Mandela’nın paradoksu

Mandela’nın paradoksu

Güney Afrika, 300 yüzyıl emperyalist sömürü ve 50 yıla yakın ırkçı barbarlıktan sonra elde edilen bağımsızlığa rağmen neden hâlâ korkunç bir durumda? Irkçı, ayrımcı, karanlık bir rejime karşı zafer kazanan barışçı bir demokratik devrim, neden insanlarına artan bir yoksulluk ve eşitsizlikten başka bir şey sunamadı?

Cem Terzi*

Güney Afrika, 300 yüzyıl emperyalist sömürü ve 50 yıla yakın ırkçı barbarlıktan sonra elde edilen bağımsızlığa rağmen neden hâlâ korkunç bir durumda? Irkçı, ayrımcı, karanlık bir rejime karşı zafer kazanan barışçı bir demokratik devrim, neden insanlarına artan bir yoksulluk ve eşitsizlikten başka bir şey sunamadı? Bu soru önemli ve bugün Mandela’yı uğurlarken dikkatlice bakmamız gereken bir konu. Güney Afrika’da, Mandela’dan bu yana iktidarda olan Afrika Ulusal Kongresi (ANC)’nin neoliberalizmi kutsamasının bir toplam sonucu olarak toplumda, derin yoksulluk ve eşitsizlik hüküm sürmektedir. Güney Afrika, neoliberalizm altında, apartheid (Ülkeyi 48 yıl yöneten ırkçı ayrımcı rejim) yıllardan daha kötüye gitmiştir. Güney Afrika, apartheid politikalarının barbarlığından kurtulduktan sonra, iktidarın bir daha azınlıkların eline geçmemesini garantiye alacak şekilde, çok liberal bir anayasa yaptı. Ancak, bugün acı gerçek, ülkenin çok üzücü ve kötü bir şekilde başarısızlığa uğradığıdır. Neoliberalizm Güney Afrika nüfusunun büyük bir kesimi için demokrasiyi kabusa dönüştürmüştür; yoksulluk endemik olmayı sürdürüyor ve eşitsizlik 1994’den çok daha kötü boyutlardadır. Demokrasi, politik ve ekonomik gücün gerçekten ve eşitlikçi biçimde, tamamen halkın elinde olması demek ise, Güney Afrika demokratik devrimden sonra asla demokratikleşmemiştir. Güney Afrika, büyük çoğunluğun yoksul olduğu çok eşitsiz bir toplumsal yapı ile yola devem etmektedir. Mandela ve ANC hükümetleri, örneğin Venezuela’nın izlediği yolu izlememiştir. Güney Afrika’nın şimdiki hali ile 1980 ve 1990’lardaki Venezuela’nın hali oldukça benzerdir. Bugün Güney Afrika, Venezuela’nın aksine oldukça neoliberal bir hükümet tarafından yönetilmektedir.

Venezuela ve Güney Afrika demokratik devrimler sonrasında anayasalarını yenilediler. Aslında bu iki yeni anayasa birbirinden pek farklı değiller. İfadeler oldukça yakındır. Buna karşılık, örneğin bu ülkelerin sağlık ölçütleri ve sağlık hizmeti sonuçları çok farklıdır. Neden? Güney Afrika gitgide daha çok sarılırken, Venezuela neoliberal politikalarla yollarını ayırdı. Venezuela anayasasında ‘Tüm yurttaşların ortak sorumluluğunu temel alan ve örgütlenmiş toplulukların aracılığı ile aktif katılım’ doğrudan vurgulanmaktadır. Güney Afrika anayasası ise toplumun güçlenmesine odaklanan bu yolu tercih etmemiştir. Chavez Venezuela’da enerji üretimini kamulaştırmış, oysa Mandela ekonominin küresel aktörlerinin (DB, IMF, DTÖ) hoşuna gitmeyecek hiçbir şey yapmamıştır. Şu andaki neoliberal hükümet, neoliberal küresel kurumlar tarafından desteklenmekte hatta kışkırtılmaktadır. Güney Afrika 2025 yılına kadar elektrik üretiminde çok büyük bir artış planlıyor. Bu artışı, kömür yakıtlı enerji üretiminden sağladığı elektrik enerjisini iki katına çıkararak yapacak. Güney Afrika çok bol miktarda kömür kaynağına sahip. Dünya Bankası, kömür yakıtlı enerji istasyonlarının artırılmasını finanse ederek bu projeye büyük oranda katılmış durumdadır. Büyük ölçüde küresel ısınma yüzünden sivil toplum örgütleri projeyi protesto etmektedir. Buna rağmen, Nisan 2010’da Dünya Bankası, Afrika’nın şimdiye kadarki en büyük kredisini (3.75 milyar dolar) Güney Afrika projesi için Eskom’a verdi. Dünya Bankasının apertheid döneminde Eskom’a 100 milyon dolar kredi verdiğini de unutmamamız gerekir. Bu kredi siyahi toplumların yararına hiç bir şeye neden olmadı. Hatta apartheid kurbanları bu kredi faizlerinden Bankanın kazandığı karlara karşı yasal davalar açtılar. Sonuç tahmin edileceği gibi sıfırdır. Dünya Bankasının da arasında olduğu 1996 Büyüme, İstihdam ve Yeniden paylaşım (‘‘Growth, Employment and Redistribution –GEAR’’) programı apartheid sonrası gelirlerin yoksullarla paylaşılmasını hedeflemekteydi.

