Şiddetin her türlüsü doğallaştırılıyor

Şiddetin her türlüsü doğallaştırılıyor

25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü vesilesiyle, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İnci Özkan Kerestecioğlu ile AKP’nin kadın politikalarını ve bunların yansımalarını konuştuk.

Serpil İlgün

Geride bırakmaya hazırlandığımız 2013 yılı, AKP’nin “aileyi güçlendirme” üzerine kurulu politikalarının daha da öne çıktığı bir yıl oldu. Şiddetten istihdam politikalarına, kadınların yaşadığı bir yığın soruna dokunulmazken, eş, anne, bakıcı kimliklerinin altı çizildi. Sadece son bir ayda, türbanın Meclise girmesinden kızlı erkekli öğrenci evlerine, evlendirmeyi teşvikten boşanmanın önlenmesine ilişkin projelere kadar bir dizi başlık gündeme gelse de, kadın bedeni üzerinden yapılan tartışmalar, ağırlıkla muhafazakârlaşma-dindarlaşma şemsiyesi altında toplandı. Kadına yönelik şiddetin sarsıcı tablosu, bu tartışmalarda kendine giderek daha az yer buldu. Ölümler, tecavüz ve tacizler çoğalırken, panik butonlarından bile söz edilmez oldu mesela. 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele ve Dayanışma Günü vesilesiyle, İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Öğretim Üyesi Doç. Dr. İnci Özkan Kerestecioğlu ile AKP’nin kadın politikalarını ve bunların yansımalarını konuştuk.

AKP Hükümetinin kadının değil ailenin güçlendirilmesine dönük politikaları giderek çeşitleniyor. AKP neden aileyi bu kadar öne çıkarıyor? AKP’nin ideal aile tahayyülü nasıl?

Aileyi öne çıkarma ve kadını aile içinde tanımlamanın binlerce yıllık bir geçmişi var. AKP bu güçlü geleneğe dayanıyor. Erkekler söz konusu olduğunda, “erkekler nedir”, “nasıldır”, “yapısı nedir” diye soran, kadınlar söz konusu olduğundaysa “ne işe yarar” diye soran kadim felsefe geleneğine...

Bugün yeni olan ne?

Yeni olan, daha önceleri romanlarla, filmlerle, çeşitli eğitim materyalleriyle aşılanmaya çalışılan söylemlerin, aktif devlet politikası haline gelmesi. İktidarın mahrem alana inanılmaz hoyrat bir saldırısı söz konusu. Daha önce hiç karşılaşmadığımız bir şekilde hem de. AKP’nin, özellikle 2010’dan beri bunu çok aktif olarak yaptığını düşünüyorum. 2011’de Kadından ve Aileden Sorumlu Devlet Bakanlığının isminden ‘kadın’ın çıkarılmasından itibaren çok daha belirgin hale geldi. Selma Aliye Kavaf bakanken, uluslararası aile zirvesi yapılmıştı. Zirve eş cinsellik tarifiyle çok tartışılmıştı ama zirvenin sonuç bildirgesi bugün ne olduğunu zaten tek tek anlatıyor.

Hatırlatır mısınız, neler vardı?

Kürtajı engelleme, doğurganlığı destekleme, dinsel değerleri ailenin yapılanmasında aktif olarak öne çıkarma, geniş aileye iliştirilmiş çekirdek aile yapılanmasını destekleme politikaları, hepsi vardı. Yani aslında bugün sürdürülen bütün politikaların başlıkları o zirvede görülüyordu.

Bu geleneksel Türk aile algısıyla uyumlu bir tarif değil mi, farkı ne?

Tabii ailenin modernleşmeyle, kentleşmeyle birlikte zayıflamaya başlaması, bunu güçlendirme gereği gibi yaklaşımların bu topraklarda çok uzun bir geçmişi var. Ama aileye yönelik politikaların kurumsallaşması, siyasetin bu konularda bu kadar aktif hale gelmesi görece yeni bir durum. Mesela daha yeni, Gazi Üniversitesi ile beraber “annelik üniversitesi” diye bir program açtılar, iki aylık bir sertifika programı. Emine Erdoğan açılışta anneliğin kadınların zaten doğasında olduğunu, kadının bütün o karşılıksız hizmetlerinin hepsinin de sevgi karşılığında olduğunu söylüyor. Yani kadınlar doğaları gereği zaten sevgi dolu, şefkatli, yardımsever ve fedakârlar ama bunu bir üniversite içinde öğretmeye çalışıyorlar. Bununla da kendilerini açığa çıkarıyorlar, yani demek ki doğadan gelen bir şey yok! Eğer doğaysa mesele siyasetin orada işi ne? Aslında biraz umutla baktığım zaman şöyle bir şey görüyorum, ciddi bir değişim var toplumda, kadınların taleplerinde de bir yükselme var, onun önünü almaya çalışan politikalar bunlar.

