar yeni Mardin denilen bölgede bulunuyor. Eski Mardin’de ise yüzlerce yıllık yapılar var. Kentin yerlileri yeni Mardin’deki evlerini kışın havanın çok soğuk olması sebebiyle kullanıyor. Yaz mevsimi geldiğinde ise eski Mardin’deki evlerine dönüyorlar. Çünkü o evlerde kullanılan özel Mardin taşları yapının yazın serin olmasını sağlıyor. Yakında nereye gidersek gidelim yabancılık çekmeyeceğiz diye düşünüyorum. Her şehirde öylesine bir inşaat furyası var ki, mimariden ve yapıların bölgenin kültürüyle entegrasyonundan yoksunlar. Yeni Mardin’de Mardin’e has bir şey maalesef bulunmuyor. Panoramik bir yeni Mardin gezisinden sonra tarihe karışmak, o tarih içinde kaybolmak istiyorum artık. İstanbul’da sıkça gördüğüm binaları Mardin’de görüp ne yapacağım hem?

ATLARLA VE EŞEKLERLE GELEN HİZMET

Berat beni eski Mardin’e götürüyor. Cumhuriyet Meydanı’nı geçiyoruz. Tek şeritli bir yolda telkari dükkanlarının, kuyumcuların, butik otellerin, lokantaların olduğu Cumhuriyet Caddesi’nde bir gümüş dükkanı önüne park ediyoruz aracımızı. Tarihi yapıların altında dükkan olarak işletilen yerlere belediye tek tip vitrin yapma zorunluluğu getirmiş bir süre önce. Kahverengi modern tarzda bir çerçeve var her dükkanda. Amaç görüntü bütünlüğünü yakalamak ve tarihi dokuyla uyumlu bir vitrin elde etmek. Ama olmamış. Yüzlerce yıllık taş evlere modern kahverengi doğrama oturmamış. Kentin dokusunu bozanlara bir kez daha sinirleniyorum. Bu sırada önümüzden tüp taşıyan bir at ve çöp toplayan bir eşek geçiyor.  Sinirimi bir anda unutup heyecanla soruyorum Berat’a bunların ne olduğunu. Meğer Mardin’in ancak iki kişinin yan yana yürüyebileceği daracık sokaklarında herhangi bir araç giremediği için at ve eşekler kullanılıyormuş.  Atın yanında bir amca, eşeğin tepesinde bir genç geçip gidiyorlar daracık sokaklara.

MASUM OLMAYAN KONAKLARIN HÜZNÜ

Eski Mardin sokaklarını görmek için sabırsızlanıyorum. Berat yaşadığı şehri öylesine seviyor ki, neredeyse benim kadar heyecanlı. Eski Mardin’in dar sokaklarına giriyoruz. Bir şehri keşfetmek için yapılacak en güzel şeyin kaybolmak olduğunu düşünüyorum. Ama şimdi kaybolma zamanı değil çünkü hava çok soğuk yağmur yağıyor ve sis inmek üzere. Abbara denilen üstü kapalı merdivenli geçitlerden aşağı inerek bir alt sokağa geçiyoruz. Tarihi yüzyılları bulan bu taş evler kömür sobasıyla ısınıyor. Bu dar sokaklarda yüzlerce yıllık Ermeni konakları ve Süryani evleri var. Konaklardan bazıları turistlere hizmet vermek için butik otele çevrilmiş. 800 yıllık bir Ermeni konağına, Dara Konağı’na girdiğimde yüksek tavanlı odalar, daracık merdivenler, geniş avlular dikkatimi çekiyor. Konağın oyma motifleri üzerinde herhangi bir yenileme yapılmamış. Mimarisi gözüme uzunca zamandır yaşayamadığı bir ziyafet yaşatıyor. Ruhuma bir hüzün çöküyor. Burada neler yaşandı diye düşünmekten alıkoyamıyorum kendimi. Yaşanmışlıklar mekanlara da siniyor. Gerçekleri bilseniz de siniyor bilmeseniz de. Duygusu içine katarak sizi, yalnızca hissedebileceğiniz bir tarihi uzama götürüyor. Bilinç, mekan, zaman, tarih, gerçek uzamından kopup yalnızca hissetmeye başlıyorsunuz. Bu evler masum değil. Hepsinin anısı var. Dili yok, anlatamıyor belki ama hissettiriyor. Dara Konağı’nın sahibi Burak Bey, konağın altındaki odalarda altınların gömülü olduğuna inanıyor. Ama bu altınlar lanetliymiş. Kazıldığında altın yerine kömür çıktığını anlatıyor, “Zamanında çok insan öldü buralarda. Ben milliyetçi bir insan olarak söylüyorum bunu” diyor ve ekliyor, “Artık kimsenin ölmesini istemiyoruz. Burada herkes birbiriyle kardeş.”