‘GEAR’’ politikası, neoliberalizmin desteği ile gerçekleşti. Sonuç: Siyahi nüfusun gelirleri 1994 düzeylerinin altına düşerken beyazların gelirleri yüzde 24 artış gösterdi. Dünya Bankası verdiği krediler ile daha önce hiç yapmadığı bir yoğunlukta Güney Afrika ekonomisini elinde tutmayı ve kendi ekonomik politikalarına göre etkilemeyi sürdürmektedir. Dünya Bankasının Güney Afrika’ya kömür kaynaklı elektrik üretimi için kredi vermesi, Bankanın aslında genel olarak kömür, petrol ve gaz yatırımlarını artırmak üzere krediler vermesi, küresel ısınma konusu ile ilgilenir görünse de, önlenmesi için hiçbir niyetinin olmadığını ortaya koymaktadır. Küresel ısınma insanlık için en büyük tehlikedir. Özellikle Güney Afrika gibi gelişmekte olan ülkeler ilk ve en çok etkilenecek ülkelerdir. Dünya Bankası neoliberalizme adanmışlığı ile küresel ısınmanın ateşine benzin dökmektedir. Mandela ile başlayan ANC hükümetleri ise ülkenin bu ateşte kavrulmasına seyirci kalmışlardır. Güney Afrika’da sağlık üzerinde neoliberalizmin etkileri geçmişten bu yana çok ciddi biçimde kötüleşmektedir. Kamu sağlık sistemi finansmanı çok yetersizdir, bunun yanı sıra yüksek kalitede ve pahalı bir özel sağlık sistemi mevcuttur. HIV/AIDS’in nüfusun üzerindeki etkileri hem ciddi hem de trajik olmuştur. HIV/AIDS ile mücadele politikaları uzun süre Başkan Thabo Mbeki ve Sağlık Bakanı Tshabalala Msimang’ın rasyonel olmayan tutumlarıyla yürütülmüş, ilaç ve maden şirketlerine karşı toplum yeterince savunulamamıştır. Bunların arkasında ve daha genel bir düzeyde, DTÖ’nün ve Dünya Bankasının aktiviteleri vardır. Afrika’daki AIDS salgınını sürükleyen yoksulluk ve onunla ilgili durumlar, Afrika’nın probleminin asıl nedeni değildir. Bütün bunların Afrika’nın ulus ötesi şirketler tarafından sömürülmesinin semptomları olduğu ve bu gerçekle ilgilenmeyen hiçbir çözüm çabasının başarılı olamayacağı açıktır. Afrika yoksul bir kıta değildir; yoksullaştırılmıştır. Asırlar süren sömürgecilik ve ‘70’li yıllardan bu yana küreselleşmenin ekonomik kurumlarının (DB, IMF, DTÖ) yoksul ülkelere karşı uyguladığı ağırlaştırılmış ekonomik ‘kurallar’ sorumludur durumdan.