AKP’ye oy veren kadınlar da bu değişime dâhil mi peki? Ve AKP bu değişimi gördüğü için mi aile politikalarına bu kadar ağırlık veriyor?

Değişim derken AKP’den bağımsız sosyolojik bir şeyden bahsediyorum. Bu, kentleşmeyle de alakalı. Mesela çocuk yetiştirmenin bugün ciddi bedelleri var. Anneliğin üstüne yüklenen bir sürü yeni roller var. O yüzden çocuk sayısı azalıyor. Yani modern anneliğin, geleneksel annelik rolünün çok ötesinde gereklilikleri var. Kadınların istihdama katılması durumu var ve bütün bunların içinde sizin hiçbir sosyal devlet uygulamanız yok. Bunları çok fazla yapmak da istemiyorsunuz. Mesela içeriğini hâlâ bilmediğimiz son istihdam paketinde sürekli bir kreş desteğinden falan bahsediliyor ama hâlâ kamuda bile zorunlu olarak kreşler açılmış değil. Bunları aile ve kadın üzerinden yapmak, sosyal politikayı bedavaya getirmenin en kadim yoludur. Yani aileyi tüketim birimi olarak canlandırmıyorlar, daha çok tasarruf için canlandırıyorlar gibi geliyor bana. Çünkü aile parçalandıkça insanların tüketimi artar ama aile içi dayanışma ağlarıyla siz bakım hizmetlerini bedavaya gördürürsünüz mesela. Ama bir yandan muhafazakârlıkla liberalizm arasındaki gerilimler var. Bu ikisi bazen çok güzel çakışıyor, bazen de gerilim yaratabiliyor.

Şu anda bu ilişki gerilimli mi, yoksa uyumlu mu?

AKP çok başarılı bir şekilde uyumlaştırmaya çalışıyor ama bir yandan da kadın istihdam paketi vs. açıklıyorlar ve daha fazla kadının üretime, ekonomiye katılımına yönelik bir ihtiyaçtan bahsediyorlar. Yani hem anne olacaksınız, görevlerinizi yerine getireceksiniz, hem de istihdama katılacaksınız.

İkisi nasıl uyumlu hale getiriliyor?

Bunun yolu da esnek emek olarak önümüze getiriliyor. Neoliberalizmle muhafazakârlığın kesiştiği nokta, esnek emek meselesi. Örgütlü, güvenceli emek olarak istihdama yerleştirmiyor kadınları. Sadece kadınlara yönelik değil, bütün emek piyasasının esnekleştirilmesi diye bir dert var. Bu, kadınları bölen bir tartışma yaratacak diye de düşünüyorum. Onun nüvelerini de görüyorum. Yani birçok feminist buna karşı çıkıyor ama bir yandan bunu savunan kadınlar da var.
Bu kadar aile vurgusuyla kadınlar bunun destekçileri ve savunucuları yapılıyor.

Nasıl?

Şöyle siz sürekli “Kadının esas rolü aile içindeki annelik görevidir, birincil bu olacak buna zarar vermeyecek bir çalışma imkânı yaratıyoruz” dediğiniz zaman zaten başka bir çıkış bırakmıyorsunuz. Neoliberalizmin ihtiyaç duyduğu emeğin esnekleştirilmesini muhafazakâr değerleri sürekli pompalayarak kabul edilebilir bir norm haline getirmeye çalışıyorlar.

Kadınlar arasında tartışma olacağını, bunun ilerleyen günlerde daha da artacağını söylüyorsunuz. “Kadınlar arasında” derken taraflarla kimi kastediyorsunuz? Seküler kadınlarla, muhafazakâr kadınları mı?

