Zerdüşt düğünü’nde ‘ruh çağırma’: Ey Ahmet Kaya..!

Zerdüşt düğünü’nde ‘ruh çağırma’: Ey Ahmet Kaya..!

Diyarbakır çıkarmasından sadece 3 gün sonra, elde tutabildiği tek şey: “Keşke burada olsaydı” dediği Ahmet Kaya… Yıllarca söyledikleri gibi, “en iyi” olan Kürt, “ölü” bir Kürt! Çıkıp itiraz edemeyecek; “O iş öyle değil” diyemeyecek…

Hakkı ÖZDAL

Başbakan Erdoğan, o sıralar yaklaşık ‘10 yaşında’ olan ve ‘eski düzen’e karşı –büyük bir dış destek ve iç manipülasyonla– sürdürülmüş vesayet kavgasının ardından tahkim edilmiş iktidarında, kendisini ‘en güçlü’ hissetmeye başladığı anlardayken,önüne ‘Arap Baharı’ çıktı… Gücünün, potansiyelinin ve kadrosunun yeteneklerinin çok çok ötesinde olmasına rağmen, her nasılsa inandırıldığı ‘bölgesel-dini liderlik’ misyonu için, tüm büyük ölçekli uluslararası gelişmeler gibi, bu türbülansın da ön açıcı olduğunu, kendi siyasal ikbalini parlatacağını düşündü. Tereddütsüz ve kitabın ortasından girdi o çalkantıya. Tunus’a selam gönderdi; Mısır’da “sokakların sesine kulak” istedi ve giderek tehditkar bir üslupla, ‘iktidarda direnen’ muhatabını görevini bırakmaya davet etti; Libya’da hemen pozisyon aldı ve başlangıçta bir “NATO’nun orada ne işi var” acemiliği yapsa da sonra aynı NATO gemilerine kılavuzluk hizmetini tereddütsüzce üstlendi, askeri operasyonda rol aldı; ve sıra Suriye’ye geldiğinde, coğrafi avantajını da kullanarak ‘başrol’e soyundu… Yıkılan Batı destekli Arap despotizmlerinin ardından ortaya çıkan –yine Batı destekli– ‘Müslüman Kardeş’ iktidarlarından bir eksen, kendi ‘istikrarlı model’inden de bu eksene bir ‘merkez’ hayal etmişti. Arap ülkelerinde görevli (ve sadece 6 [altı] tanesi Arapça bilen) hariciyecilerinden akan ‘istihbarat’ raporları bu ‘fikir’le örtüşüyordu. (Aslında tüm raporlar, zaten nesnel-tarihsel verilerle değil, ‘o fikri’ yeniden üretmek üzere ve ‘o fikir’le yazılıyordu. Ah idealizm, sen nelere kâdirsin!)

* * *
Ama işte ‘olmadı’! Hariciyecilerine yüksek maaşlarla tuttuğu tercümanları aracılığıyla aldığı ‘saha bilgileri’ne dayalı öngörüler çöktü. Tarihin ‘pembe seyri’ önce Suriye’de sukoyuverdi… Altı Arapçacının anlattıklarıyla ‘altı ayda biteceğine’ inandığı ve fütursuzca burnunu soktuğu, çirkin ve kanlı savaş bir kördüğüm halinde uzadı. Giderek kendi ülkesini ve sınırlarını güvensizleştirmeye başladı... Sonra Mısır’da ‘Kardeşleri’nin inşa etmeye çalıştığı vesayet düzeni halk direnişine çarptı… Ve hepsinden önemlisi, bizzat kendisi; dikensiz gül bahçesi sandığı, ‘yandaşlaştırılmışlar’ ve ‘sindirilmişler’ olarak algıladığı toplum tarafından ‘ürkütücü’ bir direnişle sarsıldı. On yılda, tüm o kozmetik çabalarla, şişirme tablolarla,‘biz bize’ tekrar edilmiş ‘kanaat’lerle elde edilmiş ‘imaj’ birkaç günde yerle bir oldu. Gerçeğin, ‘aklı olanı’ ikna edecek olan acımasız gücü karşısında öfkeye kapılmak ve kontrolsüz bir şiddetle sokağı bastırmaya girişmek bu yıkımı derinleştirdi ve geri dönülmez bir noktaya taşıdı. Sokak ‘zor’ yoluyla ve ‘kısmen’ kontrol altına alındığında, artık o kontrole sahip olmanın çok da anlamlı olmadığı ‘sezgisel’ şekilde anlaşılmış olmalı…

* * *
‘Tarihi ziyaret’ olarak tefsir edilmek istenen 16 Kasım Diyarbakır ziyareti, bu koşullarda ve hem bölgesel olarak hem de iç siyasi gündem açısından ‘Kürtlere’ büyük ihtiyaç duyduğu bir anda gerçekleşti. Ama ‘hangi’ Kürtlere? Yine ‘bölgesel’ ve sübjektif çıkarları için, kuzeydekilerden ‘bir kez daha’ vazgeçebilecek olan; iç siyasette bir beklenti ve ağırlık oluşturmayacak olan Kürtler?! Yakalarından çeke çeke ülke dışına atılmış, sürgünde ölmüş ve doğrulup itiraz edemeyecek durumda olan Kürtler?!

* * *
Bütün bir ‘Diyarbakır kumpanyası’ bu amaca yönelikti. Ve bütün o mesnetsiz vaatlerin; zaten muhataplarınca hiç ciddiye alınmamış, ama o zavallı halleriyle de sadece birkaç gün içinde bizzat kendileri tarafından yalanlanmak zorunda kalınmış iktidarsız sözlerin buharlaşmasından sonra… O “cezaevleri boşalacak, dağdakiler inecek” köpüğü, sözde Martin Luther aurasında çalkalanıp, “Yaa hayaldi yani o aslında” diye bir aseton gibi uçup gittikten sonra… Şu “Kürdistan jesti”, “Ya hele neresi o Kürdistan” sorusuyla ve mealen “Bizim Kürtlerden başka Kürtlerin yaşadığı yerler” yanıtıyla bir tükürük gibi “yutulmuşken”…
Bütün onlardan geriye bir tek şey kalabildi… ‘Tarihi’ dedikleri Diyarbakır çıkarmasından sadece 3 gün sonra, “Ankara’nın soğuk gerçeği”nde elde tutabildiği tek şey: “Keşke o da burada olsaydı” dediği Ahmet Kaya… Yıllarca söyledikleri gibi, “en iyi” olan Kürt, “ölü” bir Kürt! Çıkıp itiraz edemeyecek; “O iş öyle değil” diyemeyecek…
Ahmet Kaya… Ve paçoz bir gecede onun üstüne çullanan kokonaların, bar fedailerinin, ham popçuların, hempalarının, televizyon ve sahne ibişlerinin, “ulan”ların üzerine atılmış bir avuç ‘savaş kumu’: Onlarrr… Kimini tutup milletvekili yaptığı, sofralarında ağırladığı, biat karşılığında televizyonlarını açtığı, birçoğunun artık “işi” ve “içi” geçmiş zavallı bir lümpen kültür sürüsünün yumruklandığı bir hayali kavga! Ve buna eşlik eden onulmaz Gezi karabasanları…

* * *
Çok değil bir yıl önce “Bunlar Zerdüşt” diye çınlayan o sesin, bir ateist-Kürdün ruhunu çağırması kimin için trajiktir gerçekte? Kimin için “ulan”?

www.evrensel.net