Hangi ahlak?

Hangi ahlak?

"Bugün Kibele’yi, doğup egemen olduğu topraklarda, burada, Türkiye’de tasvir etmeye kalkışırsanız, önceden hatırlamanız gereken birkaç olay var." Aydın Çubukçu yazdı...

Aydın ÇUBUKÇU

Anadolu’nun bilinen en eski tanrıçası Kibele, günümüz egemen ölçüleri bakımından “şişman ve çirkin” bir kadındı. Azametle kurulduğu tahtının iki yanında birer Anadolu leoparı vardı. Ellerini onların başına koymuş, mağrur ve egemen otururken, bacaklarının arasında yeni doğurduğu bir insan yavrusunun başı görünüyordu. Neredeyse 8 bin yıl öncesinden günümüze kadar gelen bu olağanüstü heykelcik, Kibele’nin iri memeleri ve kalçalarıyla doğurganlığını ve bereketini, iki yanındaki leoparlarla da doğa üzerindeki egemenliğini duyuruyordu bize. Elbette sanatçısı bilinemez... Cromagnion Mağaralarındaki resimler gibi, onu da becerikli biri, büyük olasılıkla bir kadın yapmış olmalı. Çamurla kille uğraşanlar, çanak-çömlek yapanlar onlardı çünkü. Kibele yalnızca doğduğu bu topraklarda değil, Mezopotamya’da, Kafkasya’da ve Avrupa’da binlerce yıl egemen oldu. Frigler, Hititler, sonra Romalılar aynı temalarla süsledikleri “Bereket Tanrıçası”nı yaşattılar. İki yanında iki aslanla oturan, ya da aslanların çektiği bir savaş arabasını süren yüzlerce Tanrıça heykeli bugün her müzede karşımıza çıkar. Görürüz ki, zaman geçtikçe her dönemin güzellik anlayışına ve giyim kuşam modasına göre farklı Kibele tasvirleri ortaya çıkmıştır. Fakat onun bereket ve güç olarak anlaşılmasını sağlayan simgelere dokunulmamıştır.
Bugün Kibele’yi, doğup egemen olduğu topraklarda, burada, Türkiye’de tasvir etmeye kalkışırsanız, önceden hatırlamanız gereken birkaç olay var.
Birincisi, “Güzel İstanbul” olayıdır. Sanatçı Gürdal Duyar, İstanbul’u hafifçe geriye doğru uzanmış çıplak bir kadın figürüyle anlattığı heykelini Cumhuriyetin 50. yılı kutlamaları kapsamında 1973 yılında Karaköy Meydanı’na dikilmek üzere tasarlamıştı. Heykel, 1974’te meydana dikildi. Ne var ki aynı yıl Necmettin Erbakan’ın başında olduğu Milli Selamet Partisi, CHP ile koalisyon ortağı olarak iktidara geldi. Sonu malum... Heykel “müstehcendi” ve balyozla yerinden sökülerek Yıldız Parkı’nın kuytu bir köşesine saklandı. Belki hâlâ oradadır. Ben son gördüğümde, otların ve çalılıkların arasında, şansınız varsa bulabileceğiniz bir yerde duruyordu.
İkincisi, İtalya’ya iş seyahatine giden ve orda tesadüfen Michelangelo’nun Davut heykelini gören bir Antalyalı siyasetçinin izlenimleri... Adamın bu “çıplak heykel” karşısında kanı donmuş!
Üçüncüsü, Dionysos heykeli karşısında Hüseyin Çelik şoku... Televizyon sunucusunun dekoltesine edep sınırları çizen bu bakanın heykele de aynı gözle baktığı, fotoğraflardan anlaşılıyordu.
Yargıtay binasının önündeki Adalet Heykeli, İstanbul Üniversitesi bahçesindeki Atatürk anıtındaki meşale tutan öğrenci heykeli, Edremit’te Sarı Kız efsanesini simgeleyen heykel ve kim bilir bize yansımamış kaç tanesi aynı “müstehcenlik” çerçevesinde tartışılmadı mı?
Demek ki, bu türden siyasetçiler gerçekte bir heykele değil, çıplak bir insana baktıkları zaman hissedebilecekleri “elektrikler” alıyorlar! Mesela utanç duyuyorlar, ya da abdestleri bozuluyor. Heykele baktıklarında bir taş, tunç, ya da heykelin yapıldığı malzeme her ne ise onu değil, “et” görüyorlar, canlıymış gibi etkileniyorlar. Ve psikiyatriyi ilgilendiren bu özelliğin kendilerine  “ahlak” adına konuşma hakkı verdiğine inanıyorlar.