HIV/AIDS salgınında bir endüstriyel sektörün, madenciliğin derin etkileri vardır. Aileleri ayıran istihdam biçimi ve bu sektördeki iş gücünün geçiciliği, Güney Afrika içerisinde -ve aynı zamanda ülke sınırları ötesinde- HIV/AIDS’in yayılmasının en önemli nedenidir. Zira, birçok AIDS’li yabancı maden işçisi hiçbir tazminat almadan ve sağlık güvencesi olmadan diğer Güney Afrika ülkelerindeki yoksul toplumlara geri dönmüştür... Başta ilaç endüstrisi sonra da maden endüstrisi kârlarının peşinden bu kadar koşmasalardı hastalığın yayılımını kontrol altına almada daha başarılı olunabilirdi... Neoliberal bir ideolojiyle yönetilmeyen farklı bir Güney Afrika, DTÖ ile, ilaç ve maden endüstrileri ile daha iyi mücadele edebilirdi. Bunların hiçbiri olmadı... Güney Afrika’da, en son veriler, sağlık alanında da neoliberal politikaların iş başında olduğunu göstermektedir. Sağlığa harcanan GSMH’nin yüzde 8.3’ü, özel sektörde yüzde 4.1 ve kamu sektöründe ise yüzde 4.2 olarak ayrılmaktadır. Yüzde 4.1’lik kısım, nüfusun yüzde 16.2’sini (8.2 milyon insan) kapsamakta ve büyük oranda özel sektöre harcanmaktadır. Geri kalan yüzde 4.2’lik kısım büyük oranda kamu sağlığı sektöründen faydalanan nüfusun yüzde 84’üne (42 milyon insan) harcanmaktadır. Kamu sektörü ciddi biçimde eksik finanse edilmektedir. Özel sektör ise bu kadar az sayıdaki insan için çok fazla büyüktür. Özel sektörün maliyetleri keskin bir şekilde yükselmektedir; oldukça verimsizdir. Trajik bir gerçek olarak, ortalamadan daha sağlıklı insanlar özel sağlık sektörü kapsamındadırlar. Bu yüzden günümüz Güney Afrika’sında sağlık hizmeti harcamasındaki kamu ve özel arasındaki denge, hakkaniyet nasıl tanımlanırsa tanımlansın, kesinlikle adil değildir. Kamu ve özel arasındaki şu anki denge etkin olamaz; harcanan kaynaklarla en yüksek sağlık yararını sağlamaktan uzaktır. Dolayısıyla, mevcut sağlık hizmeti hem etkinlik hem de eşitlik bakımından tamamen başarısızdır. Güney Afrika’da sağlık alanında özel sektörün başlamasına izin vermeden önce daha stratejik bir ekonomi politiğe ihtiyaç vardı. Neoliberal hükümetler bu konuya hiç odaklanmadılar. Kamu sektörünü desteklemek; yeni yönetim ve idari yapılar kurmak; kamu sektöründeki hizmet kalitesini artırmak gerekirdi. Bunlar asla yapılmadı... Güney Afrika’daki durum, sağlık hizmetinde ve daha geniş olarak toplumdaki mevcut iktidar yapısından kaynaklanmaktadır: Hem sağlık sisteminde hem de bağlantılı olan diğer alanlarda iktidar yapısı değişmeden sağlık ölçütleri iyileştirilemez, AIDS salgını durdurulamaz. Bu değişimler, Güney Afrika’nın toplumsal ve ekonomik yapısında bir değişim olmadan olamaz ve olmayacaktır da... Bugün Güney Afrika’da bir sınıf meselesi yokmuş gibi davranılmaktadır. Apartheid yılları bu ülkede, ırka dayalı ve etnik bölünmeleri baskın hale getirmiştir. Bu yüzden, sınıf kavramı gereksiz gibi görülmektedir... Sağlığı ele alalım. Bozuk sağlık durumunu gerçekçi biçimde analiz ettiğimizde, öncelikle yoksulluğun ve eşitsizliğin azaltılması gerekmektedir. Tüm insanları sağlık hakkına ve sağlık hizmeti erişimine kavuşturacak bir Ulusal Sağlık Güvencesi programı ile işe başlamak akılcı görülebilir (Şu andaki hükümetin yaptığı gibi). Ancak, yeterli olmayacaktır! İş, barınma ve doğrudan gelir konularında yeniden dağılım (‘‘redistrubition’’) gerekecektir. İktidarın/gücün yeniden dağıtılması gerekmektedir. Bunun anlamı da sınıf analizidir... Sınıf analizi gerekir demek, Güney Afrika’da etnik ve ırk ayrımcılığından kaynaklanmış sorunları yok saymak demek değildir. Tabii ki en çok siyahların sağlık durumu kötüdür. Ancak, apartheid zamanlarında beyaz Güney Afrika’nın büyük güç/iktidar yapısı, özellikle kendilerini korumak adına elit siyahlar tarafından devralınmıştır. Bu nedenle sınıfın varlığı çok net görülmektedir ve sınıf meselesi bütün ağırlığı ile sürmektedir. Bu noktada ihtiyaç duyulan şey, sadece daha çok vergi almak ve parayı yeniden paylaştırmak değil, bundan çok daha önemlisi politik gücün yeniden dağıtılmasıdır.