Hayır, sadece onlar arasında değil. Ben mesela feminist politika yapan kadınlar arasında da bir farklılaşma yaratabileceğini düşünüyorum. Feminist politikanın da en önemli açmazıdır. Sosyalist feministler gibi meseleye daha sistemsel açıdan bakanlar, daha geniş ve büyük resme bakarak, “istihdam paketi asla ve asla kadın özgürleşmesi sonucunu yaratmayacak, tam tersi sömürüyü artıracak bir uygulamadır” diye yorumlayanlar var.
Bir de şöyle argümanları öne sürenler var: “Öyle diyorsunuz ama bu teorik bir konuşmadır, sonuçta bir kadın esnek de olsa çalıştığında belli bir gelir elde edecek ve onun hayatında bir değişim yaratacak.” Mesela ev eksenli çalışma tartışmalarında, bizatihi ev eksenli çalışan kadınlar arasında, “Ben bunla özgürleştim, siz uzaktan gazel okuyorsunuz” gibi yaklaşımlar da var. Böyle bir gerilim söz konusu…

KADINLAR ARASINDA GÜÇLÜ BİR DAYANIŞMA AĞI ÖRMELİYİZ

Sizce toplumda, kadına yönelik şiddet algısı geçmiş yıllara göre bugün yükseldi mi?

Ben şiddet tanımının hâlâ çok uzağında olduğumuzu düşünüyorum. Şiddeti ölümler üzerinden konuşuyoruz hâlâ. BM’nin şiddet tanımında sadece fiziki değil, cinsel, ekonomik ve psikolojik yönler de var. Bugün psikolojik ve ekonomik şiddeti görmeyen kadın var mı? Yok. Ama bunlar hiç konuşulmuyor. Kadın(lar) ölmeden gündeme gelmiyor şiddet. Kadınlar, psikolojik ya da ekonomik şiddetle ilgili başvurduklarında dalga konusu olabiliyorlar.
Şiddetin her türlüsü o kadar doğallaştırılıyor ki.

Tüm bu saldırılara karşı süren bir de mücadele var. Kadın hareketinin geldiği yeri nasıl değerlendiriyorsunuz?
Kadın hareketi bir sürü noktada bölünüyor ister istemez. Çünkü kadınların sınıfları, etnik kökenleri vs. bir sürü farklılıkları var. O farklılıklarla bölünüyor. Ama Hükümetin kadına yönelik bu politik saldırısı mücadelenin ortaklaşmasının gerekliliğini görünür kıldı. Bu kadınlar, şu kadınlar ayırımını yapmayan, bütün kadınlara yönelik bir saldırı var çünkü. Başörtüsüne yönelik yasaklar kalktıktan sonra AKP’li kadınların da kendi özgürleşme meselelerine başka yerlerden bakmasını umuyorum. Orada yaşanan değişimler de iktidarı bu kadar saldırgan hale getiriyor. Buna karşı kadınlar arasında güçlü bir dayanışma ağı örmek, asıl derdimiz bu olmalı.

ŞİDDET MÜNFERİTLEŞTİRİLİYOR

Sizce aile vurgusunun bu kadar öne çıkarılmasının, dikkatleri kadına yönelik şiddetten uzaklaştıran bir yanı da yok mu?

Kesinlikle var. Bir yandan şiddeti görmezden gelemiyorlar. Türkiye’deki feminist hareketin aile içindeki şiddetin açığa çıkarılması mücadelesi sonucunda belli bir bilinç yaratıldığı için bu daha görünür hale geldi, kadınlar şikâyette bulunuyor artık. AKP, boşanmaların önlenmesiyle falan bunu geri çekmeye çalışıyor. Bir yandan da “şiddet uygulayan erkek, erkek değildir” diyor Başbakan. Bunu bir sistem meselesi olarak asla ele almıyorlar. Şiddet, psikolojik tedavilerle halledilebilecek bir mesele olarak veya bazı erkeklerin sorunu olarak, ele alınarak, sürekli münferitleştiriliyor. Hatta son zamanlarda erkeğe uygulanan kadın şiddeti de gündeme getirilerek, şiddet meselesinin cinsiyetçi yönü, erkek egemen sistemle bağlantısı tamamen kapatılıyor. Aileye yönelik eğitimlerde bu meseleler “eşlerden biri” diye tarifleniyor Bakanlığın dokümanlarında. Aslında bu eğitimlerin, boşanmaya karşı yapılacak terapilerin esas amacı kadınların taleplerini düşürmeye çalışmak ve böylece kadın bedeni üzerinde kurulmuş olan iktidarı güçlendirmek. Bence burada esas tartışma nüfus politikasıyla alakalı.