DAHA ESKİLERE GİDELİM

“Cromagnion İnsanı” dediğimiz ve ilk atalarımızdan saydığımız insanlar, mağaralarının duvarlarını, herhangi bir sebepten, resimlerle donatmayı seviyorlardı. Gerçeği, çizgiyle ve renkle, olabildiğince “yakalamaya” çalışıyorlardı, çünkü gerçekten yakalamak istedikleri bir gerçek vardı. Av hayvanlarının bütün temel özelliklerini mağaralarının dip köşe karanlık duvarlarına çizerken, öyle düşünülüyor ki, av öncesinde zihnen ve ruhen hayvanla karşılaşmaya hazırlanıyorlardı. O yüzden, yaptıkları resimler, günümüz ölçüleriyle de baksan, güzel ve etkileyiciydi. Duvarları boyayanlar, avcıların kendileri de olabilir, topluluğun akıllı büyücüleri de... Eleştirmenleri olup olmadığını bilemeyiz, ama işten anlamayan birilerinin “orası olmamış, burasını az daha boya, onu yapma ayıp!” falan diye karıştıklarını hiç sanmıyorum. Onlar bilirlerdi ki, duvara yapılan şey, bir temsildir! Herkesin gerektiği gibi yapamayacağı bir iştir... Özel bir iştir...

AHLAK BUNUN NERESİNDE DURUR?

Sanatın büyüden, dinden, inançlardan ayrılması uzun sürdü. Bugün de, sanatçının meşrebine göre, bir ayağı hâlâ oralardadır. Ama yine de özel bir iştir. Ancak erbabının yapabileceği, kendince yorumlayarak, biçimlendirerek, beklenmedik bağlamlar kurarak yapacağı o işin ruhunu üfleyen odur. Kim ne der, öyle yaparsam birileri kızar mı diye düşünürse yapacağı iş sanat olmaz. Kutsal kitaplardan alınmış konuları işlerken bile, sanatına sadece hünerini değil inancıyla kendisi arasındaki bağlantının özelliklerini de katarsa eser kişilik kazanır.  
Çocukluk döneminde insan, yapılan resmin ya da heykelin bir tür dua, bir tür büyü olduğunu düşünüyorlardı. Buna rağmen, onların kendi gündelik hayatlarıyla bağlantısı olmaksızın bir anlamları olamayacağını da biliyorlardı. Ürün bereketli olsun, deprem olmasın, hastalanmayayım, daha zengin olayım diye içinden geçirmeden, o taşın, şeklin, mabedin karşısında ne işi vardı ki? Resim ya da heykel, ya da put, totem, bu beklentileri karşılayabileceği güvenini verecek biçimlerde olmalıydı. Hüner orada kendisini gösterir. Ahalinin karşısına çıkarılan eser, ikna edici, inandırıcı olmalıdır.
Sanatçının sorumluluğu buradadır. İster bir inanç için yapsın işini, isterse kendi hülyalarının peşinden giderken yapsın, ya da anlatmak istediği bir derdini dillendirsin, inandırıcı olmak zorundadır. Kendi içtenliğine, söylediği sözün sahibi olduğuna inandırmalıdır.
İşte bu bir ahlak meselesidir.
Sanatçının ahlak imtihanında karşılaşacağı tek soru buradan çıkar.
“Genel ahlak”, “inançlar, töreler, gelenekler” onun vurulacağı denek taşları değildir.
Hele bir taşın kendilerini çarpabileceğine hâlâ inanların yargıları hiç değildir.

www.evrensel.net