Kimse sazendelerden bahsetmiyor

Kimse sazendelerden bahsetmiyor

Van-Hakkâri yolunda sakince seyrederken ve –işte sırf sohbet olsun diye- karşılıklı izlediğimiz filmleri yarıştırırken, Metin’in aklına geliverdi: Peki ya “Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor”… İzlemiş miydim? Ve işte mahcubiyet dolu bir sessizlik.

Alper BAKINER*

Van-Hakkâri yolunda sakince seyrederken ve –işte sırf sohbet olsun diye- karşılıklı izlediğimiz filmleri yarıştırırken, Metin’in aklına geliverdi: Peki ya “Kimse İran Kedilerinden Bahsetmiyor”… İzlemiş miydim? Ve işte mahcubiyet dolu bir sessizlik. “Duydum tabii ki ama…” Metin’in gözlerinde hâlâ bir parıltı, o mahcubiyeti fezaya vardırıyor. Hadi ama dostum, izlememiş olamazsın!
O yolda seyrediyor oluşumuzun sebebi, ne vakittir düşünü kurduğumuz Kürdistan gezisi. Ekim’in son haftasına nasip oldu. Metin de bizim yüce gönüllü mihmandarlarımızdan biri. Sanırsınız o toprakların en rakipsiz direksiyon üstadı. Ve evet, Ayşen’e söz verdiğim üzere bu yazının konusu da o gezi olacaktı. Efendim şu ismini bilmediğim kırmızı yapraklı ağaçlar, en bi’ mihmandar Velit’in yanık sesi, Buzlupınar koyunlarının üstlerinde siesta yaptıkları otlara yan gözle bile bakmayan ukalâlıkları… falan filan. Hepsi başka bahara kaldı.
11 Kasım günü Brooklyn’de dört İranlı müzisyen, muhtemelen cinnet geçiren bir hemşehri-meslektaşları tarafından tüfekle öldürüldü. Son kurşunu kendine saklayan Ali Ekber Muhammed Rafi’yi de sayarsak beş İranlı… Amerika’nın kalbinde. Ah şu İran, öyle de böyle de bela değil mi Amerika’nın başına? Ama konu bu değil.
Metin filmin isminde minik bir çeviri hatası yapmıştı. İhtimaldir ki izlediği versiyonun azizliğine uğradı. Ama işte o temiz kalbinden olsa gerek, eğrisini doğrusuna denk getirdi bilmeden. Film “No One Knows About Persian Cats” deyip herkesin bilgisizliğinden dem vururken, bizimkisi farkında olmadan görmezden gelinmeyi vurgulamış oldu. Belki Bahman Ghobadi de bunu demek istemiştir de ağzından öbür türlü çıkmıştır. Neyse, sonuç itibariyle pek kimse bahsetmiyor bu beş İran Kedisi’nden bir haftadır. Oysa bundan dört sene önce tam da bu çocuklarmış ya o filmin konusu.
Ghobadi sanki bir kader çizmiş: İran’da punk-rock vesair yapmanın zorlukları, mahpus dâhil bedelleri falan derken, tutmuş bir kısmını Londra’da bir festivale kaçırmaya kalkmış; film icabı tabii. Başka bir evrende “happy end” için. Londra diyorsun, o meşrepten zevatın ‘rüyalarından biri!’ (Spoiler vermek istemem lâkin haberi servis edenlerin filmi seyretmemiş olduklarını not etmekte fayda var. Valla ben seyrettim sonradan. İki haftada iki işareti neyle ilgili alsanız bir meyletme hâsıl olur)
“The Yellow Dogs”, filme konu olan İran yeraltı gruplarından ‘yalnızca biri’. On civarında grup var ama bizim gazetelere baksanız bütün filmin müziğini bu grup yapmış. Hatta aslında film Yellow Dogs’un hayat hikâyesi… falan filan. Gözün körlükten bademliğe attığı o müthiş adım! Ama neyse, konumuz bu da değil.
Bu film 2009’da ödüller aldı ve alacak tabii, güzel çünkü. Ama çocuk bu, orda durmayacak tabii. Su akar yatağını bulur ve bunu da en iyi müzik yapanlar bilir.
‘Sarı Köpekler’, filmden bir yıl sonra, neredeyse tüm muadilleriyle paylaştıkları göç hayalini bir şekilde gerçekleştirir. İlkin yolları İstanbul’a düşer, hatta Ocak 2010’da Peyote’de bir konser verirler. (Cânım ‘Hakan Orman’, izlemiş midir acep?) Sonra gelsin İstinye, konsolosluk, vize başvurusu… Hedef rüya şehirlerin şahıdır: Amerika’nın ve müziğin kalbi New York. Ve muratlarına ererler.
Bizim Farsîler geliyor aklıma. Dört yıl önceydi, ne güzel damladılar İstanbul’a. Bir üç beş derken kısa sürede hatırı sayılır bir topluluk sardı sarmaladı bizi. Evler tutuldu ve bir meşktir başladı. Hiçbirisinin müziği meslek icabı değildi ama itiraf ediyorum, meslekten olanların gözlerinde, onların müzik yaparken gözlerinde oluşan parıltıyı hâlâ görmüş değilim. Onlara ait evlerdeki her toplaşma, yüksek perdeden bir Jam haline geldi. Sızana kadar müzik; saz, ut, def, gitar… Allah ne verdiyse!