Sağlığın bu kadar kötü olmasının suçlusu yoksulluk ve eşitsizliktir. Yoksulluk 1994’ten beri en yoksun hane halkı için artmaktadır. Aynı süreçte gelir eşitsizliği de artmıştır. ANC’nin neoliberalizmle kucak kucağa sürdürdüğü kalkınmacı (!) program, yüzde 4’lük büyüme oranlarına rağmen toplumun sorunlarını çözememiştir.

ANC, Güney Afrika’da insanlarını kendilerini vatandaş olarak görmeye teşvik etmemektedir. Şu sıralarda olduğu gibi sadece kendi isteklerini elde etmeyi amaçlayan çeşitli ırk ve etnik grupların sesleri yerine, vatandaşlık talebi yükselmemektedir.

ANC iktidarları Güney Afrika’da küreselleşmenin pazar güçlerinden ve neoliberal aşırılıklardan sakınmak için güçlü toplumsal kurumlar inşa etmemiştir. Güney Afrika’nın apartheid zamanından kalma çok güçlü finans kuruluşları vardır, ancak sosyal kurumları çok zayıftır. Küreselleşme yoluyla yayılan neoliberalizme karşı savaşacak solid demokratik kurumlar örneğin, güçlü sendikalar yoktur.

Ülkenin en önemli sektörlerinde beyazlarla beraber siyahların da yer alması toplum için bir değişikliğe yol açamamıştır. Bunun bir örneği madencilik sektörüdür: Eğitim Bakanının kocasının bir maden şirketi var; Ulaştırma Bakanının karısının da bir maden şirketi var; bir zamanlar Enerji ve Mineral Bakanlığı da yapan Su İşleri Bakanının kocasının da bir maden şirketi var. Eski Sanayi ve Ticaret Odası Genel Başkanı ve dört Güney Afrika ilinin eski yöneticilerinin ya kendi maden şirketleri var ya da bu şirketlere ortaklıkları. Bu liste böyle uzayıp gidiyor...

Siyahların ekonomide yer almasını sağlamaya yönelik “Black Economic Empowerment, (BEE)” programından, üst düzey ve güçlü devlet adamları faydalanmıştır! Sadece bu programın değil aynı zamanda bütün Güney Afrika’daki maden işletmeciliği boğazına kadar yolsuzluk içindedir. Fosil yakıt sektörü, siyasi nüfuz kullanmanın yaygın olduğu Güney Afrika’da güçlü lobi faaliyetlerinde bulunmaktadır! Kısacası, Güney Afrika’daki mevcut durum var olan iktidar yapısından kaynaklanmaktadır; Güney Afrika toplumunda sosyal ve ekonomik bir değişim olmadan sağlık başta olmak üzere hiçbir sorun halledilemez. Yüzde 25’in üzerinde bir işsizlikle ‘dengede’ seyreden bir ekonominin, herhangi bir ekonomi mantığı yoktur. Sağlığa yatırım gereklidir, ancak emek yoğun sanayiler kurmak çok daha da önemlidir. Anapara dönüşü çok fazla, emeğe dönüşü ise çok az ve bu da eşitsizlik ve yoksulluğu daha da artırmaktadır. Burada altta yatan dengesizlikten, ısrarla sürdürülen neoliberal politikalar doğrudan sorumludur.

Yoksulluk ve eşitsizlik istatistikleri, Güney Afrika anayasasının güzelliği ile ANC Hükümetinin ortaya çıkan çirkin yüzü arasındaki büyük mesafe, bu hükümetin halkına verdikleri ile veremedikleri, Güney Afrika toplumunun sahip olduğu sosyal yapının doğasını sorgulatmaktadır! Güney Afrika, neoliberalizm altında, apartheid (ırkçı ayrımcı) yıllardan daha kötüye gitmiştir. Çok acı değil mi?

Güle güle Mandela... Bizi ırkçılığın barbarlığından kurtardın ama neoliberalizmin batağından çıkmak için emekçi sınıfın devrime devam etmesi gerekiyor... Mandela ‘90’lı yıllarda kendisine verilmek istenen ödülü Kürtlere yapılan ayrımcılıklar yüzünden kabul etmeyerek Türkiye’ye bir ders vermişti. Ölümüyle arkasında bıraktığı ülkesine baktığımızda bir ders daha alıyoruz ve işte tam da bunun için HDP’ye büyük umut bağlıyoruz... Ertuğrul Kürkçü’nün HDP kongresinde yaptığı konuşmada dediği gibi ‘‘devrimci demokrasi’’ için Kürtlerin özgürlük arayışı ile Gezi’de esen özgürlükçü bir toplum arayışı HDP'de buluşacak; ‘‘devrimci bir ısrar’’ olacaktır.

*Prof. Dr. Dokuz Eylül Üniversitesi, İzmir

www.evrensel.net