Nüfus politikasının tüm bunlarla, yani evlendirmeyi teşvik, boşanmaları önleme, annelik vurgusu, kızlı erkekli evleri yasaklamayla ne ilgisi var?

Nüfus politikasının içinde hem neoliberalizmi, hem muhafazakârlığı, hem milliyetçiliği görüyorum. Bu üç ayak üstüne oturmuş bir şey var. Genç nüfusun artması her zaman yedek işçi ordusu manasına gelir. Ücretlerin düşük kalmasını sağlayacak bir şeydir. Dolayısıyla neoliberalizme tamamen hizmet eden bir politika.

Milliyetçilik ve muhafazakârlık nerede devreye giriyor?

Çok açık söylemiyorlar ama bunun arkasında Kürt nüfusun büyümesine yönelik bir korku var. Sürekli Kürt nüfus artış hızına ilişkin hesaplamalar yapılıyor. 20 yıl sonra işte Türk nüfusuna yetişecek, bilmem ne kadar sonra geçecek gibi demografik hesaplamalar yapılıyor. Bu yönüyle milliyetçi bir proje. Kadını sürekli annelik rolüne hapsetmesiyle de muhafazakâr değerleri perçinleyen bir tarafı var. Tabii ki bu uzun vadeli bir program. Ama en başarısız oldukları yer burası olacak diye de düşünüyorum. Çünkü insanlar herhalde Başbakanın üç çocuk doğur demesiyle doğurmazlar. İstatistikler de bunu gösteriyor. Öte yandan muhafazakârlık dünyada da yükselen bir değer. Aileyi güçlendirme politikaları Batı’da da güdülüyor ama orada tanımlanan aile, çeşitliliği barındırıyor. Tek ebeveynli, yani evlenmeden çocuk yapmış kişiler de aile. Birlikte yaşayanlar da, eş cinseller de. Desteklere hepsi dâhil ediliyor. Bizdeyse aile çok dar olarak tanımlanıyor. O açıdan mesela Sosyalist Feminist Kolektifin başlattığı, “aile dışında hayat var” kampanyası çok zor bir kampanya.

Neden zor?

Zor çünkü ikna edilmesi gereken öznelerin başında kadınlar geliyor.

İkna etmek derken, aile tanımını mı yoksa bunun toplumda nasıl karşılık bulacağını mı kastediyorsunuz?

İki türlü bakılabilir aileye. Aile tanımını, içeriğini genişletip çeşitlendirebilirsiniz ama “aile dışında hayat var” dediğinizde aile kavramını da ötelemiş oluyorsunuz. Ben kişisel olarak çok önemli bir kampanya olduğunu düşünüyorum ama herkesin yüksek sesle  düşünmeye ihtiyacı var. Baktığınız zaman sosyal devlet güvencesi olmayan bir ülkede aile bir sürü insan için ­bunu muhafazakârlığın dışında söylüyorum­ bir dayanışma, hayatı sürdürme mekanizması. Ona alternatif dayanışma ağlarını ne kadar örebildik? O kadar örgütlü bir toplum değiliz çünkü.


İNCİ ÖZKAN KERESTECİOĞLU

ODTÜ Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Bölümünden 1988 yılında mezun oldu. 1989 yılında İstanbul Üniversitesi Siyaset Bilimi Ana Bilim Dalında araştırma görevlisi olarak çalışmaya başladı. 2009’da “Siyasal Düşünceler” alanından doçent oldu. Halen Siyasal Bilgiler Fakültesinde öğretim üyesi olarak çalışıyor. “Siyaset Bilimine Giriş”, “Etnik Sorunlar ve Milliyetçilik”, “Türk Milliyetçiliği Metinleri” derslerinin yanında Kadın Çalışmaları Yüksek Lisans programında “Siyasal Düşünceler Tarihinde Kadın” ve “Siyaset Teorisi ve Feminizm” dersleri veriyor.

www.evrensel.net