Ev mühimdir; hele de başka şansınızın pek olmadığı yerlerde büyüdüyseniz. ‘Sarı Köpekler’ de kapağı New York’a atar atmaz böyle bir meşkhaneyi aramaya koyulmuş. Çok geçmemiş, Brooklyn’de güzel bir binaya yerleşilmiş ve anında açılmış amfiler. Çıkan ses etrafta birilerine tanıdık gelmiş olsa gerek, kısa bir zaman içinde civarda ne kadar İranlı müzisyen, graffitici, fotoğrafçı, sinemacı varsa binayı mesken eylemiş. Bizim Farsîlerin evleri gibi. Evet, şu dipnotta fayda var; bir müzik insanının İran’dan çıkışına, gidilen yerde dikiş tutturmakla ilgili dualar refakat eder. Çünkü temenni, en azından yaşamayı orada sürdürebilmektir.
“The Yellow Dogs”tan bir yıl kadar sonra kardeş grup “Free Keys” de aynı yola düşer. Yalnız minik bir sorun vardır; grubun basçısı askerlik engeline takılır. (Rastlantının böylesi; şimdi ben bunları karalarken basçı bir arkadaşım aradı ki kendisi zaman zaman Luxus sahnesini şereflendirir. Efendim başka bir sahne esnasında polisler teşrif etmişler ve 15 gün içerisinde birliğine teslim olmasını buyurmuşlar. Kara kara düşünüyoruz. E burası da İstanbul işte.)
Free Keys çareyi başka bir basçı arkadaşlarından ricacı olmakta bulur. Ali Ekber Muhammed Rafi için bu reddedilemeyecek bir davettir. Göç gerçekleşir. Şükür ki tıngırdatacak yer de hazırdır. Meşk kuvvet kazanır. Ve fakat kısa bir süre için.
Çok geçmeden Rafi’yle tüm topluluğun yolları ayrılır. Sebep olarak Rafi’nin topluluk üyelerine ait para ve eşyaları aşırması gibi bir hikâye dönüyor ortalıkta. Ne kadarı doğru bilemiyoruz. Bunun için hayatta kalanlar dışında sağlam bir kaynak da yoktur. Ama bana sorarsanız onları ilk gördüğümde yapacağım ilk şey de bunu sormak olmayacaktır. Sarılıp dertlerini hafifletmeye çabalamayı yeğlerim.
Şimdiyse aklımda Rafi’nin yalnız geçirdiği on dört ay var; onu cinnete hazırlayan on dört koca ay. Evet, aslında bundan bahsedecektim ben. Hay Allah! Müzik insanının “şehir”le olan münasebetine dair birkaç kelâm etmekti niyetim, bildiğin vakanüvislik yapmışım. Acemiliğimi bağışlayın.
Müzik insanları bir acayiptir. Müziğin kendisiyse daha bir acayiptir üzerinize afiyet. Futbola benzetirim. Aşağı yukarı aynı şeylere ihtiyaç duyarlar; bir sokak arası ve bir teneke kutu meselâ. Yalnız ikisinde de yelpaze alabildiğine geniştir. İşi endüstriye vurduklarında israfın cılkı çıkabilir. Müziği başka kılan, girdiği kabın şeklini alması olabilir. Su gibidir, ama hayli bulanıktır. Artık ne haltlar ettiyseniz hayatınız boyu, işte onların kiri pası vardır. Bizim Farsîler’den Ali Reza biraz burun kıvırmış hemşehrisinin filmine. “O kadar da zor değil canım isteyen yapıyor” türü şeyler söylemiş. Bilemem, dışı bizi içi onları yakar sonuçta. Lâkin bir-iki gömlek düşük bir New York olarak İstanbul bana çok şey söylüyor. Neresinde pişersen piş bu ülkenin, eninde sonunda buraya düşüyorken; hele şimdi Âlem’in her yerinden çalgıcı takımı, mevsim dinlemeksizin akıyorken…
Diyor ki bana şehir; özgürlüğün sınırı yoktur. Sınırlı olan, ‘niyet’ler olabilir.
Araş, Suruş, Ali ve Sasan… ve Rafi… Tahran’da yaptıklarından gayrı bir müzik yapmadılar oralarda. Ve yahut arayış hâli değişmedi diyelim. Ha tabii; boyuna içeri girmekten azadeydiler, şahane. Ama hay bin kunduz! Birini çalmaktan öbürünü ölmekten alıkoyamadı işte. Niyeti bu olmayabilir mi acep? New York, Londra, Paris ve bilumum ışıklılar, sınırlarından içeri girmeye yeltenen her yanık tenliye kırk bin takla attırmıyor mu yahu? Ben mi yanlış biliyorum? E ben ne diye ha bire tu kaka İran’ı dinliyorum; sanki diğerleri kollarını böööyle açmış, bizi bekliyormuş gibi!       
Rafi on dört ay boyunca basının tellerine şöyle gönlünce dokunamadığı için çıldırmış olabilir. İşte o vakit New York ya da her ne boksa, bol ışıklı bir yalanın ötesine gitmez. Rivayettir ki tüfeğini ateşlerken “neden beni buraya getirip sonra da attınız aranızdan” minvalinde şeyler bağırmış. Müsaadenizle ben bunu şöyle anlayayım: “Lan hayat! Verdin elime sazı da, bi’ çaldırmadın be!”
Hepsinin ruhu şad olsun.

*Müzisyen, LUXUS       

www.evrensel.net