UMUTSUZ AŞKLAR ŞEHRİ

Mardin bir yandan umutsuz aşıkların da şehri. Berat, çocuklukları bir arada geçen ve birbirine aşık olan ancak evlenemeyen iki arkadaşını anlatıyor. Kızın ailesi Katolik olduğu için bir Kürt gençle evlenmesine izin vermemişler. Ayrılığa ve ailelerine direnen gençler, sarmaşıklar gibi sarmak istemiş sadece birbirlerini. Ama bu coğrafyanın belalarından biri musallat olmuş başlarına. Yan yana getirmemiş onları. Aileleri kızı da oğlanı da başka uygun gördükleri kişilerle evlendirmiş. Dinlerine, mezheplerine, dillerine uygun gördükleri başka kişilerle. Aynı mahallede oturuyor, çocuklarını aynı okullara götürdüklerinde karşılaşıyorlarmış. Selam bile veremiyorlarmış birbirlerine. Mutluluk böyle alınıyor insanların elinden diye düşünüyorum. Berat kavuşamama hikayelerinin çokluğundan bahsediyor. Onat Kutlar’ın dizeleri geliyor hatırıma: Sormak bana düşmez oğul, erkek /kendi kanadıyla uçar, git su boyuna/yıka ellerini bir de tütün sar/Düğün yok ellerin neden kınalı?/- Ana ben sevdiğimi öldürdüm.

TAVANDA ASILI KAYALARIN SIRRI

İstanbul’da sıkça yaşadığımız araç dur-kalklarıyla Deyrulzafaran Manastırı’na varıyoruz. Evet, Mardin’de de trafik var. Mezopotamya’nın geniş toprakları üzerinde yükselen Deyrülzafaran yani Mor Hananyo Manastırı gözlerimi kamaştırıyor, trafiğin yaşattığı stresten bir anda kurtarıyor beni. Deyrulzafaran Manastırı’nın tarihi 5. yüzyıla kadar uzanıyor. Rehberim manastırda gömülü olan patrik cenazelerini anlatıyor. Odalardan birine girdiğimizde tepemizde asılı duran kayalar korkutucu geliyor bana. Bu kayalar toprağın üzerine konulup iyice sıkıştıktan sonra toprağın boşaltılmasıyla elde edilen odaların tavanını oluşturuyor. Üzerinde Süryanice yazılar olan cevizden yapılma oda kapıları ise tam 500 yıllık.

YAZLIK SİNEMA GELENEĞİ YAŞATILIYOR

Kaybolmuş bir gelenektir yazlık sinemalar. 1980’in darbeli, çetin geçen günlerinde hem ülkücü saldırıları hem de otoparka dönüştürülmek istenmesi sebebiyle yok olan ancak coğrafyamızın belki de en güzel geleneklerinden biridir yazlık sinema geleneği. Çekirdek çitlenen, gazoz içilen, Yılmaz Güney filmde ölmezse perdeye ateş edilen yok şayet ölürse ağlamaktan beter olunan, o günleri yaşayan herkesin anılarında iç çekmelerle hatırlanan bu gelenek Mardin’de de yaşatılmaya çalışılıyor. Mardin Ovası’na bakan geniş bir alanda konulan perdeyle yazın halk buraya film izlemeye geliyor.  Oyularak oturak haline getirilmiş taşlar üzerinde yaz mevsiminin ılık esen rüzgarını teninizde hissederek 80’lerde kaybolmuş yazlık sinema geleneğini Mardin’de hem de geniş Mezopotamya toprakları eşliğinde yaşamak büyük keyif olsa gerek diye geçiriyorum içimden.

KASIMİYE’DE GEÇMİŞ-GELECEK VE ŞİMDİKİ ZAMAN

Gezi programımda yer alan bir diğer mekan Kasımiye Medresesi. Artuklular döneminde başlanan ve Akkoyunlular döneminde bitirilen yapıda kesme taşlardan yapılan medrese, cami ve türbe bulunuyor. Medresenin girişte bulunan geniş avlusunda birbirinden küçük üç havuz karşılıyor bizi. Akkoyunlu beyi öldüğünde kanının sıçradığı söylenen duvardan gelen kaynak suyu birbiri ardına sıralanmış üç havuza doluyor. Bu havuzlar gençlik-yaşlılık ya da geçmiş-bugün ve gelecek şeklinde yorumlanıyor. Toplamda 23 medrese odası bulunan yapıda gezebilecek alanlar kısıtlı. Medresenin bakımından sorumlu olan Taş ailesinin üyesi Fahri, zor dayanılan soğuğa karşı başına bağladığı poşusuyla bizi karşılıyor. Fahri, 26 yaşında ve 7. sınıfa kadar okuyabilmiş bir Kürt genci. 20 kardeşinden 8’i vefat etmiş. Ailesi medreseye gelenlerin bıraktığı bahşişlerle medresenin bakımını yapıyor. Fahri burada çektiği fotoğraflarla sergi açmak istediğini, kimse yardım etmediği için de bu hayalini gerçekleştiremediğini ifade ediyor.

