‘Yaptığımız gazetecilik değil’

‘Yaptığımız gazetecilik değil’

Gezi döneminde “Haber yapmasına izin verilmediği için” tepki gösteren ve çalıştığı kanaldan istifa eden Gazeteci Mustafa Hoş ile gazeteciler üzerindeki baskıyı, sansürü ve daha pek çok konuyu konuştuk...

Çağrı SARI
İstanbul

Gezi Parkı eylemleri ile beraber medyadaki sansür ya da medyanın iktidar kıskacında oluşu daha çok görünür oldu. İnsanlar doğru bilgiye ulaşabilmenin zorluğunu yaşadı... Çalıştıkları televizyonlarda haber vermek isteyen hükümet- patron baskısı ile karşılaştı... Sonunda ya istifa etmek zorunda kaldı çalışanlar, ya da kapı önüne konuldu. Peki bu medya ablukası sadece Gezi dönemi ile mi başladı yoksa Gezi var olanı görünür mü kıldı?

Gazeteci Mustafa Hoş medya ablukasından nasibini alan isimlerden biri... Gezi döneminde “Haber yapmasına izin verilmediği için” tepki gösteren ve çalıştığı kanaldan istifa eden bir gazeteci... Mustafa Hoş ile gazeteciler üzerindeki baskıyı, sansürü ve daha pek çok konuyu konuştuk...

Son zamanlarda, Zaman gazetesi ile başlayan dershaneler kavgası ile medyanın iktidara göre nasıl şekil aldığını gördük. Bu önceden de böyle miydi yoksa fark edilir mi olmaya başladı?

Dershane kavgası gibi görünen Neotürkiye’nin derin devletine sahip olma kavgasıdır. 7 şubat 2012’de yaşanan çatışma hangi demokratik ülkede olabilir ki. Bir yanda seçimle işbaşına gelmiş bir iktidar AKP, diğer yanda devlet yönetimini paylaştığı bir cemaat. Bu işin temelinde bir sorun var. Yani oluşum legal hukuk devleti normları dışında. Öncelikle bu yapı iyi analiz edilmeli. Türkiye sormalı. Neden bir aradaydınız ve neden kavga ediyorsunuz diye? Bunu sorması gereken genel medya iktidara ya da cemaate biat etmiş durumda. Biat etmiş biri siyasetçi olur bürokrat olur memur olur şu olur bu olur ama asla gazeteci olamaz. Evrensel en temel gazetecilik kurallarından biri mesleğin kişisel çıkarlara alet edilmemesidir. Dershane kavgasında olan ne tamamen kişisel çıkarlara alet etmek. Yani ahlaken büyük bir ayıp var. Neotürkiye’de medyanın görevi ayıpları örtmektir. Gazetecilik değil örtücülük yapılıyor. Tabii bunu söylerken eskiden her şey çok düzgün ve ahlakiydi diye söylemiyorum. Asker ve bürokrat tahakkümünde de medyanın etik ve ilkesel yanlışları vardı. Ama her ne olursa olsun yine de gazetecilik yapma manevra sahası vardı. Şimdi o tamamen ortadan kalktı. Haber merkezleri AKP ve cemaat komiserleriyle dolduruldu. Sansür sıradan otosansür bir liyakat nişanı haline geldi.

Bunda Başbakan Erdoğan’ın  etkisi var mı Mesela kürsülerden gazetecileri hedef alması, hem gazeteciyi hem de basın dünyasını nasıl etkiliyor?

Başbakan Erdoğan sabah kalktığında hangi mesleği icra edeceği belli olmuyor. Bir sabah jinekolog, bir sabah antropolog, bir sabah belediye başkanı, bir sabah emniyet müdürü, bir sabah sosyolog, bir sabah müteahhit oluyor. Ama hep sabit olan başbakanlığı ve genel yayın yönetmenliği. Hal böyle olunca medyanın içeriğini de Erdoğan belirliyor. Şimdi bu ortamda nasıl gazetecilikten söz edilir ki. Medyanın omurgasını ne patron ne siyasal iktidarlar oluşturur. Omurga gazeteciler ve okuyucu / izleyici / dinleyici tarafından oluşur. İşin omurgası yanlış.