FAHRİ’NİN İLGİNÇ FOTOĞRAF TEKNİKLERİ

Fahri, soğuktan kızaran yanakları ve elleriyle bizim değişik açılardan fotoğraflarımızı çekiyor. Fotoğraflara baktığımda, “Fahri bu pozları nasıl keşfettin?” diyorum. Bana anlatmaya başlıyor: “Abla, dededen babadan beri buradayız. Dedem 75 yaşında vefat etti. Hayatı boyunca buradaydı. Babam da 63 yaşında. O da çocukluğundan beri burada. 27 yıldan sonra ilk kez 63 yaşındaki babamın sigortası ve maaşı oldu bu ay. Dedem buraya baktıktan ve rahmetli olduktan sonra benle babam buraya gelmeye başladık. Ablalarımız da buraya bazı zamanlarda yardıma geliyorlar. Çünkü temizlenmesi zor oluyor.  Dedemin bir fotoğraf makinesi vardı. Nasıl anlatsam size? Keşke onu gösterebilsem. Dedemin pek çok farklı pozu vardı. Turistler gelmeye başlayınca babamla biz de fotoğraf çekmeye başladık. Özellikle çeşme ve havuzla ilgili fotoğraflar çektik. Toplam 36 tane poz tekniğimiz var. Ben iddia da ederim, kim geliyorsa da gelsin burada benim gibi fotoğraf çekemez. Birkaç tane daha fotoğraf yerimiz var. İlginç olarak, Kızıltepe ayaklarınızın altında ya da Mezopotamya’nın üzerinde uçuyormuşsunuz gibi göründüğünüz pozlar var.”

TILSIMLI ŞEHRİN DAMAK ZEVKLERİ

Şehrin bir ucunda yılan bir ucunda akrep tılsımının olduğu söylenen Mardin’de yüzyıllar önce bu tılsımlardan birinin yani akrep tılsımının çalındığını söylüyor Berat. O tarihten beri şehirde akrep varmış. Ancak yılan tılsımı şehirde kaldığı için yılan görmek mümkün değilmiş. Kentin efsunu yüzyıllar önce azizler tarafından yapılmış. Bu kutsal şehirde insani ihtiyaçlarımızı da unutmamak gerek diyerek Mardin yemekleri yapan bir lokantaya giriyoruz. Açlığın döndürdüğü başım, yemek listesinde yazanları anlayamıyor. Yardımıma Berat yetişiyor. Sembusek, kibe, kadı budu, ırok, Halep tava gibi çokça yemekten hangisini seçeceğimi ve daha doğrusu hiçbirinin ne olduğunu bilmediğimden benim yerime Berat sipariş veriyor. Önce soğuk dövme çorbası getiriyorlar. Yemeğe bu çorbayla başlanıyor. Ardından kibe yani işkembe dolması geliyor. Çatal bıçakla yenilmesi mümkün olmayan kibenin önce ipini çekip temizlemeniz lazım. Tam bunlar bana yetti diyeceğim sırada garson iki adette sembusek getiriyor. Çiğ börek görünümlü bu geleneksel hamurişi yemeği de denemeden edemiyorum. “Kilo alacağım bari Mardin yemeklerinden kilo alayım” dediğimde Berat gülüyor. Bu arada Berat 2 metre boyunda ve yüz küsür kiloda olan boğazına düşkün bir arkadaşımız. Tam sembusekten sonra bir şey gelmez derken ırok yani Mardin usulü içli köfte geliyor. Mardin mutfağında et, bulgur, sakatat temel malzemeler.


TELKARİ

Mardin denilince akla ilk gelen şeylerden biri de telkari. Telkari, el işi demek. Eski Mardin’deki Cumhuriyet Caddesi üzerinde pek çok kuyumcu ve telkari dükkanı bulunuyor. Süryani ustasından telkari öğrenen Ahmet usta, bana mozaik taş, tel sarma, beyaz telkari gibi pek çok kolye, küpe, bilezik gösteriyor. Telkari anahtarlıklar ve küçücük hediye kutuları da dikkat çekici güzellikte.


KÖYLERE DÖNÜŞ BAŞLAMIŞ

Mardin’e 65 kilometre uzaklıkta olan Midyat ilçesine giden yol üzerinde bulunan köyler yeni yeni dolmaya başlamış. Zamanında boşaltılan bu köylerin tamamı Müslüman köyü. Boşaltılan Yahudi köylerine de dönüşler başlamış. Köylerine geri dönenler evlerini onarıyor ya da yeniden yapıyor. Okul, sağlık ocağı gibi devlet kurumu olan binalar yeniden onarılarak hizmete sokulmuş. İlçelerde ve merkezde memur sayısı oldukça yüksek.


MARDİN’DE GEZİLECEK YERLER



Mardin,  müzeler ve tarihi yapılar açısından çok zengin bir şehir. Şehir merkezinin yanında gezebileceğiniz ilçelerden biri de Midyat. Tarihi yapıların çok iyi korunduğu Midyat’ta pek çok kilise, Midyat Konukevi ve medrese bulunuyor. Mardin’de gezilebilecek diğer yerler ise Mor Behnam Kilisesi (Kırklar Kilisesi), Tarihi PTT Binası, Dara Antik Kenti, Mor Gabriel Manastırı, Zinciriye, Mardin Müzesi ve Sabancı Kültür Sanat Müzesi.


MESLEK LİSESİ

www.evrensel.net