Erdoğan bir açıklama yapıyor. Köşe yazarları hemen Erdoğan’ın sözlerini parlatıyor. ‘Tarihi’ diye tanımlamalar yapıyor. Yani Başbakan ne derse köşelerde de o var. Neden böyle? Gerçekten inanıyorlar mı yazarlar ya da televizyon programcıları.

Adalet ve Kalkınma Partisi iktidarında soru sormak unutuldu. Mesleğin en temel kurallarından biri soru sormaktır. Soru yok. Fikr-i takip yok. Erdoğan bir şey söylüyor doğaldır bu haber yapılır. Ama daha önce söylediğinin tam zıttı şeyler söylüyor. Yeni olan var eski olan yok. Çünkü Neotürkiye’de hafıza en büyük düşman. Belleği olmayan bir ülke isteniyor. Çünkü bellek dün bugün muhakemesi demek. Onu yapmak yasak. Demeç haberciliği gibi bir garabet var. Haber denilenin içinde karşı görüş yok. Karşı görüş haberin süsü değil olmazsa olmazıdır oysa. Erdoğan’ın ağzının içine bakanlara gazeteci de demeyelim. Onlar vakanüvistir.

Gezi Parkı eylemleri ile beraber daha da ayyuka çıkan bir durumdu basına yönelik sansür. Siz de bu sansüre tanık oldunuz. Gezi öncesi ve sonrası diye bir ayrım yapıyor musunuz?

Sansür ve otosansür sadece medya ahlaksızlığı değildir. Bir insanlık suçudur.  Bu suçu işleyenler bırakın gazetecilik yapmayı sokağa çıkamamalı, suratlarına tükürülmelidir. Pedofiliden zoofiliden cana kasttan daha hafif bir suç değildir. Bu kadar evcilleşmesi bu ülkenin kara bir lekesidir. Büyük bir onursuzluktur. Gezi direnişi ile sansür ve oto sansür deşifre oldu. Ama sonrasında bu utançla yüzleşme ve özeleştiri yapılacağı yerde daha çok biat etmenin rampası oldu. Sadece 5 yıl öncesi ile kıyaslarsak bile daha çok gazete okunmuyorsa daha çok TV izlenmiyorsa bu çöküştür. Manipülasyon ve dezenformasyon için hiçbir filtresi olmayan sosyal medya her gün genel medyayı dövüyor eziyor. Haber su ekmek kadar ihtiyaçtır. Bu ihtiyacı olması gereken yerler karşılamazsa  başka bir yerden karşılanır. O yer şimdilik sosyal medya. Dünya dijital hayatın bireycileştirmesi ve yabancılaştırmasını tartışırken biz özgürlük alanı diye dört elle sarılıyoruz. Bu ne sosyolojik bir uçurumdur. Ama yapacak bir şey yok vasatın tahakkümünde insanlar kendi manevra sahalarını yaratmak zorunda kalıyor.

HALK MEDYAYA GÜVENMİYOR

SİZCE halkta, medya sektörüne bir güven var mı?
Kesinlikle hayır. Kime güvenmezsin diye sorulduğunda ilk 5’lerde gazeteciler çıkıyor. Bundan daha can yakıcı bir şey olur mu? Bu da yaşanan erozyonun sonucudur.

Eğer bir güven yoksa bu nasıl aşılır?

Ben optimist bakıyorum. Var olan medya köhnedir  çürümüştür ve onurunu, ahlakını kaybetmiştir. O yüzden yeni bir medya olacaktır. Zaten sosyal medya oldu bile. Burada ironik olan hepimiz sosyal medya köleleri gibiyiz. Bedavaya çalışıyoruz. Onlar kazanıyor. Bu adil değil. Ama yapacak bir şey yok. Sosyal medya, dijital teknoloji yeni mecralar oluşturacak. İşin özeti şu. Gerçeğin ışığı bu karanlığı yırtacak. Ama öyle ama böyle.

www.evrensel.net